6 Temmuz 2014 Pazar

‘Meşk’ ile bir kez daha!

6 Temmuz 2014
Ramazan'da düzenlenen "Geleneksel Sanatlar Buluşması Meşk V" sergisi, Sefaköy Cennet Kültür Merkezi'nde dün açıldı. İlk başlarda Türkiye genelinde yapılan sergiye artık İslam coğrafyasından sanatçılar katılıyor. Bu yıl, 15 ülkeden 99 sanatçının yaklaşık 150 eseri bir ay boyunca sergilenecek.


Meşk, başlangıç demek. Bir hattatın ya da müzisyenin eserine başlamadan önceki alışma turları anlamına geliyor. Şiirsel bir isim aynı zamanda, açtıkça, içini doldurabileceğiniz bir bohçası var. Sefaköy Cennet Kültür Merkezi'nde dün beşincisi açılan “Meşk” sergilerinin de kaderi böyle. Hat, tezhip, minyatür, çini, ebru, kat'ı ve cilt sanatı dalında üretilen eserleri sergilemek amacıyla bir Ramazan etkinliği olarak yola çıkan Meşk, ulusal ölçekte başladı.

2009'daki ilk sergide 47, ikincisinde 51 sanatçı bir araya geldi. 2012'deki üçüncü sergi, uluslararası boyut kazanınca, yıllara göre sırasıyla 63 ve 67 sanatçı Meşk'te buluştu. Bu yıl ise sayı hayli artmış durumda. Pakistan, Mısır, İran, Suriye, Suudi Arabistan, Yemen, Irak, Özbekistan, Kazakistan, Rusya, Ürdün, Hindistan, Başkırdistan Cumhuriyeti ve Türkiye'den 99 sanatçının yaklaşık 150 eseri Ramazan boyunca sergilenecek.

‘Meşk'e ilginin giderek artmasının “Kur'an-ı Kerim Mekke'de nazil oldu, Kahire'de okundu, İstanbul'da yazıldı.” sözüyle bağlantısı olmalı. Sanatçılardan Yemenli Zeki Ali Hasan Saif, Suriyeli Hisam Alhmada, Başkırdistanlı Said Abuzeroğlu, ünlü hattat Hasan Çelebi'den ders almış, diğerlerinin önemli bir kısmı ülkemizdeki yarışmalara katılmış. Pakistanlı Syed Najam Ul Hassan Kazmi, minyatür dalında Türkiye-Pencap Hükümet Sanat Konseyi'nden altın madalya kazanmış. Kimi de İranlı hattat Azim Bedri Goki gibi artık İstanbul'a yerleşmiş, çalışmalarına merkezde devam ediyor. Sergiye Pakistan'dan yoğun bir katılım olduğu görülüyor. Bazılarının Türkiye muhabbetleri işlerine de yansımış. Hira Zubair'in ‘Büyük Türkiye', ‘Türk Denizi' isimli minyatürleri bunun göstergesi.

Klasik ve modern bir arada

Sergide hem klasik hem de modern tarzda çalışmalar yer alıyor. Azim Bedri'nin renkli hatları ile Saima Fahad'ın kırmızı, mavi ve yeşil renklerle yazdığı Peygamberimiz'in ismi, ülkemiz için oldukça marjinal. Serginin küratörü Erkan Doğanay'a göre böyle bir çalışma Türkiye'de yapılsa tepki çeker fakat sonuçta bu eserler, günümüze ait. Bu dönemin şartlarını, ruhunu ifade ediyor.

Ramazan'da yapılan kültür sanat etkinlikleri yıllardır amatör çizgiden kurtulamıyor. Tiyatroyu çadır, İslam sanatlarını süsleme sanatı olarak algılayan bir yaklaşım hakim. Beş sene önce Ramazan etkinliği olarak planlanan, daha sonra hem İslam coğrafyasının sanatçılarını bir araya getirme amacına evrilen, hem de İslam sanatlarının gelişmesine katkıda bulunan, aynı zamanda ülkemizin hoca ve öğrencilerini buluşturan ‘Meşk' sergileri, bu anlayıştan farklı bir yerde duruyor.

Hoca-öğrenci demişken, Mamure Öz (tezhip), Semih İrteş (tezhip), Savaş Çevik (hat), Dürdane Ünver (kat'ı), Taner Alakuş (minyatür), Alparslan Babaoğlu (ebru), Süleyman Berk (hat), Sadrettin Özçimi (ebru) gibi günümüzün ustalarının eserleri, Meşk'te öğrencileriyle birlikte sergileniyor. “Uluslararası Geleneksel Sanat Buluşmaları-Meşk V” sergisi, temmuz sonuna kadar görülebilir.

‘Sergi, bir enstitüye dönüştü’

 

Erkan Doğanay (Küratör): “Sergimiz iki açıdan önemli. Birincisi, İslam coğrafyasından eserlerin birbiriyle ilişkisini, ilintisini ve eleştirisini yan yana koyduğunuz zaman görebiliyorsunuz. İkincisi Meşk, giderek tüm ülkeler arasında ortak bir enstitüye dönüştü. 'Ortak dil yakalayabilir miyiz?' diye yönümüzü İslam ülkelerine döndürdük. Üç yılda zincir genişledi. Sanatın zaten birleştirici yönü var. Sergimiz güzel şeylere de vesile oluyor. Cezayir'de her sene minyatür festivali düzenlenir. Cezayirli sanatçı, hem sergimize katılmak hem de Türk minyatür sanatçılarını tanımak için buradaki, ülkesindeki festivale sanatçılarımızı davet etmek istiyor.”


Azim Bedri Goki

Fatih Özkafa


Cilt sanatçısı İslam Seçen'in bir çalışması.







Sergi hazırlanırken...
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



25 Haziran 2014 Çarşamba

Dur yolcu! Çanakkale’de sanat var

25 Haziran 2014
Eylül ayında dördüncü kez düzenlenecek olan Uluslararası Çanakkale Bienali’nin teması, 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı nedeniyle ‘Savaşın Sonunu Yalnız Ölüler Görür’ olarak açıklandı. 27 Eylül-2 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan bienalde, savaşa katılan ülkelerin sanatçıları, savaş karşıtı işleriyle Çanakkale’de buluşacak.
JAKOB GAUTEL (FR)
Çanakkale Kahramanları (2012) Fotoğraf serisi. (Sanatçının izniyle.)

Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından bu yana 100 sene geçti. Savaşa tüm ülkelerden yaklaşık 65 milyon asker katıldı, 8 milyon insan öldü, 21 milyon kişi yaralandı, 7 milyon kişi ise kayboldu. Gelin görün ki, dünyada ne değişti? Hâlâ masum insanlar ölüyor, insanlar savaşın yıkıcılığından kurtulmak için evlerini, ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Bu yıl 27 Eylül-2 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 4. Uluslararası Çanakkale Bienali’nin kavramsal çerçevesi bu nedenle 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı üstüne yapılandırıldı ve bienalin üst başlığı dün İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında “Savaşın Sonunu Yalnız Ölüler Görür!” olarak açıklandı.

Bienalde, geçmişte savaşmak üzere karşı karşıya gelen ülkelerin sanatçıları ve onların eserleri bir araya gelip, Çanakkale’den tüm dünyaya barış mesajı gönderecekler. 1. Dünya Savaşı’nın günümüze kadar gelen siyasal, toplumsal, kültürel etkilerini irdelemeyi ve yorumlamayı amaçlayan bienal, düzenlendiği sergilerle bunu kentin tarihsel, kültürel ve doğal özellikleriyle de birleştirecek. Sergiler, 1914’teki siyasal travmaya, insan trajedisine ve sonuçlarına olduğu kadar, yüzyıl boyunca savaşların yarattığı temel değişimlere görsel sanatlar yoluyla odaklanacak.


Galatasaray’daki toplantıda konuşan bienalin Genel Sanat Yönetmeni Beral Madra, bienalde irdelenecek konuları şöyle anlattı: “Yeni sınırlar ve göç hareketleri, Osmanlı ve Rus coğrafyasındaki kültürlerin birbirinden kopuşu ve bu kültürlerin yeni süreçle dönüşümleri, yeni ekonomik sistemlerin ve modernizmlerin ortaya çıkışı, Avrupa’nın ve Sovyetler’in kültür kolonizasyonu, bu savaşla başlayan sürecin doğurduğu iki kutuplu dünyadan, küresel dünyaya geçişteki kopuşlar ve oluşumlar.” Madra ayrıca, temmuzda Berlin’de yapılacak Bienaller Vakfı toplantısına katılacaklarını ve burada Çanakkale Bienali’nin geniş çapta tanıtımını yapacakları söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Özellikle de Türkiye’nin kuzey ve güneyindeki bölgesel kanlı savaşların gündeminde bu bienali yapıyor olmamız yeterli bir ilgi konusudur.” Toplantıda Bienal’e hangi sanatçıların katılacağı açıklanmadı fakat savaşa katılan ve savaşın sonucundan etkilenen bütün ülkelerde etkinlikler yapılacağı belirtildi.

Savaş mı, zafer şehri mi?

Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, Çanakkale’nin Troya’dan 1. Dünya Savaşı’na kadar uzanan süreçte savaşlarla anılan bir kent olduğunu anlattı ve “Biz bunu değiştirip barışın ve özgürlüklerin kenti olmak istiyoruz. ‘Barış kültürümüz olsun’ vizyonunu ulusal ve uluslararası bağlamlarda görünür ve duyulur kılmayı hedefliyoruz.” dedi.

18 Mart 1915’te Çanakkale’de 1. Dünya Savaşı’nın en zor çarpışması yaşandı. Türk, Kürt, Ermeni, İngiliz, Yeni Zelandalı binlerce genç öldü. Savaşın yıkıcılığı, ölümler, kayıplar elbette kutsanamaz ama kentin adıyla ‘savaş’tan daha çok bütünleşen Çanakkale ‘zafer’inin bienalde nasıl konumlandırılacağı da merak konusu.

Uluslararası Çanakkale Bienali, önceki yıllarda olduğu gibi Eski Ermeni Kilisesi, Korfmann Kütüphanesi, Er Hamamı (Seramik Müzesi), Çinemlik Kalesi, Arkeoloji Müzesi, Yahudi (Palamut) Depoları gibi kentin tarihî ve anlamlı mekânlarının yanı sıra çarşı caddesi, kordon ve iskele bölgesi, halk bahçesi gibi kamusal alanlara da yayılacak. Çanakkale Belediyesi’nin ana destekçi olduğu bienal, Çanakkale Bienali İnisiyatifi Sivil Toplum Girişimi (CABININ) tarafından düzenleniyor. Bienal’in Genel Sanat Yönetmenliğini Beral Madra, Genel Direktörlüğünü Seyhan Boztepe üstleniyor. CABININ’in Yönetici Küratörü ise Deniz Erbaş.

 

23 Haziran 2014 Pazartesi

Ötüken’in yarım asırlık uzun hikâyesi

23 Haziran 2014
Ötüken Yayınları, bu sene iki sevinç yaşıyor. 50. yıl ve 1000. kitap! Yarım asır önce bir bodrum katında öğrenci harçlıklarıyla kurulan yayınevi, 1000. kitabını yayımladı. Üstad’ın Reis Bey’i ile yayıncılığa adım atan ve bininci kitap olarak yine bu eserin özel basımını okurlarına sunan Ötüken’in uzun hikâyesini yaşayanlardan dinledik.
Sağdan sola: Uğur İnan, Necati Fazıloğlu, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel (yayınevinin ortaklarından), Ahmet İyioldu (yayınevinin ortaklarından), Senail Özkan, İzzet Tanju, Şerafettin Yılmaz (Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Başkanı), Prof. Dr. Zeki Kuşoğlu, Prof. Dr. Suphi Saatçi ve ...


Öğrenci harçlıklarıyla kurulan kaç yayınevi var ülkemizde? Hem harçlıklar birleştirilsin hem de 50 sene hırgür çıkmadan ortaklığa devam edilsin. Üstelik bu yayınevi, Üstad'lara ilham olsun. Sezai Karakoç Diriliş Yayınları'nı (1968), Necip Fazıl Kısakürek de Büyük Doğu Yayınları'nı (1973), Ötüken'den sonra kurmaya karar verdiğini ancak işin içindekiler, biraz da meraklıları bilir. Aslında sağ camiada yayıncılığın başlangıcının Ötüken ile inkişaf ettiğini bilen de azdır. O yıllarda sağ görüşlü yazarların eserlerini basan bir ya da iki yayınevi vardır. Onlar da ağırlıklı olarak dini kitaplar neşreder.

Ötüken'in fikir babaları, akrabalarından aldıkları 3-5 bin lira ile 1964'te yayınevini kurarlar. Yazar Mehmed Niyazi'nin, Sakarya'nın ileri gelen esnaflarından olan manifaturacı babasının Ötüken'e emeği az değil. Gençlere her sıkıştıklarında yardım eli uzatmış. Çoğu hukuk okuyan gençler de okullarını bitirip yedek subay olduklarında asker maaşlarını bile yayınevine yatırmışlar. Öyle bir heyecan, öyle bir inanmışlık... Hiçbirinin para kazanmak, kâr elde etmek gibi bir gayesi yok. Tek dertleri, ‘bizim de bir yayınevimiz olsun, büyüklerimizin kitaplarını yayınlayalım…'

Önce Türk kültürüne hizmet eden yazarların eserleriyle başlarlar işe. Peyami Safa'nın "Yalnızız" romanını matbaaya verirler fakat telifinde problem çıkınca Necip Fazıl'ın "Reis Bey"i ilk yayımladıkları eser olur. Ardından Kısakürek'in Benim Gözümde Adnan Menderes, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Ulu Hakan Abdülhamid Han, Sezai Karakoç'un İslam'ın Ekonomi Strüktürü ve İslam'ın Dirilişi gelir.

Reis Bey, çok satmasa da yayıncılık hayatına renk, üniversite öğrencilerine de şans getirir. Kitabın kapağı o kadar beğenilir ki, başta İnkılap Kitabevi (1927) olmak üzere bütün kitapçılar vitrinlerini kırmızı kapaklı Reis Bey ile donatır. Üstad'ın bugün dahi tüm kitaplarında kullanılan ‘imzalı kapak tasarımı' fikrinin onlara ait olduğunu belirtelim. Mehmed Niyazi'nin aynı yıllarda yayımlanan ve henüz 26 yaşındayken yazdığı "Var Olma Kavgası" da okurdan epeyce ilgi görür. Eser 5 bin adet satılır, ki bu rakam o yıllar için çok iyidir. Peyami Safa, Cemil Meriç, Fuad Köprülü, Erol Güngör, Nihal Atsız, Yılmaz Öztuna, Ziya Nur Aksun ve Tarık Buğra'nın eserleriyle hemhal olmak da yine onlara nasip olur. 1971'de Abdülhak Şinasi Hisar'ın tüm eserlerini yeniden yayımlarlar.

Peki, kimdir bu insanlar? O günün idealist gençleri, bugünün her biri tanınmış birer fikir adamı olan bu gözü kara yayıncılar kimlerdir? Azmi, sabrı, disiplinli çalışması ile Ötüken Yayınları'nın fikir babalarından biri olan ve yayınevine büyük emeği geçen Nevzat Kösoğlu (1940-2013) dışında hepsi hayatta. Dr. Mehmed Niyazi, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, Prof. Dr. H.Fehim Üçışık, Özer Ravanoğlu, Mustafa Yıldırım, Ahmet İyioldu ve Nurhan Alpay.

Laleli Büyük Reşit Paşa Caddesi'ndeki Yaprak Kitabevi'nin içinde kurulan, daha sonra Nuruosmaniye'de bir apartmana taşınan Ötüken Neşriyat, yayıncılık hayatına 20 yıldır İstiklal Caddesi 65 numarada devam ediyor. Yayınevi, bu sene iki sevinç birden yaşıyor. Hem 50 yılı geride bıraktı hem de 1000. kitabını okurlarına sundu.

Akla ilk gelen “50 yılda 1000 kitap az değil mi?” sorusu oluyor. 1984'teki büyük Cağaloğlu yangını Ötüken'i maddi olarak sıfıra düşürüyor. Bütün kitaplar, makineler, emekler yok olup gidiyor. 1990'a kadar küçük kitap hiç yayınlamıyorlar. Ayağa kalkmak için farklı bir yayıncılık faaliyetine başlıyorlar. Telif ansiklopediler, 14 cilt çıkan Büyük Türk Klasikleri, 17 ciltlik Sahih-i Buhari ve Tercümesi bu dönemde basılıyor. Bininci kitabın bu kadar gecikmesinin sebebi, böyle acı bir olay.

Ötüken'in, öncü bir kurum olduğunu belirtmiştik. 1973'te açılan Anda Dağıtım şirketi ile 1978'de Bilecik Bayır köyünde kurulan defter fabrikası -ömürleri kısa olsa da- bu öncülüğün tescilli diğer kurumları. Anda, yangından sonra kapanıyor. 140 ortaklı defter fabrikası ise -ortaklarından biri de Hayrettin Karaman- döviz sıkıntısı nedeniyle Almanya'dan gelen makinelerin parası ödenemediği için iflas ediyor. Ama Ötüken Yayınları, o günden bu yana çizgisini değiştirmeden, ticaret endişelerini ikinci planda tutarak, kendi yağıyla kavrulmaya ve kulvarında yürümeye devam ediyor.

Yayınevinde emeği olanlar haklarını bugün vârislerine ve evlatlarına devrederek köşelerine çekilmiş, ortaklık sayısı da 8’den 18'e çıkmış durumda. Yayın yönetmenliği ise 1978'de Ötüken'e editör olarak giren Erol Kılınç'a teslim edilmiş. Mehmed Niyazi'ye göre Ötüken'in banisi 1968'den beri kurumda yöneticilik yapan Nurhan Alpay. Kapıdan girdiğinizde içinize ferahlık veren beyaz boyalı odasında, babacan tavrıyla gençlere manevi destek olmaya devam eden Alpay, bugüne kadar hep geride durmayı tercih etti, yine öyle yapıyor.

Reis Bey'in telifi ve Üstad'ın bonkörlüğü

Mehmed Niyazi: “O yıllarda Sirkeci'de Meserret Kahvehanesi vardı. Necip Fazıl, her sabah ajans dinlemeye gelir, öğlen ikiye kadar Meserret'te vakit geçirirdi. Reis Bey'in ilk telifini ödemek üzere Üstad ile orada buluşmak üzere sözleştik. Meserret diğer kahvelere göre biraz pahalıydı. Her yerde çay bir lira ise orada beş lira. Neyse çaylarımızı içtik, Üstad'a içinde 5 bin lira olan zarfı takdim ettik, kalkıp gideceğiz. Kalkarken çayların parasını o ödemek istedi. Zarfın içindeki 5 bin liranın, bin lirasını çıkarıp çaycıya uzattı. Çaycı da 'Bozuk para yok muydu?' diye sordu. Üstad'ın cevabı, 'Bozuk para kullanmıyorum, üstü kalsın.' oldu. Biz tabii şaştık kaldık. Kahveden çıkmak üzereyken ben geri döndüm, çaycıya 'Sen şu beş lirayı al, bin lirayı bana geri ver.' dedim. Parayı Üstad'a fark ettirmeden tekrar geri koydum. Üstad öyle bir adamdı.”

Ötüken'in hikâyesini Mehmed Niyazi, Bağlarbaşı'ndaki İSAM'da anlatmıştı. O günün hatırası...
 


14 Haziran 2014 Cumartesi

1000 güzel kitaba veda

14 Haziran 2014
Denizler Kitabevi'nin sahibi Turgay Erol. Fotoğraf: Sevinç Özarslan

Yirmi yıl önce İstiklal Caddesi 199 numarada açılan Denizler Kitabevi'ne gidenler bilir. İki katlı dükkanın birinci katında denizcilik ile ilgili aklınıza gelebilecek her eser vardır. Kendisi de kaptan olan kitabevinin sahibi Turgay Erol'un kişisel arşivi gibidir burası. İkinci katta ise nadir eserlerden, tarihi belgelerden oluşan arşiv mevcuttur. Sahaf dükkanının kasası gibidir üst kat. Raflar dolup dolup boşalır. Turgay Erol, başta nadide kitaplar olmak üzere, gravür, harita, fotoğraf ve efemeranın yer aldığı 1000 eserlik özel koleksiyonunu bugün müzayedeye çıkarıyor. “1000 Güzel Kitap” müzayedesi Point Hotel Barbaros'ta saat 14.00'te başlayacak.

Erol'un müzayedeyi düzenlemekteki ilk amacı kitap satıp para kazanmak değil. Son bir yıldır dostlarla yapılan siyasi tartışmalardan, günübirlik gündemlerle meşgul olmaktan, konuşmalardan o kadar bunalmış ki, ‘eskisi gibi kitap üzerine
konuşalım, tartışalım, kitap yorumları yapalım' diyerek, kitap dostlarını bir araya getirmek istediğini söylüyor. Kendi ifadesiyle onlarınki müzayede değil, sosyal faaliyet.

1000 Güzel Kitap Müzayedesi'nde konuşulabilecek kitaplar arasında neler var peki? En eski kitap 1578 tarihli bir seyyahın anıları. Müzayedede İstanbul ile ilgili çok eser bulunuyor. Kanuni Sultan Süleyman döneminin gelenek ve göreneklerini, ordu düzenini, sosyal hayatı, dini ve sosyal törenleri tüm teşrifat detaylarıyla anlatan eser 1578 tarihli eser bunlardan biri. İkinci önemli eser 1711 tarihli Anselmo Banduri'nin “Imperium Orientale, sive Antiquitates Constantinopolitane” adlı kitabı. İstanbul'un bilinen en eski haritası ile fetihten önce yazılan bir kehaneti anlatan eser, 467 lot numarası ile www.denizlerkitabevi.com adresinden incelenebilir. Kitapta bahsi geçen kehanetin, İstanbul fethedildikten sonra, bir mezarın üzerindeki sanduka kapağında yazdığı tespit edilmiş ve Banduri tarafından kitaba alınmış. Tablette yazan kehanetin ilginç yanı, yan yana dizili Yunanca sözcüklerin tüm olarak okunduğunda hiçbir anlamı olmamasına rağmen, aralarına sesli harfler yerleştirildiğinde ne ifade ettiğinin ortaya çıkması. Kenahet, “Mohameth adıyla anılan İsmail'in kavmi Palaelogların soyunu yok edecektir. Mahometh yedi tepe üzerine kurulu Konstantinapolis kentini fethedecek ve ahalisine
hükmedecektir…” diye başlıyor ve Fatih Sultan Mehmet'in kazanacağı diğer savaşları anlatıyor.

Alman imparatorluk sarayı ciltçisi G. Collin’in II. Abdülhamit için yaptığı tuğralı cilt, 1885 tarihli, 3,5 metre boyundaki İstanbul’a ait nadir panorama, Mehmet Âkif Ersoy imzalı 11 adet belge, Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin 11 cildi, Osman Hamdi Bey’in resim yaparken görüntülendiği ve bugüne kadar bilinmeyen fotoğrafı, Ömer Seyfettin’in hiçbir yerde görülmemiş cemiyet fotoğrafı, Osmanlı mimarisi üzerine en temel eserlerden biri olan Ethem Usul-ü Mimari’si müzayedenin tartışılacak kitapları arasında.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



7 Haziran 2014 Cumartesi

Ben bilmem, ‘Sabit Bilir’!

7 Haziran 2014
Teknisyen, radyocu, fotoğrafçı, kısa filmci, seramikçi... Sabit Karamani, meşhur adıyla Sabit Bilir, bütün yönleriyle bir sergide anılıyor. Kızı Arzu Karamani’nin küratörlüğünde hazırlanan sergi, bugün sona erse de geriye Türkiye'nin radyo tarihini, fotoğraf ve seramik sanatının gelişimini anlatan bir arşiv bırakıyor.
Adı Sabit, soyadı Karamani. Fakat herkes onu Sabit Bilir diye tanır, başkasına anlatmak için de sadece bu iki kelimeyi kullanırmış. 1950’lilerden itibaren o kadar çok söylenir olmuş ki bu cümle, şimdi “Sabit Bilir” önermesinden oluşan bir sergi ile muhatabız. Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde 14 Mayıs’ta açılan “Sabit Bilir: 20. Yüzyılda Bir Hezarfen Sabit Karamani” sergisi bugün sona eriyor ancak geriye Türkiye’nin radyo tarihini, radyo reklamcılığını, fotoğraf ve seramik sanatının gelişimini, o yılların cemiyet hayatını anlatan bir kitap ve henüz çekimleri devam eden belgesel bırakıyor. 1916 İstanbul doğumlu Sabit Karamani’nin efsane bir radyo teknisyeni olması gençlik yıllarına dayanıyor. İlk radyosunu yaptığında 13 yaşındadır. Radyo macerasından önce Merkez Bankası’ndan Islahiye’deki krom madenlerine uzanan bir iş hayatı olur. Profesyonel radyoculuğa ise 1945’te Ankara Radyosu’nda adım atar. Bir yıl sonra, 6 arkadaşı ile birlikte Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından eğitim görmek üzere ABD’ye gönderilirler. Sergideki, 8 mm ile kendisinin çektiği kısa film o döneme ait. (Sabit Karamani’nin otoportresi. 1948 yılında Islahiye’de kömür madenlerinde çalıştığı dönemde çektiği fotoğraf.)

ABD’den döndüğünde İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başlayan Sabit Karamani, adı ile müsemma değil, yerinde duramayan zeki, çevik, atak ve pratik biri, aynı zamanda titiz çalışmasıyla akıllarda yer etmiş bir kişilik. 1950’li yılların Türkiye’sinin bulunmaz teknik adamları arasında. Hızır gibi her yere yetişiyor, bir plak kayıt stüdyosunda, bir Ümraniye’deki radyo verici kulesinde... Türk televizyonculuk tarihinin ilk spikeri Orhan Boran’la radyoda yaptıkları canlı yayınlar da efsane. Kırmızı renkli İstanbul Radyosu Canlı Yayın Arabası, arşivindeki pek çok karede görülüyor. Karamani’nin mucit yönü ise oldukça ilgi çekici. Sergide radyo için icat ettiği teknik aletlerin bir kısmı yer alıyor. 1947’de, kapalı devre bir TV alıcısı yaptığında ise gazetelere haber olmuş.

Sabit Karamani’nin fotoğrafçılığı ve seramik sanatçılığı ise başlı başına bir konu. Aynı yıllarda amatör fotoğrafçı arkadaşlarıyla Amerikan Haberler Ajansı’nda sergiler açmış, on yıl süreyle bu sergilere katılmışlar. Profesyonel çekimleri de olmuş. Engin Özendes, Ersin Alok, Murat Germen, O. Cem Çetin, Fuat Güner (MFÖ’nün Fuat’ı) ve Nazan Güner Ulutekin, fotoğrafçı Sabit Karamani’yi serginin bu kısmında anlatıyorlar.

1962 Venedik Bienali başta olmak üzere uluslararası sergilere katılan seramik sanatçısı Sabit Karamani’nin hikayesini ise eşi Ayfer Karamani’den öğreniyoruz. Sabit Bey’in, seramiğe ilgisi Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan eşi vesilesiyle başlıyor. Bugün Türkiye’nin birkaç seramik sanatçısından biri olan, 80 yaşına rağmen hâlâ haftada üç gün atölyesine giden ve öğrenci yetiştirmeye devam eden Ayfer Karamani’nin, “Ben seramik sanatçısı olmamı Sabit’e borçluyum.” cümlesi her şeyi özetliyor. Fırın yapımından boya sırlarına, araştırmacı ve meraklı kimliğini seramikte de ortaya koyan Sabit Karamani elinin değdiğini ihya eden bir hezarfen.







Tonmaister Veli Kanık
Sabit Karamani’nin teknik şef olarak çalıştığı İstanbul Radyosu’nun o zamanki tonmaisteri Orhan Veli Kanık’ın babası Veli Kanık’tır.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın radyoculuk macerası

Televizyon olmadığı için radyo reklamcılığı o yıllarda çok önemli. Günümüzdeki gibi reklam anlayışı yok. Hazırlanan temalı reklam programları sevilerek dinleniyor. Band Reklam’ın yaptığı “Zeki Müren’le Baş Başa” en ünlü programlardan biri. Zeki Müren, programda hem şarkı söylüyor, hem firmanın, mesela Pirelli’nin tanıtımını yapan metinleri okuyor. Müren’in okuduğu bu metinleri yazanlardan biri şair Ümit Yaşar Oğuzcan.

Halit Kıvanç, Türkçesini kime borçlu?
Sergi için röportaj yapılan isimlerden biri de TRT’nin ünlü spikeri Halit Kıvanç. O yıllar Türkçenin en iyi konuşulduğu yer İstanbul Radyosu’dur. Kıvanç, güzel Türkçesini kime borçlu olduğunu şu ifadelerle anlatıyor: “Düzgün Türkçeyi ben İstanbul Radyosu’nda öğrendim. Faruk Yener’in, Tarık Gürcan’ın katkısı çok önemlidir. Halkın güzel Türkçe konuşması için radyo bir öğretmendi ve Sabit Bey de bu öğretmenlerden biriydi.”

Süleymaniye’deki mevlit radyo ile nasıl verildi?
1950’li yıllarda radyolardan yapılan canlı yayın hikâyelerin ilgi gördüğü için dönemin dergilerinde çok yer verilirmiş. Süleymaniye Camii’nde şehitler adına düzenlenen mevlide, 3 Mayıs 1952 tarihli Radyo Haftası dergisinde geniş yer ayrılmış. Dergi sayfalarından anlaşıldığına göre Tarık Gürcan ve Sabit Karamani ünlü kırmızı kamyonun tepesine çıkmışlar, camiden sesi alıp bu makinelere veren aleti gösteriyorlar.

Yuki’nin ses babası
Sergide dinleyebileceğiniz tarihi kayıtlardan biri Yuki’nin sesi. Orhan Boran’ın radyo yıllarında meşhur ettiği hayali kahraman Yuki’yi bilenler bilir. Boran, programında ince sesli, sevimli bir hayvanı andıran bu kahramanla karşılıklı konuşur, espriler yapar, dinleyicileri güldürürdü. Yuki’nin sesini, bantları kesip biçerek, birbirine ekleyerek yapan kişi elbette yine Sabit Karamani’ydi. Radyoda yayınlanırken kimsenin gözünde canlandıramadığı Yuki karakteri, 1964 yılında Altan Erbulak’ın çizgileriyle tavşana dönüşerek çizgi roman olmuştu.

Radyoda, 1950'ler.
Sabit anten direğinde 1950'ler.



Sabit Karamani ve Orhan Boran, bir canlı yayında.


Atölyesinde, 1980'ler.
Milli Reasürans Sanat Galerisi’ndeki “Sabit Bilir: 20. Yüzyılda Bir Hezarfen Sabit Karamani” sergisinde Orhan Boran, Halit Kıvanç, Nasip-Nuri İyem, Dr. Nevzat Atlığ, Semiha Berksoy, Suna Kan, Celal Esat Arseven, MFÖ’den Fuat Güner ile babası Sami Güner ve daha pek çok ünlü isimle karşılaşıyorsunuz.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ