19 Ekim 2015 Pazartesi

Bir devrin meşhurlarından hatıralar

19 Ekim 2015
Hattat Süleyman Berk’in 2010’da Türk İslam Eserleri Müzesi’nde bulduğu “Hutut-ı Meşahir” adlı hatıra defterinin tıpkıbasımı yakında çıkıyor. Yaşar Şadi Efendi’nin 1920-23 yılları arasında tuttuğu deftere şiir karalayan, hat, ebru ve resim yapan, son bestesinin güftesini yazan kimler var kimler: Mehmed Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmed Rasim, Süheyl Ünver, Halid Ziya Uşaklıgil, Refik Halid Karay, ressam Hoca Ali Rıza, Necmeddin Okyay, Fatma Aliye Hanım, Bediüzzaman Said Nursi…

Üst sıra: Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Süheyl Ünver, Refik Halid Karay. Alt sıra: Bediüzzaman Said Nursi, Hoca Ali Rıza, Halit Ziya Uşaklıgil, Fatma Aliye Hanım.

Yaşar Şadi Efendi, 1888-1923 yılları arasında yaşamış bir kültür adamı. İstanbul Fatih’te doğuyor, hukuk okuyor, Türkçe öğretmenliği yapıyor fakat daha kırkına varmadan bir hastalık sebebiyle vefat ediyor. Yahya Kemal’in şiirlerine yazdığı hiciv ve tehzil (alaya alma) yazılarıyla da tanınan Şadi Efendi, 1920-1923 yıllarında arasında “Hutut-ı Meşahir” (ünlülerin el yazılarının yer aldığı defter) adlı bir hatıra defteri tutuyor. Bu defterden anlıyoruz ki, kendisi dönemin sevilen gençlerinden. Defterini kime uzatsa kimse geri çevirmemiş. Devlet adamları, alimler, askerler, edebiyatçılar, yazarlar, şairler, hattatlar, ressamlar… Toplam 283 isimden bazıları şöyle:

Abdülmecid Efendi, Damat Ferid Paşa, Ali Emiri Efendi, Süleyman Nazif Bey, Cenap Şehabeddin, Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Akif Ersoy, Bediüzzaman Said Nursi, Hüseyin Cahit Yalçın, Halid Ziya Uşaklıgil, Refik Halid Karay, Ercüment Ekrem Talu, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Edhem Eldem, hattat Kemal Akdik, tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbenzer, Necmeddin Okyay, Ahmed Rasim, Hamid Aytaç, Süheyl Ünver, Fatıma Aliye Hanım, İskilipli Atıf Efendi, ressam Hoca Ali Rıza, Şevket Dağ, Hasan Ali Yücel, Faruk Nazif Çamlıbel…

Yaşar Şadi Efendi’nin vefatından sonra Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne bağışlanan defterin tıpkıbasımı yakında çıkıyor. Hattat Süleyman Berk’in 2010’da müzede yaptığı araştırma sırasında rastladığı defteri Zeytinburnu Belediyesi 2016’da yayınlayacak.
Hutut-ı Meşahir'in ebrulu dış kabı ve Yaşar Şadi Efendi'nin kitabın iç kapağındaki fotoğrafı.
Elimizdeki defter iki nedenden ötürü sıradan bir hatıra defteri değil. İlki, adından anlaşılacağı üzere ünlülere atfedilen bir defter olması. İkincisi, sanat eseri niteliği taşıması. Mesela Süheyl Ünver küçük bir tezhibiyle, Necmeddin Okyay ebrusuyla, Hulusi Yazgan Efendi, Kemal Akdik, İsmail Hakkı Altunbenzer, neyzen Emin Yazıcı, Hamid Aytaç hüsn-i hatlarıyla, Hoca Ali Rıza, Şevket Dağ suluboya resimleriyle hatıralara ayrı bir güzellik katmışlar. Mehmed Akif Ersoy’un deftere yazdığı diziler daha sonra Safahat’ta Hüsran adıyla yayınlanmış, fakat bazı dizeleri değiştirilerek... Defter bu açıdan edebiyat tarihimize katkı sağlıyor.

Dönemin kalemlerinden Ahmed Rasim’i defterde bestekâr yönüyle görüyoruz. ‘Size son bestelediğim uşşak şarkıyı yazayım’ notu ile şu güzel dizeleri dizmiş yazar: “Bir bahar ister gönül gülsüz, semensiz, lalesiz/Bülbülü ötmez, çemenzarı çiçeksiz, jalesiz/Böyle bi-reng u baha, böyle figansız, nalesiz/Bir hayatın belki vardır başka zevki neş’esi.”

“Hutut-ı Meşahir’deki ilk yazı o zamanlar veliahd olan Abdülmecid Efendi’ye ait. Demiş ki, “Bir leyle-i zalamın bir fecri var muhakkak/Bahşende-i ümidim, tebşir-i ‘Üsri yüsren’. Son yazı ise Amasyalı Abdizade’nin. Deftere bazen özlü sözler de yazılmış. Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın bir sözüyle biz de noktayı koyalım: “İntikam ile ihtiras bu memleketi felakete sevkeyledi.”

Süleyman Berk (Hattat)
“Önemli bir kültür hazinesi”
Süleyman Berk: “Hutut-ı Meşahir” bir nevi hatıra defterini andıran çalışmalardır. Hatıra defterinden farkı, çok çeşitli kimselerin, kendilerine sunulan deftere el yazılarıyla o an akla gelenleri, şiirleri, özlü sözleri yazmaları veya maharetlerini aktarmalarıdır. Yaşar Şadi Efendi’nin bu defterine 2010’da “1400. Yılında Kuran-ı Kerim” sergisi hazırlıkları için bir yıl çalışma imkanı bulduğum İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi koleksiyonunda rastladım. Müze envanter defterinde, “Hutût-ı Meşâhir” ismini görünce evvelâ bunun, zamanının meşhur hattatlarının eserlerinden derlenmiş bir mecmua olabileceğini düşündüm. Defteri görünce, yine de epeyce şaşırdığımı ve sevindiğimi hatırlıyorum. Defterde, zamanının hattatları dâhil, ressamlarından, musikişinaslarından, meşâyihten, ilim adamlarından ve devlet adamlarından geniş bir kesimin kendi el yazıları ile hatıra yazıları olduğunu gördüm. Şimdiye kadar görebildiğimiz hutût-ı meşâhir mecmuaları içerisinde en kapsamlı olanı Yaşar Şâdi’nin hazırladığı bu mecmuanın olduğunu düşünüyorum. Deftere yazılan şiirlerde ve fikirlerde dönemin havasını anlamak mümkün olmaktadır. Büyük bir sabır, takip ve özenin mahsulü olan bu mecmua, döneminden kalan önemli bir kültür hazinesidir.”
Ressam Hoca Ali Rıza’nın defterdeki suluboya resmi.
Necmeddin Okyay'ın defterdeki yazılı ebrusu.
Hattat Abdülkadir Saynaç’ın defterde bulunan sayfası.
Hattat Kâmil Akdik’in defterde bulunan sülüs nesih kıt’ası.
Hattat Hâmid Aytaç’ın defterde bulunan sülüs bir yazısı.
Süheyl Ünver, Yaşar Şadi Efendi’nin ne kadar önemli bir iş yaptığını fark eden tek isim. Ünveri deftere yaptığı tezhip ve altına rik’a hattı ile düştüğü notta diyor ki:
“Sevgili vatanımızda yetişen kıymetdar zevatın yazılarını bir araya toplamakla ittisal-i atiyeye tavsif olunamayacak derecede büyük hizmetler ifa eden muhterem ve kadirşinas Yaşar Şadi Beyefendiye isminin bile bu defter-i muallada zikredilmesi münasib olmayan biri tarafından ve naçizane takdim olunmuş hatıradır. 29 Saferu’l hayr 1339”
Bediüzzaman Said Nursi deftere, "Düşmanın düşmanı dosttur nasıl ki/Düşmanın dostu düşmandır min haysu" yazmış. Üstad'ın bu sözü daha sonra 1958'de yayımlanan Tarihçe-i Hayat'ta geçiyor. 
Yahya Kemal Beyatlı'nın mecmuadaki yazısı.
Hutût-i Meşâhir’de, sağda Rafik Halid Karay solda ise
Ercümend Ekrem Talu’nun yazılarının bulunduğu sayfalar...

Mehmet Akif Ersoy’un deftere yazdığı bu diziler daha sonra Safahat’ta Hüsran adıyla, bazı dizeleri değiştirilerek yayınlanmış.

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslamı uyandırmak için haykıracaktım.
Birşeydi benim hilkatimin gayesi: feryad;
Susmak ki düşünmekti ben ondan pek uzaktım.
Haykırmadım… “Eller duyacak sus!” dedi herkes..
Ağyar uyanıkmış meğer etrafıma bakdım
Feryadımı artık boğarak, na’şını, tuttum,
Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım
Seller gibi, heyhat, taşıp kükreyecekken,
Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden su sağır kubbede bir iz;
İnler “Sahafat”ımdaki hüsran bile sessiz!

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ





18 Ekim 2015 Pazar

Katar'dan 108 inci geldi

18 Ekim 2015,
Katar-Türkiye kültür yılı kapsamında Katar’dan İstanbul’a 108 inci geldi. Türkiye’den Katar’a ise av merakımızı anlatan 8 eser gitti. İki ülke arasında diplomatik ilişkilere, ‘inci’nin ve ‘asil uğraş’ların nasıl bir katkı sunacağını bilemiyoruz. Fakat, deposunda ve teşhirde birçok İslam eseri bulunan Katar müzelerinden, sanat eserlerinin de ülkemize gelmesini bekliyoruz.
İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, "İnci: Denizdeki Mücevher" sergisi.

2015, Katar ve Türkiye arasında kültür yılı ilan edilmişti. Yılın bitmesine iki buçuk ay kala, Katar’dan bir sergi geldi. Geçen salı günü Sultanahmet’teki Türk İslam Eserleri Müzesi’nde açılan “İnci: Denizdeki Mücevher” sergisi, dünden bugüne incinin hikâyesini anlatıyor. Katar Ulusal Müzesi ve Doha İslâm Eserleri Müzesi’nden eserler derlenerek hazırlanan sergide, Asya, Avrupa ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyadan 108 parça yer alıyor. İnciler, inci istiridyeleri, Avrupa kraliyet ailelerinin taçları, ünlü isimlere ait küpeler, yüzükler, broşlar, kolyeler…
Soldan Sağa: Hubert Bari, Sefa Sağlam, Mustafa Yaşar Güneş ve müze müdürü Seracettin Şahin.
Serginin açılışında iki önemli isim konuştu. Katar Müzeleri Direktörü Sefa Sağlam ve serginin küratörü Hubert Bari. (Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan Mustafa Yaşar Güneş ve müze müdürü Seracettin Şahin sergiyle ilgili genel bilgiler verdi.) Bilkent mezunu olan Sefa Sağlam, bir yıldır Katar’da yaşıyor. Müzeciliğe yeni adım atmış, fakat sanat geçmişi 1996’da New York New Museum’da başlıyor ve yönettiği pek çok sergi ile devam ediyor. Bari ise inci uzmanı.

Sefa Sağlam, incinin Katar tarihinde ve Osmanlı mücevherlerinde önemli bir yere sahip olduğunu anlattıktan sonra diyor ki; “Ortak geçmişe sahip iki ülkenin düzenlediği etkinlikler dahilinde inci sergisini İstanbul’da gerçekleştirmek kadar doğal bir sonuç olamazdı.” Bari de onunla aynı görüşte. “Türk ve İslam Eserleri Müzesi yüzyıllardır var olan inci tutkusunu ve bu olağanüstü taşın mükemmelliğini ziyaretçilerle paylaşabileceğimiz eşsiz ve çok özel bir mekân.” diyor. Evet, incinin Katar tarihinde, kültüründe önemli bir yeri olabilir. Fakat Katar’dan Türkiye’ye, Türk İslam Eserleri Müzesi’ne taşınacak ilk kültür öğesi inci miydi?
Doha İslam Eserleri Müzesi, 2008.

Katar’ın başkenti Doha’da iddialı bir İslam Eserleri Müzesi olduğu biliniyor. 2008’de açılan müze, Paris Louvre Müzesi’nin bahçesindeki piramidin mimarı 98 yaşındaki Leoh Ming Pei tarafından tasarlandı. Pei, tasarımını hayata geçirmeden önce İslam mimarisini tanımak için altı ay İslam ülkelerini dolaştı, Kahire’deki Tolunoğulları Camii avlusundaki 13. yüzyıl yapısı sebilden ilham alarak modern bir müze yaptı. İznik çinileri, hatlar, minyatürler gibi içindeki eserler bir yana, müzenin kendisi bile başlı başına bir hikâye.

Kültür yılı kapsamında ilk sergi, 15 Eylül’de aslında Doha’daki bumüzede açıldı. 6 Ocak 2016’da sona erecek olan “Av-Müslümanlar Topraklarda Asil Uğraşlar” adlı sergiye Türk İslam Eserleri Müzesi ve Topkapı Sarayı’ndan 8 eser gönderildi. Hangi eserlerin gittiğini tahmin etmek zor değil. Av malzemeleri, bir-iki elyazması, belki ava meraklı bir padişah portresi… Katar’dan buraya ise gele gele inci geldi. İki ülke arasında diplomatik ilişkilere, ‘inci’nin ve ‘asil uğraş’ların nasıl bir katkı sunacağını bilemiyoruz.Fakat, deposunda ve teşhirde birçok İslâm eseri bulunan Katar müzelerinden sanat eserlerinin de ülkemize gelmesini bekleriz…
İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, "İnci: Denizdeki Mücevher" sergisi. 
Leydi Diana’nın tacı, Elizabeth Taylor’ın küpesi
10 Ocak 2016’da sona erecek “İnci: Denizdeki Mücevher” sergisi elbette o kadar lüzumsuz değil. Başta kadınlar olmak üzere, altın ve kuyumculuk sektöründe çalışanlar sergiye oldukça ilgili. Öncelikle Avrupa Monarşisi’ne ait 6 kraliyet tacı yer alıyor sergide. Basra Körfezi’nden çıkan incilerden yapılan Leydi Diana’nın tacı, Elizabeth Taylor’ın küpesi ve yüzüğü, Marie Antoinette
zamanından inciler, Victoria çağı düğün seti, Arşidüşes Marie Valerie’nin tacı, Lady Rosebry’nin tacı, Almanya Hanover Hanedanı tacı, Fransız Cartier’nin takıları Türkiye’de ilk defa sergileniyor. ‘Kraliyet Koleksiyonu’ olarak ayrı bir alanda yer alan mücevherleri, Paris Louvre Müzesi dahil
dünyadaki başka bir koleksiyonda görmek mümkün değil. Sergideki en eski eser, 3. yüzyıldan kalma bir bilezik. En yeni eser ise Vietnam asıllı Alman sanatçı Sam Tho-Duong’a ait, 10’dan fazla ödül alan “Frozen” isimli modern bir tasarım...
Marie Valerie tacı
Hannover Hanedanı tacı

Chaumet tacı
Elizabeth Taylor'ın küpesi
Sam Tho-Duong’a ait, 10’dan fazla ödül alan Frozen isimli tasarım.

Leydi Diana'nın tacı.


Ayrıca bizim gibi inciyi tanımayan biriyseniz sergiden epey şey öğrenebilirsiniz. Mesela;


İnciyi sadece kadınların değil, erkeklerin de kullandığını...


Doğal inci ve kültür (işlenmiş,insan müdahalesiyle oluşan) incisinin arasındaki farkı.

Çin’de yılda 4 bin ton inci üretildiğini, bunun yaklaşık 1500 tonunun daha ucuz incilere kullanıldığını. (Çin'de bir inci çiftliği)
İstiridye içinde, göbek dansı yapar gibi sürekli hareket ettikleri için yuvarlak olduklarını
İnci çıkarmakta kullanılan 12 teknenin Katar’da milli hazine olarak saklandığını
Doğal inci ticaretinin 1930’larda bittiğini, işlenmiş incilerin II. Dünya Savaşı sonrası tamamen ortaya çıktığını
İnci stoklarının yüzde 70’inin Katar’da olduğunu
Milattan önce 5. yüzyıla ait en eski incinin Louvre Müzesi’nde bulunduğunu...

Beş yıl önce yapılan açık artırmada doğal bir incinin 11,5 milyon dolara satıldığını
İnci oluşumunu, kedibalığının dışkısındaki tenyaların başlattığını
Renkli incilerin de olduğunu...

Salvador Dali de takı tasarladı


Ünlü ressam Salvador Dali, 1941-1970 yılları arasında 39 parça takı tasarlamış. Dali, bu takıların yapımını önce Carlos Atemany’ye verir. Daha sonra bir başka dostu olan, Henrik Kaston’dan bu parça dahil, özel sanatsal takılar yapmayı sürdürmesini ister. Sergideki, kültür incisi ve yakuttan yapılmış dudak biçimli broşun, aktris Mae West’ten esinlendiği söyleniyor. New York 1970.
Trajik bir inci hikâyesi


Kokichi Mikimoto zamanında kurulan bir inci çiftliği. 

Basra Körfezi’nde bir yarımada ülkesi olan Katar, şimdi petrol zengini olsa da 1930’lu yıllara kadar inci ticaretiyle geçinmiş. Hatta inci ticaretini ilk Katarlılar başlatmış. Basra Körfezi’nin derinliklerinde çıkarılan inciler yok pahasına Avrupalara satılmış. Sergide Katar’daki inci dalışından görüntüler ve malzemeler yer alıyor. İlkel şartlarda yapılıyor dalgıçlık. Toka gibi basis bir şeyle burunlarını tutturuyor, ayaklarına taş bağlıyor, bellerine file bir çanta takıyorlar. 5-10 saniyede dalıyor, istiridyeleri topluyorlar. Beş bin yıl boyunca bu yöntem devam etmiş. 

Daha sonra Japon Kokichi Mikimoto’nun (1858-1954) kültür incilerini keşfetmesiyle inci ticareti Uzakdoğu’ya kaymış. Katar o yıllarda incide liderliğini sürdürüyormuş. İnciyi keşfedip dünyaya yaymışlar ama kendileri bu mücevherin nimetlerinden faydalanamamışlar. İnci onlar için şimdi sadece nostaljik bir değer…



HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ









17 Ekim 2015 Cumartesi

Sahaflar, Beyoğlu'ndan Üsküdar'a taşındı

 17 Ekim 2015
Bu yıl sahaf festivalleri peş peşe açıldı. Artık gelenekselleşen ve belli bir kitlesi oluşan 9. Beyoğlu Sahaf Festivali 17 Eylül'de başladı, 9 Ekim'de sona erdi. 90 sahafın katıldığı bu festival kapanır kapanmaz, neredeyse tüm tezgâhlar Üsküdar'a taşındı. Bu yıl ikincisi düzenlenen Üsküdar Sahaf Festivali, geçtiğimiz cumartesi başladı. Geçen sene eylül başında yapılan festival 1,5 ay gecikmeli açılsa da ilk gün olmasına rağmen saat 22.00'ye kadar yoğunluk bitmedi.

Lütfü Seymen (Müteferrika Sahaf)
Üsküdar sahiline kurulan festival çadırında bu sene 70 sahaf ağırlanıyor. Geçen sene 40 dükkân katılmıştı. 70'ten fazla başvuru yapılmış ama ancak bu kadar yer ayrılabildiği için 30 sahaf liste dışında kalmış. İki yıldır Üsküdar Sahaf Festivali'ne katılan Müteferrika Sahaf'ın sahibi Lütfü Seymen, geçen yıl memnun ayrıldığı için bu yıl da Üsküdar'da olmak istediğini söylüyor.

Beykoz, Sarıyer, Kadıköy, Küçükyalı, Beyoğlu, Şişli, Bakırköy gibi İstanbul'un neredeyse tüm semtlerinden sahafların yer aldığı festivalde bu yıl biraz Üsküdar sahaflarına pozitif ayrımcılık yapılmış. Yaklaşık 15 tezgâh Üsküdar'dan. Kırk Ambar Sahaf, Selçuklu Sahaf, İslambol Sahaf ve Ege Sahaf bunlardan birka.ı. Ayrıca festivale ilk kez Ankara'dan iki sahaf katılıyor: Anadolu Sahaf ve Berdelacuz Sahaf.

Festivaller, sonbaharın esintili ve yağmurlu günlerine denk gelince sahaflar biraz zorlanıyor. Beyoğlu'nda yağmurlu günlerde kitap tezgâhlarının üstü hep kapalıydı, bu durum ziyaretçi sayısını epeyce etkiledi. Geçen sene deniz tarafı açık olan Üsküdar çadırının ise bu yıl her yeri tamamen kapatılmış. Lütfü Seymen, Ali Gökhan Tuğ (Anadolu Sahaf) ve Sedat Yardımcı (Gezegen Sahaf), kendilerine bu yıl daha kapalı bir mekân yapıldığı için -yağmur sızıntıları dışında- durumdan memnunlar.
Ali Gökhan Tuğ (Anadolu Sahaf)


‘Kadın Sahaflar' deneyimlerini anlatacak
Üsküdar Belediyesi'nin düzenlediği festivali kapsamında küçük ama arşiv değeri taşıyan paneller yapılıyor. Mesela en eski sahaflardan İbrahim Manav, geçen hafta sahaflıkta geçirdiği 60 yılı anlattı. Hattat Hüsrev Subaşı da babası sahaf İbrahim Subaşı'nı ve Beyazsaray Dersaadet Kitabevi'ni anlattı. Bugünkü programlar da ilgi çekici. Bayram Koç ve Kurtuluş Beyazıt, saat 16.00'da Üsküdar'da sahaf geleneği hakkında bilgi verecek. 18.00'de ise yazar Beşir Ayvazoğlu, araştırmacılar ve sahafları anlatacak. Bu yıl festival kapsamında ilk defa müzayede de düzenleniyor.

Kitap koleksiyonerliğine meraklıysanız yarın 15.00'te yapılacak açık artırmaya katılabilirsiniz. Sahaflığın erkek mesleği olduğunu dair bir algı vardır. Öyle değil tabii. Festivalde dört kadın sahafın tezgâhı bulunuyor. Yirmi yıldır sahaflık yapan Mihrican Keskin (Mihrican Sahaf) ve Selma Güner (Doğa Kitap), yarın 16.00'da deneyimlerini ve mesleğe nasıl başladıklarını anlatacak. Sahaflar Birliği Başkanı Nedret İşli ve Beyoğlu'ndaki Aslıhan Pasajı'nın en eski sahaflarından Halil Bingöl'ün 18.00'deki konuşmalarını da kaçırmamak lazım. Çünkü konu ‘sahaflık hikâyeleri'.

25 Ekim'de sona erecek festivalde önümüzdeki hafta sonu da iki güzel program var: 24 Ekim  Cumartesi / 16.00 “Genç Sahaflar” Konuşmacılar: Ali Bağı, Sedat Yardımcı. 25 Ekim Pazar / 16.00 “Türkiye'de Sahaflık ve Sahaflık Anıları” Konuşmacı: Adil Sarmusak. Festival her gün 10.30-22.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. (www.uskudarsahaffestivali.com)
Mihrican Keskin (Mihrican Sahaf)

 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
 

10 Ekim 2015 Cumartesi

Çağın ‘Taş Kıranlar'ı

10 Ekim 2015
Fransız ressam Gustave Courbet'nin 1849'da yaptığı ‘Taş Kıranlar' tablosuyla aynı adı taşıyan sergi, Çukurcuma'daki BLOCK art space'te açıldı. Köylü sınıfının maruz kaldığı zorlu, hatta gaddar gerçeklikleri tasvir ettiği için anıtsallık atfedilen tablo ve o tabloyu referans alan Güney Afrikalı genç sanatçı Nicky Broekhuysen acaba bugüne ne söylüyor?

Nicky Broekhuysen, 1981 yılında Güney Afrikada doğdu. 2004 yılında Yeni Zelandadaki Auckland Üniversitesinden Güzel Sanatlar Derecesi alarak mezun oldu. Sonraki iki buçuk yıl boyunca Şanghayda çalışmalarına devam etti. 2008 yılında ise Berline yerleşti ve sanatçı halen orada yaşıyor.
Fransız ressam Gustave Courbet (1819-1877), gerçekçilik akımının en önemli temsilcisiydi. Yaşadığı çağı resmetti. Fakat, ‘Taş Kıranlar', ‘Köyün Genç Kızları', ‘Ornans'ta Cenaze Töreni' gibi tabloları o dönem için beklenmeyen bir tarzdı, bu yüzden ağır eleştiriler almıştı. Eleştirmen Kaya Özsezgin'in belirttiğine göre özellikle Taş Kıranlar ve cenaze töreni, ilk sergilendiğinde skandal olarak nitelenmiş, işçi sınıfının resme konu olması bayağılık olarak görülmüştü. Nihayetinde resim yüksek bir sanattı! Peki, Beyoğlu'ndaki BLOCK art space'te açılan, Courbet'nin eserine gönderme olduğu ifade edilen ‘Taş Kıranlar' sergisi bugüne ne söylüyor? Güney Afrikalı genç sanatçı Nicky Broekhuysen'in, Türkçede ikili sayılar olarak tanımlanan 0 ve 1 rakamlarını kullanarak yaptığı yağlıboya el baskısı çalışmalarının, Courbet'nin yol kenarında taş kıran iki köylüyü resmettiği tablosuyla ilgisi ne?
Taş Kıranlar, Jean Désiré Gustave Courbet (10 Haziran 1819 – 31 Aralık 1877)

2004'ten beri Berlin'de yaşayan ve artık her şeyin yolunda gittiği şehirlerde değil, Şanghay, İstanbul, Beyrut gibi kaosun, hareketin yoğun olduğu kentlerde sergi açmayı tercih eden Broekhuysen'a kulak verirsek, ‘Courbet, Taş Kıranlar resmiyle, sıradan insanların statüsünü yükseltti. Soylu sınıfı ile işçi sınıfını yüzleştirdi ve aynı seviyeye getirdi. Ve elbette statükonun çözülüşünü resmetti. Bir sanatçı olarak o dönemde yaşananlardan etkilendiği için bunu yaptı.'
Broekhuysen'a göre Courbet'nin tavrı, günümüz sanatçısını da çok iyi temsil eden bir şey. Diyor ki: “Hepimizin böyle bir görevi olmalı. Taş Kıranlar adı, resimde kullandığım teknikle de çok uyuyor. 2006'da keşfettim bu tekniği. 1 ve 0 benim için bir dil, aslında bütün dünyanın kullandığı bir dil. Dijital çağda yaşadığımız için tüm devinimlerin temelinde sıfır ve bir var. Ekonomiden bilgisayar programcılığına her türlü veriyi, bilgiyi temsil ediyor bu rakamlar. Sağlam bildiğimiz temellerin sağlam olmaması gerektiğini, değişebilir, kırılabilir, tekrar yapılabilir olması gerektiğini savunuyorum. Nitekim, bu tekniği kullanmaya başladığım dönem; dünya ekonomisinin sarsıldığı, Arap Baharı gibi savaşlarla sistemlerin yıkılıp yeniden kurulduğu bir dönemdi. O yüzden Taş Kıranlar buna çok güzel bir referans. Çok sağlam olan bir şeyi kırıp tekrar yapıyorsunuz. Benim yapmaya çalıştığım tam da bu.”
Sanatçının da dediği gibi hayatımızdaki hiçbir şey sabit değil, sistemler, yapılar, fikirler, inançlar sorgulanabilir, değişebilir, dönüşebilir ve yeniden inşa edilebilir. Bu yüzden olsa gerek sanatçı eserlerinde yığın formunu sık kullanıyor. Çünkü insan iki şey için bir şeyler yığıyor. Ya üretmek ya da kurtulmak için... Taş Kıranlar sergisi, 15 Kasım'a kadar açık. (www.blokartspace.com)

Niky Broekhuysen eserlerini Türkçede ikili sayılar olarak tanımlanan 0 VE 1 rakamlarını kullanarak yağlıboya el baskısıyla yapıyor. (The Stonebreakers IV, oil on paper 100 x 100 cm, 2015)

“The Stonebreakers V”, oil on paper, 100 x 100 cm, 2015

“The Stonebreakers III”, oil on paper, 100 x 100 cm, 2015

“The Stonebreakers I”, oil on paper, 100 x 100 cm, 2015


“Bang!” oil on paper, 50 x 68 cm, 2015