9 Mayıs 2013 Perşembe

‘Çoktan gelmeliydiniz şimdilerde bir avuç kaldık’

9 Mayıs 2013 
UNESCO’ya göre 6 bin 700 dil yakın gelecekte yok olacak. Bunların önemli bir kısmını Türk dilleri oluşturuyor. Tofaca konuşan Sibiryalı Marta Kongarayeva, 2007’de köyüne gelen Amerikalı dil araştırmacısına ‘bir avuç kaldık’ demişti. Ankaralı bir grup akademisyen ‘Tehlikedeki Diller Projesi’yle onun serzenişini gündeme taşıyor.
Tehlikeli Diller Projesi kapsamında çıkan Tehlikedeki Diller Dergisi’ni Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ülkü Çelik Şavk (sağdan üçüncü) yönetiyor. Projede pek çok akademisyenin emeği var. FOTOĞRAF: ZAMAN, MEVLÜT KARABULUT


Başlıktaki söz, Sibirya'nın köylerinden birinde yaşayan 1930 doğumlu Marta Kongarayeva'ya ait. 73 yaşındaki kadın, Türk dilleri ailesinden Tofaca konuşuyor. Amerikalı araştırmacı K. David Harrison, 2007'de kendisiyle görüşmüş ve onun bu serzenişine ‘Diller Ölünce' adlı kitabında yer vermiş. 2002 yılında Tofacayı sadece 837 kişi konuşuyordu. Bugün kaç kişi kaldığı bilinmiyor, daha az olduğu büyük ihtimal. UNESCO'nun yaptığı araştırmaya göre yeryüzündeki dil çeşitliliği giderek azalıyor ve yaklaşık 6 bin 700 dilin büyük bir bölümü yakın gelecekte yok olacak. Aynı araştırmaya göre uluslararası literatürde ‘tehlikedeki diller' olarak adlandırılan bu dillerin arasında Türk dilleri önemli bir yer tutuyor.
UNESCO'nun yaptığı araştırmanın vahametini fark eden Ankaralı bir grup akademisyen, ölüp gidecek olan Türk dillerine dikkat çekmek amacıyla Tehlikedeki Türk Dilleri (www.tehlikedekidiller.com) adıyla sanal bir dergi hazırladı. Yaz ve kış dönemi olmak üzere yılda iki kez yayımlanan derginin ilk sayısı 2012 kış mevsiminde çıktı. İkinci sayı ise önümüzdeki ay sonunda araştırmacıların ve meraklıların ilgisine sunulacak.

Uluslararası hakemli derginin yayın kurulunda Hacettepe Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ülkü Çelik Şavk ve Prof. Dr. Nalan Büyükkantarcıoğlu, Başkent Üniversitesi'nden Doç. Dr. Süer Eker, Frankfurt Goethe Üniversitesi'nden Prof. Dr. Marcel Erdal ve TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi'nden Doç. Dr. Eyüp Bacanlı yer alıyor. Dergide yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan ya da yok olma riski altında bulunan Türk dillerine yönelik özgün makalelere yer veriliyor. Kaybolan sadece Türk dilleri değil, insanlığın ortak kültür mirası. Dolayısıyla diğer dillerle ilgili araştırmalar da derginin gündeminde. İlk sayı “Türk Dillerinin Akrabaları/Komşuları” kapağıyla yayımlandı. Yeni sayıda Nogaylar, Nogayca ve Nogay kültürü ele alınıyor. Ayrıca Rusya'da ve Gürcistan'da dil politikaları, Teleütlerin durumu, Karaçayların müzik kültürü gibi konular var.

Tehlikedeki Türk Dilleri, sanal bir dergi projesinden ibaret değil. Yaklaşık 45 bölümden oluşan, dört cilt halinde Tehlikedeki Türk Dilleri El Kitabı da hazırlanıyor. Bir dilin yok olması kültürün yok olmasıyla aynı manaya geliyor. Yüzyıllar öncesinden gelen bilgi, birikim ve miras heder oluyor. Şavk, bu kitapla Türk kültürünün diğer kültürlere karşı direnme gücünü harekete geçirmeyi hedeflediklerini anlatıyor ve Türk dillerine dünyanın dikkatini çekmek amacıyla her iki kitabı Türkçe ve İngilizce olarak yayımlayacaklarını söylüyor. Kitap 31 Aralık 2013'te çıkmış olacak. www.tehlikedekidiller.com sitesinde derginin ara yüzü şeklindeki Son Sesler/Las Voice bölümünde, kaybolan dillere ait türküleri dinleyebiliyor, araştırmaya konu olan köylerdeki hayatı anlatan videoları izleyebiliyorsunuz.

Halaçlardan molla Nasrettin fıkraları Son Sesler sayfasının Yazılar bölümünde 33 Halaçça fıkra yer alıyor. Bunlar, Prof. Dr. Gerhard Doerfer ve ekibince 1969 ve 1972 yıllarında İran’da, Horasan ve Halaç bölgesine yapılan gezilerdeki derlemelerden alınmış ve Prof. Dr. Sultan Tulu tarafından yayıma hazırlanmış. Sitede fıkralar hem Halaçça hem de Türkçe olarak yayımlanıyor. Fıkraların benzerleri muhakkak ki Türkiye Türkçesinde veya diğer lehçelerde de var, ancak karşılaştırma işi Nasrettin Hoca uzmanlarına bırakılmış.

Türkiye’de 15 dil tehlike altında

Rusya’da konuşulan Tatarca dışındaki tüm Türk dilleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu biliniyor. Aşağı yukarı bu dillerin sayısı 131. Bunların içinde özellikle Çulım Türkleri ile Baraba Tatarlarının dilleri yok oldu olacak. Ülkemizde 15 dil tehlike altında. Kapadokya Yunancası, Aramice ve Ubıh dilleri çoktan yok olmuş.

Tehlikedeki Türk Dilleri dergisinin yaptığı araştırmaya göre risk altındaki dillerin bazıları: Ahıska Türkçesi, Başkurtça, Çuvaşça, Hakasça, Kırım Tatarcası, Nogayca, Tuvaca, Yakutça.

Kritik eşikteki diller: Afşar Dili, Çalkanca, Dolganca, Gagauzca, Halaçça, Kumandı Türkçesi, Pamir Kırgızcası, Sibirya Tatarcası, Şorca, Telengitçe, Teleütçe, Tofaca, Tuba Dili

Ölüm derecesindekiler: Çulım Türkçesi, Dayı Dili, Duha Dili, Horasan Türkçesi, Fuyü Kırgızcası, Kırımçakça, Karayca, Lopnor Türkçesi, Salarca, Sarı Uygurca, Sungur Türkçesi, Truhmence,
Urumca. Ölü diller: Kumanca ve Soyatça.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



6 Mayıs 2013 Pazartesi

Osmanlı bina kitabelerini kayıt altına alıyorlar

6 Mayıs 2013
Japon profesör Kayoko Hayashi ve Prof. Dr. Hatice Aynur, beş yıldır ‘Osmanlı Bina Kitabeleri’ adlı bir internet projesi hazırlıyor. Amaçları, son yıllarda hızla artan kitabe yayınlarına rağmen kapsayıcı ve tutarlı bir veri tabanının eksikliğini gidermek. Bugüne kadar medyadan uzak duran Hayashi ve Aynur, hem projelerini hem de nasıl buluştuklarını anlattı.
Bugüne kadar 5 bin 200’e yakın kitabe www.ottomaninscriptions.com’a aktarılmış. Fakat kullanıcılar 477’sinin kimlik kartını okuyabiliyor. FOTOĞRAF: SEVİNÇ ÖZARSLAN
Japonya nere, Türkiye nere… Aramızda 9 bin kilometre var. Uçakla yolculuk 11 saat sürüyor. Bize oldukça uzak ve gidilmesi meşakkatli bir coğrafya. Fakat Japonlarla gönül bağımız çok eski. Yine de Tokyo'nun bir mahallesinde doğup büyümüş bir Japon'un Osmanlı uzmanı olmasını, doktora tezini Fatih dönemi vakfiyeleri üzerine yazmasını, ülkesinde Osmanlıca öğretmesini, bu da yetmiyormuş gibi Üsküdar'ı avucunun içi kadar iyi bilmesini, camileri; isimlerine, sokaklarına hatta kitabelerine kadar ayrıntılı anlatmasını şaşkınlıkla karşılamayalım da ne yapalım!

Üstelik eşi de dilimizi çok iyi konuşan bir Türkolog, kaybolan Türk lehçesi eynü/aynu dili uzmanı. Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kayoko Hayashi, elbette sıradan bir Japon değil. Bir tarihçi. Uzmanlık alanı Osmanlı tarihi. Özellikle de kitabeler. Bir haftadır İstanbul'da olan ve dün memleketine dönen Hayashi, yılda birkaç kez ülkemize geliyor, İstanbul Şehir Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hatice Aynur ile beş yıl önce başladıkları projeleriyle ilgili görüşmelerini halledip geri dönüyor.

Hayashi'nin bu kez Üsküdar Topbaşı Caddesi'ndeki,  Çinili Camii'nin biraz sağında kalan Atik Valide Camii'nin kitabesi üzerine bir randevusu vardı. Aynur, kitabelerin eksik bilgilerini tamamlamanın her zaman kolay olmadığını, bazı kurumların kendilerine zorluk çıkardığını söylüyor. Böyle zamanlarda devreye Kayoko Hanım giriyor. Aynur, “Caminin eski kitabesi kayıp, onu bulmak için kaç kere gittik ama olmadı. Kayoko Hanım'ın dün yaptığı görüşmeden sonra kitabenin 10 yıl önce çalındığını öğrendik.” diyor.

Osmanlı Bina Kitabeleri adlı internet projesi www.ottomaninscriptions.com, son yıllarda hızla artan kitabe yayınlarına rağmen kapsayıcı ve tutarlı bir veri tabanının eksikliğini gidermek amacıyla 2009'da hayata geçirildi. Proje, Osmanlı döneminde inşa edilen tarihi yapılara konulan bütün kitabeleri içeriyor. Hatice Aynur ve Kayoko Hayashi dışında Chicago Üniversitesi Tarih bölümünden Doç. Dr. Hakan Karateke de projenin içinde. Aynur, 1998'de Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Türkoloji bölümüne hoca olarak gidince Hayashi ile tanışmış ve ortak ilgileri olduğunu fark edince kitabelere odaklanmışlar. Projenin ilk beş yılında İstanbul, Edirne ve Bursa kitabeleri kayıt altına alınmış. Daha sonra bütün dünyadaki Osmanlı dönemi kitabeleri siteye eklenecek.

Bugüne kadar 5 bin 200'e yakın kitabe siteye aktarılmış. Ancak biz şu anda 477'sinin kimlik
kartını okuyabiliyoruz. Sitedeki kitabelerin yüzde 82'si İstanbul'dan derlenmiş, bunların da 900'den fazlası çeşme ve sebil, 700'e yakını cami ve 200 kadarı ise tekke, kütüphane, hamam, karakol, nişantaşı ve benzeri binalara ait. Sadece Topkapı Sarayı koleksiyonundan 200 kadar kitabe var.
Osmanlı Bina Kitabeleri sitesinin altyapısı Japonya'da hazırlanıyor. Fotoğraf çekimleri ülkemizde yapıldıktan sonra Japonya'ya gönderiliyor, okunmayan kitabeler bilgisayar ortamında okunur hale getiriliyor. Sonra kimlik kartı ekleniyor. Kimlik kartı çok önemli. İki dakikada hazırlanan bir şey değil. Diyelim ki, Bostancıbaşı Derbendi Menzil Çeşmesi'nin önündesiniz, kitabesini okumak istediniz, Osmanlıcanız yok. www.ottomaninscriptions.com'a tıklamanız yeterli. Kitabenin konulduğu yapıyı kim, hangi tarihte, kimin adına ya da niye yaptırmış, üzerindeki hat'ın türü, tarih beytinin ebced hesabı, binanın yerini gösteren Google haritası… Yani kitabenin dünden bugüne kadar geçirdiği bütün aşamalar kaynaklar taranarak tespit ediliyor. Hem araştırmacıların hem meraklıların işine yarayacak bu çalışmada Japon tarihçisinin emeğinin olması ve 9 bin km uzaktan gelip açılmayan kapıları açması ne kadar manidar! Aynur ve Hayashi'nin, tarihini, kültürünü seven, sahip çıkan okurlardan bir ricası var: “Etrafınızda gördüğünüz kitabelerin fotoğraflarını bize gönderin.”

SELANİK'TEKİ TOPÇU KIŞLA CAMİİ
Osmanlı Bina Kitabeleri projesinin insanlarda bilinç uyandıran bir yanı olduğu muhakkak. Sitedeki çalışmayı fark edip katkıda bulunanlar çok. Ekip, önce Bostancı’da oturan bir kültür meraklısından mail almış. Evinin yakınlarındaki Bostancıbaşı Derbendi Menzil Çeşmesi’nin kitabesinin siteye eklenmesini istemiş. İkinci mail Büyükada’daki Meziki Oteli’yle ilgili. Birkaç sene önce açılan otelin bahçesinde de bir kitabe mevcut. Hatice Aynur, 1866-67 tarihli bir sıbyan mektebi olduğunu belirlemiş. Üçüncüsü 30 Mart 2013’te Selanikli bir belediye görevlisinin gönderdiği, “Bu binayı restore edeceğiz. Üzerindeki kitabeyi okur musunuz?” başlıklı mail. Askerî alandaki binanın, Osmanlı döneminde Topçu Kışla Camii olduğu biliniyor. Kitabesinde yazdığına göre 1836 doğumlu Selanik Valisi Hasan Fehmi Paşa eşi Feride Hanım için yaptırmış ve kitabesine ‘bu cami eşimin namı hatırlansın/ unutulmasın’ diye yazdırmış.
Caminin kitabesi

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ 




27 Nisan 2013 Cumartesi

Saraybosna Filarmoni Orkestrası Suriyeliler için çaldı

27 Nisan 2013

Saraybosna Filarmoni Orkestrası 17 Haziran 1994’te yanı başlarında olup biten savaşı görmezden gelen Avrupa’nın vicdanına Mozart’ın müziğiyle seslenmişti. Aynı orkestra önceki gün Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bu kez Suriye’deki zulme dikkat çekmek için çaldı. Sağır kalanlar duysun, artık bir şeyler yapılsın diye… 15 Mart 2011 Suriye’de zulmün başladığı tarih. Mart 2013’teyiz. Savaş iki yıldır devam ediyor. Ama hâlâ silahlar susmuş değil, kan akıyor. Sonuç 80 bin şehit…

Sahneye önce İstanbul Senfoni Orkestrası ile birlikte Bosnalı sanatçılar çıktı. Sanatçılar arasında şefle birlikte 1994’teki konserde çalan keman sanatçıları Zvezdana Patak, Korina  Stanboliç ve Blerim Bytyçi vardı. Ardından orkestra şefi Emir Nuhanoviç, çevirmen Dr. Bilgin Sait’le dinleyicilerin karşısındaydı. Nuhanoviç 20 yıl önce yaşadıklarını hatırlattıktan sonraki cümlesi, “Bir çocuğun gözyaşı tüm dünyanın zenginliğine bedeldir. Şu anda Suriye’de anneler kendi çocuklarını gömüyorlar.’’ oldu.

Ardında Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik sahnedeydi ve “İnsanlık hafızasının yeniden şekillendiği bu süreçte vicdana ve değişime çağıranların başında geliyoruz. Burada gördüğünüz gibi sanatın insanlık vicdanında makes bulan sesinin yanındayız. Bahsettiğim şey, Bosnalı çocuklarla buluşan Hamalı çocukların gözlerindeki umuttur. Bosnalı kadınlarla buluşan Halepli kadının bakışındaki öfkedir ve Şamlı bir babanın ellerindeki çaresizliktir.’’ dedi.
Konserin ikinci bölümünde Çağrı filminin müziği The Message ve 40 dakikalık son bölümde ise Beethoven’ın İnsanlığın Mücadele Zaferi adını verdiği 5. senfonisi çalındı.
Konser başladığında dinleyenleri bir sürpriz bekliyordu. Hasta babasını yatağında, annesini de onun başında bırakarak altı ay önce Suriye’den kaçıp ülkemize sığınan sanatçı Ali Moraly kemanıyla karşımızdaydı. Sanatçıyla kuliste konuştuğumuzda ilk söylediği “Suriye’deki sivil bir savaş değildir, insanların değişim isteğidir.” oluyor.

Konserin 7 dakikalık ilk bölümünde Moraly, Tomaso Albinoni’nin “Adagio in G-Minor” parçasını çaldı. Bu esere konserde yer verilmesi aslında çok anlamlı. Çünkü Bosna Savaşı devam ederken Emir Nuhanoviç’in çello sanatçısı bir arkadaşı, her gün saat 16.00’da sokağa çıkarak bir gün dağın başında, bir gün evin çatısında 20 dakika Adagio’yu çalıyor. Savaşın tam ortası, sokağa çıkma yasağı var, bir sanatçı canı pahasına çellosuyla savaşa, zulme meydan okuyor...

Saraybosna Filarmoni Orkestrası, Türkiye’ye ilk kez gelmiyor. 1995’te Filiz Ali yönetimindeki Cemal Reşit Rey Konser Salonu, açılışını bir dizi konserle yapmıştı. Konuklar arasında onlar da vardı, fakat o zaman yazar Beşir Ayvazoğlu’nun köşe yazısında bahsettiği gibi ‘ayıp etmiştik'

Saraybosna Filarmoni Orkestrası’na. Pazartesi akşamı konsere 15 dakika kala salonun boş olduğunu görünce ücretsiz bir konseri bile dolduramamanın hüznü çöktü üzerimize. Çok şükür saat 20.00’de doldu koltuklar, coştu dinleyenler...

 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


25 Nisan 2013 Perşembe

‘Batı müziğinin ustaları Doğu’dan beslendi’

25 Nisan 2013
İkinci sayısı önümüzdeki günlerde yayımlanacak olan ‘Müzik-Bilim Dergisi', Batılı müzisyenlerin Doğudan nasıl beslendiklerini ortaya çıkaran bir yayın. Derginin bilim kurulu başkanı Prof. Dr. Gülper Refiğ, “Wagner operalarının büyük bölümünde Batı'nın tek kurtuluş umudunun Doğu maneviyatında olduğu vurgulanır.” diyor. Refiğ'in, Mozart'ın meşhur Saraydan Kız Kaçırma operasına dair anlattıkları ise ezber bozuyor.

Batı’da birtakım aklı evvel insanlar var. Onlarda fikir var, izan var, akıl var, edep var. Her şey onlarda. Biz de ne öğrenirsek onlardan öğreniriz...” Ne yazık ki pek çoğumuz böyle bir kodla yetiştirildik. Batı’nın asıl kaynaklarını Doğu’dan aldığını ispatlayan hatırı sayılır çalışmalar olsa da kodlarımızın fabrika ayarlarını değiştirmek için almamız gereken yol uzun. Mimar Sinan Üniversitesi Müzikoloji Bölümü tarafından yayımlanan Müzik-Bilim Dergisi düşünce tarzımızı ters yüz eden bilimsel dergilerden biri. MSGSÜ Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Gülper Refiğ’in başkanlığında, 10-15 kişilik doktora ve yüksek lisans öğrencisinin araştırmaları sonucunda hazırlanan dergi, Batılı müzisyenlerin Doğu’dan nasıl beslendiklerini ortaya koyan ezber bozucu bir içeriğe sahip. Derginin ilk sayısı geçen yıl sonbaharda yayımlandı, ikinci sayısı ise önümüzdeki günlerde çıkacak.

Gülper Refiğ’in ifadesiyle bugün kendine müzikolog diyen yüzlerce, binlerce profesör bulunuyor. Onların hepsi de müzik alanında pek çok iş ortaya çıkardı. ‘Peki biz ne yapacağız? Bu işleri taklit mi edeceğiz, yoksa yaşadığımız coğrafyanın kültür birikiminin farkına varıp etkilerini
mi araştıracağız?’ soruları Müzik-Bilim Dergisi’nin çıkmasına vesile olmuş. Refiğ, önceleri cüretkar bir hayalin peşinde olduğunu düşünse de nihayetinde hiç beklemedikleri ve bugüne kadar konuşulmayan, belki üstü örtülen gerçeklerle karşılaştıklarını ifade ediyor: “Batı’nın yazar, çizer ve sanatçılarının hepsi feyizlerini Doğu’dan, Osmanlı’dan, özellikle de Mevlana felsefesinden aldı. Bu hem acı bir gerçek hem de sevindirici.”

Peki Batılı müzisyenler araştırmalarında neler buldu? Mozart, Beethoven, Wagner, Schumann, Schubert, Brahms’a kadar hemen hepsinde bu etki, bu beslenme var. Sadi, Hafız, Şirazi ve Mevlana’nın eserleri 18. yüzyılda kendi dillerine tercüme edilince ‘kültür ve felsefe tsunamisine tutulan’ Gustav Mahler, Heinrich Heine gibi Alman şairler gazel tarzında şiirler, beyitler yazmışlar ve bu beyitler adı geçen müzisyenler tarafından bestelenmiş. Refiğ, “Şimdi söylediklerim çok şaşırtıcı gelecektir. Kimse de inanmak istemeyecektir. Fakat biz, bütün bunları Batılı düşünürlerin, profesörlerin makalelerinden öğreniyoruz.” dedikten sonra Mozart’ın asıl adı “Saraydan Aşırma” olan fakat “Saraydan Kız Kaçırma” olarak ünlenen operası ile ilgili bilgiler veriyor.

Aslında bu hikâyenin orijinali bir İngiliz oyunu, daha sonra aynı tarihlerde bir Alman şair de yazıyor ve hikâye değişe değişe Mozart dönemine kadar geliyor. Mozart, Müslüman Türkleri, Osmanlıları gaddar olarak gösteren hikâyeyi tamamen değiştiriyor. Hikayeye göre Selim Paşa’nın sarayında Avrupalı beyaz bir kız esirdir. Selim Paşa da kızın sevgilisi Belmonte’nin babasına bir zamanlar esir düşmüştür ve kendisine ne zulümler etmiştir. Hikayenin eski versiyonlarında Selim Paşa’nın herhangi bir aryası, tiradı yok. Mozart ise operanın sonunda Selim Paşa’ya bir tirad söylettiriyor: ‘Seni babana, hayatta mazluma, zor durumdaki insana gaddarlık ve zulüm etmek değil, şefkat ve merhamet göstermek insanlıktır demen için serbest bırakıyorum.’

Operada geçen ikinci konuşma şöyle: Belmonte, Selim Paşa’ya ‘Yüce efendimiz nasıl ödeyebilirim hakkınızı’ deyince Selim Paşa, ‘Sen benim yerimde olsan ne yapardın?’ diye soruyor: ‘Size dünyanın en büyük kötülüklerini yapardım.’ Cevap: ‘Eh belki burada insan olmayı öğrenmişsinizdir.’ Refiğ, “Mozart, Viyana’daki sarayda bir Doğuluya bunu söylettiriyor. Bütün bunları anlatmamın sebebi şu: Mozart, ünlü operasında Doğu bilgeliğini, adalet anlayışını korkusuzca över. Wagner operalarının büyük bölümünde Batı’ının tek kurtuluş umudunun Doğu’nun maneviyatında olduğu vurgulanır.” diyor. Refiğ, bu alandaki araştırmalarını dergide “Wagner’e Göre Batı Uygarlığı” başlıklı makalesinde ayrıntılı bir şekilde anlatıyor ve kaynaklarından biri olarak opera arihiyle ilgili çalışmalar yapan Ernest Krauzen’i gösteriyor.

Dergideki Bertan Rona’nın Polonyalı müzisyen Szymanowski’nin Üçüncü Senfonisinde Doğu Kültürünün Etkileri adlı makalesi de dikkate değer. Gecenin Şarkısı adlı 3. Senfoni, Mevlana’nın Farsça bir gazeli üzerine bestelediğini, ortaya konan belgelerden öğreniyoruz. Nazende Yılmaz tarafından araştırılan ‘Osmanlı Sarayı’nın Tiyatroları’ makalesi ayrı bir konu fakat, meraklısı için yeni bilgi ve belgeler sunuyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


20 Nisan 2013 Cumartesi

'Büyük Doğu’ kapaklarındaki NECİP FAZIL

20 Nisan 2013 
Bu yıl mayıs, Necip Fazıl ayı olacak desek yeridir. Üstad, ölümünün 30. yılında pek çok şehirde farklı etkinliklerle anılacak. 9 Mayıs Perşembe günü İstanbul’da, Sefaköy Cennet Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek sempozyumda, onun adıyla özdeşleşen ‘Büyük Doğu’ dergisinin kapaklarındaki düşüncenin izleri sürülecek. ‘Büyük Doğu Kapakları’ sergisi ise aynı mekânda bir hafta açık kalacak.

“Gayesizim, telkinsizim, plansızım, hesapsızım, bilgisizim...” 8 Şubat 1946 yılında yayımlanan
Büyük Doğu dergisinin kapağında yazan bu kelimeler, günümüz insanını bile anlatmıyor mu? Başmuharrir Necip Fazıl Kısakürek önderliğinde, 1943’ten 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık olarak yayımlanan dergi, yayıncılık tarihimizde unutulmaz izler bıraktı. Özellikle Necip Fazıl’ın düşünme biçimini ve heyecanını yansıtan kapakları büyük ses getirdi. Dergi 16 kez kapandı, Necip Fazıl yazıları nedeniyle cezalar aldı. Gerek tek parti döneminde, gerekse Demokrat Parti zamanında yürüttüğü muhalefetle iktidarın tepkisi çekti. 13 Aralık 1946’da yayımlanan ‘Başımızda Kulak İstiyoruz’ başlıklı kapağı bu anlamda fenomen oldu. Çünkü Necil Fazıl Kısakürek’in kapaktaki ‘Devlet Reisinin Lisanından’ yazısı iktidarın hoşuna gitmeyecek şeylerden bahsediyordu: “Vatandaş! Benim heykelimi dikme! Eğer ortada temsil ettiğim, senin de inandığın bir fi kir varsa onun abidesini dik! Resmimi evlerin, toplantı yerlerinin, iş ve faaliyet çerçevelerinin ölü duvarlarına asıp ensenle seyretme! Seni kayırdığım, başa geçirdiğim zaman duyduğun nefsani haz yüzünden beni öğme!...”

BÜYÜK DOĞU KAPAKLARINDAKİ TARİH
Büyük Doğu’nun böyle daha nice kapakları var. İslami fi kir etrafında şekillenen kapakların bize göre en etkileyicileri Batı’nın Doğu’yu nasıl aşağıladığını anlatan ve bu bakış açısına tepki gösteren kapaklardı. Sefaköy Cennet Kültür Merkezi’nde 9 Mayıs’ta düzenlenecek sempozyumda bütün bu kapaklar tartışılacak. “Özü Yüzden Okumak: Büyük Doğu’nun Kapakları” sempozyumunun fikir babası Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatih Andı. Üç bölümden oluşan programın ilk bölümü saat 10.00’da başlayıp 18.00’e kadar devam edecek dört oturumdan oluşuyor. Burada konuşulacak konu başlıkları bile kapakların karakterini özetlemek için yeterli: ‘Büyük Doğu kapaklarında eleştirel dil, düşüncenin dili, aktüel politik dil, Büyük Doğu kapaklarından çağı okumak, Büyük Doğu kapaklarından tarihi yorumlamak, Büyük Doğu kapaklarında kadın, Necip Fazıl ve Demokrat Parti ilişkisinin Büyük Doğu kapaklarına yansıması, Büyük Doğu kapaklarında Batı algısı…

Etkinliğin akşam 20.00’de yapılacak oturumunda ise Necip Fazıl’ı yakından tanıyan Rasim Özdenören, Mehmet Doğan, Ali Haydar Aksal, Mehmed Niyazi gibi yazarların katılımlarıyla bir panel düzenlenecek. Hatıraların tazeleneceği bu bölümde şahsi izlenimler üzerinden Necip Fazıl Kısakürek ve Büyük Doğu portresi ortaya konulacak.
Fatih Andı

Fatih Andı’nın seçtiği 40 kapaktan oluşan Büyük Doğu Kapakları sergisi ise heyecan verici bir proje. Nedenini Andı’dan dinleyelim: “Büyük Doğu, düşünce ve edebiyat hayatımızın önemli yayın organlarından biri. Yaklaşık 35 yıllık yayın hayatında nesillerin yerli düşünceye ve sanata uyanışında, bu uyanışın ocağını canlandıran İslâmî heyecan ve azmin oluşmasında Mehmed Âkif’in Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlü’r-Reşâd’ından sonra etkili olmuş en önemli dergidir. Büyük Doğu, yalnız bir neslin değil, nesillerin yetişmesinde etkili bir mektep, kürsüdür. Bu misyonu da derginin içeriğinde değil, kapağından son sayfasına kadar, her bir parçasında kendisini gösterir. Hatta kimi zaman muhtevadan daha fazla etkili olan, konuşulan kapakları olmuştur derginin.” Andı’nın verdiği bilgiye göre sempozyum sonrasında bir albüm kitap yayınlanacak. Bildirilerin bir araya getirileceği albümün sürprizi, 40 kapağı 40 edebiyatçının yorumlayacağı bölüm olacak. Bu bölümde, aralarında Rasim Özdenören, Beşir Ayvazoğlu, Ali Ural, Sibel Eraslan gibi isimlerin bulunduğu yazarlar, seçtikleri kapağın kendilerinde uyandırdığı düşünceleri anlatacak.







HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


25 Mart 2013 Pazartesi

Emir Nuhanoviç: Sırplar, ‘bombalayacağız’ dedi, delice bir şeydi ama konseri yaptık!

25 Mart 2013 
Saraybosna Filarmoni Orkestrası, 1994’te Bosna savaşı yaşanırken 25 bin el yazması kitabın bulunduğu Saraybosna Milli Kütüphanesi’nde konser vererek, zulme karşı sessiz kalan Batı dünyasını harekete geçirdi. Bu akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda (CRR) Suriye için konser verecek olan aynı orkestranın şefi, klarnet sanatçısı Emir Nuhanoviç 1994’te savaşın ortasında, yakılmış bir kütüphanede gerçekleşen konserin perde arkasını ve olayın gizli kahramanı Bosna’nın bilge lideri Aliya İzzetbegoviç’in sanatı bir diplomasi unsuru olarak nasıl kullandığını anlattı. Aşağıda okuyacağınız röportaj sadece konser öncesi yapılmış sanatsal bir etkinliğin duyurusu değil, bir medeniyetin, tarihiyle birlikte dünya sahnesinden nasıl yok edilmek istendiğinin de delili...
Emir Nuhanoviç. Fotoğraf: Zaman, Selman Eştürkler
17 Haziran 1994’te Saraybosna’da hem savaş, hem de sanat tarihinde yüzyıllar boyunca anlatılacak bir gün yaşandı. Sırplar tarafından aralıksız bombalanan şehirde, o günün akşamında saat 20.00’de Saraybosna Filarmoni Orkestrası bir konser verecekti. Konser mekânı, çoğu Osmanlı’dan kalan 25 bin el yazması eserin bulunduğu fakat Sırpların üç gün boyunca bombalayarak harabeye dönüştürdüğü Saraybosna Milli Kütüphanesi’ydi.

Konserin konuk şefi ise, bütün tehlikesine ve kendisine yapılan uyarılara rağmen Bosna’ya gizlice gelen dünyaca ünlü orkestra şefi Zubin Mehta idi. ‘Konuk’ kelimesi sizi aldatmasın. Mehta’nın Bosna’ya geliş serüveni oldukça meşakkatli. Ve elbette konserin gizli kahramanı, zulme karşı sessiz kalan Batı’nın ilgisini yalnız sanatla çekebileceğini düşünen Bosna’nın bilge lideri Aliya İzzetbegoviç’ti. Efsanevi lider, konserden iki gün sonra amacına ulaştı. CNN International’da gün boyunca 36 kez konserin haberi verildi. Bosna’da silahlar 17 Haziran’dan bir yıl sonra sustu fakat onlar bütün dünyaya mesajlarını iletmişlerdi: “Biz unutulmuş değiliz, bu savaşı kazanacağız, dünya bizim yanımızda, her gün bomba atanların değil.”

Bu akşam CRR’de yine aynı saatte ve yine aynı orkestra 19 yıl önce verdikleri konseri –repertuarda bazı değişiklikler olsa da- tekrarlayacak. Bu kez amaçları Suriye’deki zulme dikkat çekebilmek ve konserin gelirini Suriye halkına göndermek... Saraybosna Filarmoni Orkestrası’nın 14 yıl şefliğini yaptıktan sonra 2007’de emekliye ayrılan Emir Nuhanoviç’le konser öncesinde görüştük. Şef Nuhanoviç, İzzetbegoviç’le birlikte zulme karşı sanatla direndikleri tarihi konserin perde arkasını ve sanatı bir diplomasi unsuru olarak nasıl kullandıklarını anlattı. Ayrıca bu akşamki konserin üç bölümden oluşan, ilginç olduğu kadar anlamlı repertuarı konularımız arasındaydı.

Konser yapılmadan önce Aliya İzzetbogoviç’le neler konuştunuz?
1994’ün başı çok sıkıntılı bir dönemdi. Savaş bir buçuk yıldır sürüyordu. İzzetbegoviç’in o dönemki kabinesinin yaptığı bütün diplomatik girişimlerden bir türlü sonuç alınamıyordu. Amaç Bosna’ya dışarıdan ciddi bir yardım gelmesini sağlamaktı.

Bu konserden ne bekliyordu İzzetbegoviç, kafasındaki fikir tam olarak neydi?
Avrupa'ya ve dünyaya, Bosna-Hersek’in, Avrupa’nın bir parçası olduğu anlatılacaktı. Batıdaki algıyı bilirsiniz: Bosna’da birtakım geri kalmış Müslümanlar var!.. Kültürel olarak zayıf, düşkün vs. Tipik oryantalist bakışı. O sırada, kabinenin şimdi rahmetli olan bakanlarından İrfan Lyubiyankiç ile birlikte Batı’nın anlayacağı dilde bir şeyler yapılması konusunda fikir birliğine varıyorlar ve beni çağırıyorlar.

İlk nerede görüştünüz?
Cumhurbaşkanlığı makamında. O dönemde bütün telefon hatları kesildiği için ellerinde sadece 12 adet uydu hattı vardı. O hatlar vasıtasıyla dünyayla iletişim kuruluyordu. İzzetbegoviç o hatlardan birini bana verdi ve beş gün boyunca, her gün sadece 15 dakika bu hattı kullanarak, artık hangi uluslar arası sanatçıyı tanıyorsam ona ulaşmamı ve bir şeyler yapmamı söyledi.

Siz ilk olarak kimi aradınız?
İtalya Müzik Akademisi’nden bir arkadaşım vardı. Onu aradım. Beni, hem Avrupa hem de Amerika’da önemli bir orkestra şefi olarak tanınan Zubin Mehta ile görüştürdü. Bilirsiniz kendisi, Placido Domingo, Jose Carreras ve Lucianao Pavarotti’nin bir arada olduğu dünyaca ünlü Üç Tenör projesinin fikir babası ve aynı zamanda onların konserlerinin şefiydi. 

Zubin Mehta teklifinizi duyunca ne söyledi?
Hiç tereddütsüz, Bosna’ya gelmek için hazır olduğunu ifade etti ve üç gün sonra kendisini aramamı istedi. Bu arada daha güçlü, daha tanınmış isimlere ulaşmam konusunda bana yardımcı olacağını söyledi.

Üç gün nasıl geçti kim bilir?
Oldukça zordu. Üç gün sonra ‘müthiş bir fikrim var’ diye beni aradı. Mehta, konserde Mozart'ın Requiem adlı eserini çalmamızı önerdi ve ancak bu eseri çalarsak dünya basınının ilgisini çekebileceğimizi söyledi.

Neden peki, bu eserin nasıl bir özelliği var?
Eser, Katolik bir ölünün arkasından yazılmış ağıt. Mozart’ın hiçbir zaman bitiremediği en meşhur parçalarından biri… Requiem 12 bölümden oluşuyor ve Mozart eserin 6. ile 7. bölümlerini yazarken ölüyor ve parçayı asistanlarından biri tamamlıyor. Yalnız Mehta şöyle bir şey söyledi: “Siz Müslüman bir ülkesiniz. Yöneticileriniz bu eseri belki istemeyebilir, sen öncelikle onlara sor.”

Zor bir durum olmalı…
Bu aslında bizim için bir sınavdı. Bunu kabul etmezsek biz Avrupa’nın dışında geri kalmış bir toplum olacaktık. Kabul edersek Avrupa’nın bir parçası sayılacaktık. Böyle bir ikilimi vardı bu işin ve vereceğimiz cevap önemliydi.

Sordunuz mu Aliya İzzetbegoviç’e?
Anlattım hemen kendisine. Şöyle söyledi: “Elbette olsun. Allah isteseydi eğer bütün dünyadaki herkesi Müslüman yapardı. Biz bu konseri yapalım. Ben de geleceğim.”

Konsere sadece Zubin Mehta mı geldi, başka sanatçılara ulaşamadınız mı?

Zubin Mehta üç önemli sanatçıyı da konsere getireceğini söyledi. Çünkü Requiem çok fazla tenor ve sopranoyla söylenen bir opera. Jose Cesarasa, Rugiera Raymond, Cecili Gzdi ve İldiko Comolshi’ye de konsere geldiler. Sonra hazırlıklar başladı.

Kaç kişi olacaktınız konserde?
Bizim koromuz ve filarmoni orkestramız vardı. Dışarıdan şef ve dört solist geldi. 150 kişi sahneye çıktık.

Zubin Mehta ve diğer sanatçılar savaş olan bir ülkeye nasıl geldi, ölmekten korkmadılar mı?
BM’nin gıda getiren uçağıyla geldiler, Hırvatistan üzerinden, gizlice.  Mehta, ‘ölürsem müzisyenlerle ölürüm’ diyen, hümanist düşünen bir sanatçı.

O zamanki konserden kaç kişi bu akşamki konserde sahneye çıkacak?
Sembolik olarak dört kişi var. Diğer üyeler izin problemi çıktığı için gelemedi.

Zubin Mehta yönetimindeki Saraybosna Filarmoni Orkestrası, Saraybosna Milli Kütüphanesi, 1994.
Külleri soğumamış Saraybosna Milli Kütüphanesi’nde konseri vermeye nasıl karar verdiniz?
Biz konserlerimizi Saraybosna Ulusal Tiyatro Salonu’nda yapıyorduk. Fakat bu konserin daha vurucu ve altı çizilecek şekilde olması için bir bina arayışına girdik. Aliya İzzetbegoviç, Saraybosna Milli Kütüphanesi’nde yapmamızı istedi. Bu kütüphane Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde yapılmış Osmanlı’dan kalan el yazmaların olduğu önemli bir kütüphaneydi. İzzetbegoviç beni ‘kütüphanenin durumuna bakmam ve orada konser olabilir mi’ diye kontrol etmem için görevlendirdi.

Nasıldı manzara, neyle karşılaştınız?
Kütüphanenin her yeri molozlarla dolmuştu. Konserin yapılabilmesi, orkestra kurulabilmesi imkânsızdı. Orkestradaki arkadaşlarla geceleri gizli gizli gidip o molozları temizledik. Gündüz yapmamız mümkün değildi. Orkestranın oturabileceği kadar temizlik yaptık. İzzetbegoviç ve 15-20 dava arkadaşının oturabileceği yer ayarladık. Fakat konserden önce son provayı ulusal tiyatroda yaptık. Daha o provada salon tıka basa doluydu.

Gündüz neden yapamıyordunuz temizliği?
Gündüz Sırpların ‘sniper’ dedikleri keskin nişancıların menzillerine giriyorduk. Kütüphanenin yanında Sırpların binaları vardı. Hiçbir şekilde onlara dokunulmuyor, sadece kütüphane yakılıyordu. İlginç olan şu; kütüphanede çalışan bazı insanlar yangın başlayınca kitapları kurtarmak için can havliyle içeri dalıyorlardı. Kitapları alıp çıkmaya çalışıyorlardı. Yüzyıllık eserler çünkü. Keskin nişancılar çıkanı öldürüyordu.

Siz konsere hazırlanırken düşman uyumuyordu herhalde. Fark etmediler mi bir şeyler döndüğünü?
Dört saat önce konser yapacağımızı öğrenmişler. Eğer konser olursa dünyanın ilgisini çekeceğini, konserin Boşnaklara pozitif katkı yapacağını anladılar tabii ki ve ‘bombalayacağız’ diye tehdit ettiler bizi. Bu arada nişancılar dört kişiyi öldürdü. Fakat vazgeçmedik.

Zubin Mehta ne yaptı?
Bosna'da o dönemde görev yapan BM askeri gücü UNPROFOR’un komutası, konser boyunca bombalanma tehlikesini öne sürerek, Zubin Mehta ve Jose Cesarasa’a vazgeçmelerini önerdi. Aynı şekilde bizim Müslüman Boşnak askerler de Aliya İzzetbegoviç’i uyardılar. ‘Her şeye rağmen orada olacağız.’ dedi herkes.

Kütüphanenin güvenliğini nasıl sağladınız?
Güvenlik filan yok. Kimse ölümü düşünmedi. Kütüphanenin kubbesi camdandı. Biz orkestrayı o camın altına kurmuştuk. Bomba atsalar direk üstümüze gelirdi. Hepimiz tehlikenin farkındaydık ama kimsede korku havası yoktu. Moralimiz yüksekti.

Ne kadar sürdü konser, Bosna halkı sizi nasıl dinledi?
Sekizde başlayan konser dokuzu çeyrek geçe bitmişti. Aptalca ama şöyle bir şey yaptık: İçeride konseri dinlemek isteyen halk için yer yoktu. Biz de binanın dışına sesi hoparlörlerle verdik, insanların oturacağı yerler yaptık. Bu delice bir hareketti. İçeride de dünyaya servis edilecek çekimler yapılıyordu tabi.

Zubin Mehta konseri yönettiğine göre siz neredeydiniz?
Ben aynı zamanda enstrüman sanatçısıyım. Konserde klarnetimi çaldım. Mozart, Requime’in 6. bölümünü bitirirken klarnetin en güzel dört bölümünü yazıyordu. O anda Mehta bana komut verdiğinde tek başımayken çalamadığım kadar içten çalmıştım klarneti, ruhumdan bir şeyler akıp gitmişti.

Konserde sonra ne yaptınız peki?
Konser bitince hep birlikte Saraybosna’nın en iyi oteli olan ama o zaman yarısı yıkılan  Holiday Inn’de akşam yemeği yedik. Yemekten sonra Zubin Mehta bana 10 bin dolarlık bir çek uzattı. Bu parayı orkestraya bağışladığını, parayla iki konser yapıp müzisyenlere dağıtmamız istedi. Ben önce şaka zannettim.

Evet şaka gibi, savaşın ortasında elektrik yok, banka yok, parayı nasıl tahsil edeceksiniz?
Mehta, ‘Ertesi gün biri gelip çeki alacak ve parayı getirecek.’ dedi. 10 gün sonra biri geldi ve dediği gibi oldu.

Bu adam kimmiş, nereden geliyor sormadınız mı?
Sorduk tabi ki. Birleşmiş Milletler’den gelen bir yetkiliydi.

Konserin yankıları peki? Savaşın bitmesine katkısı oldu mu?
İki yıldır savaş devam ediyordu. CNN International’da 36 kez konserimiz yayınlandı. İlk kez Saraybosna’dan katliam, trajedi olmayan bir zafer hikâyesi dünya televizyonlarında yer aldı. Konser aynı zamanda Saraybosnalılar için bir motivasyon oldu. ‘Dünya zulmü fark etti, biraz daha dayanın’ mesajını aldı halk. Konser biter bitmez İzzetbegoviç herkese teşekkür etti. Onun bize söylediği aslında şuydu: “Bu yaptığınız esasında çok büyük bir olay. Bunun henüz farkında değilsiniz.”

Konserin savaşın bitmesine katkısı?
Biz hemen Batı müdahale etsin diye bekledik ama hemen olmadı. Bir yıl daha sürdü savaş. Müdahaleyi esas hareketlendiren kişi Bill Clinton’dı.

Konserin etkisi bir yıl sonra mı oldu?
Bu tabii kritik bir konu ama ses getirme ve dikkatleri toplama açısından etkisi oldu. Ben çok ciddi anlamda katkı yaptığına inanıyorum. Konserden önce biz Müslümanlar, öldürülmesi önemsiz insanlardık. Konser, İzzetbegoviç’in geleceği gören ince düşüncesinin bir stratejisiydi.

Bir yıl sonra NATO müdahale etmeyince tekrar bir şey yapalım demediniz mi?
Aliya İzzetbegoviç tekrar  çağırdı beni. Viyana’daki Amerikan büyükelçisinin eşinin orkestra şefi olduğunu ve aynı zamanda Hillary Clinton’la çok yakın ilişkileri bulunduğunu ifade etti. Onunla bir konser daha organize etmemizi istedi. Saraybosna Filarmoni Orkestrasını yönetmesi için davet ettim hanımefendiyi. Konsere büyükelçi de geldi ve şunu fark ettim: Büyükelçi eşini o kadar ilgiyle izliyordu ki, sanki onu ilk kez görüp âşık olmuş gibi. Sadece onu izliyor ve başka kimseye bakmıyordu. Konser bitti, akşam yemeğine gittik, ben büyükelçinin yanına oturdum. “Eşiniz müthiş bir müzisyen, müthiş bir orkestra şefi. Viyana’da, Paris’te birlikte konser versek ne güzel olur.” dedim. “Hemen organize edelim.” dedi. “Fakat biz Saraybosna’dan çıkamayız ki, bu nasıl olacak? Konser verebilmemiz için NATO müdahale etsin.” dedim. Aramızdaki bu görüşme, Bill Clinton’un NATO’nun müdahalesine yeşil ışık yakmasına vesile olmuştur. Savaş bittikten iki ay sonra Clinton Bosna’ya geldi ve uçaktan iner inmez ilk bizim konserimizi izledi. Bu konseri de yine ben ve büyükelçinin eşi yönettik. Bu konserler diplomasinin önemli bir parçasıydı.

Bu akşamki Suriye konseri için neden Türkiye seçildi?
Çünkü bize savaş döneminde yardım eden, sahip çıkan tek ülke Türkiye’ydi. Şu anda da Suriye’ye Türkiye yardım ediyor, gene aynı durum var.

Son olarak söylemek istediğiniz?
Bu konserin hikâyesini yönetmen Belgin Güven Bilgin ve Bosnalı bir senaristle ortaklaşa yazıyor. Türkiye-Bosna yapımı bir film olacak.

Suriye zulmünden kaçan 
keman virtüözü Ali Moraly de sahnede olacak

19 yıl önceki konserin konuk şefinin Zubin Mehta olduğunu söylemiştik. Bu akşamki konserin konuğu ise altı ay önce Suriye’deki zulümden kaçıp ülkemize sığınan keman virtüözü Ali Moraly. 15 Mart 2011 Suriye’de zulmün başladığı tarih. Mart 2013’teyiz. Savaş iki yıldır devam ediyor. Tıpkı 1994 Hazira’nın da Bosna’da olduğu gibi. Üç haftada Dr. Bilgin Sait’in girişimiyle ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla karar verilen konserde ilk olarak sahneye Moraly çıkacak ve Albioni’nin 7 dakikalık Adecco adlı eseri çalınacak. Bu eserin seçilmesinin özel bir nedeni var. Bosna Savaşı devam ederken Emir Nuhanoviç’in çello sanatçısı bir arkadaşı her gün saat 16.00’da sokağa çıkarak bir gün dağın başında, bir gün evin çatısında 20 dakika Adecco’yu çalıyor. O dönemde erkeklerin sokağa çıkması yasak. Bazen kadınlara ve çocuklara izin veriliyor. Çellist’in hikâyesi bir Hollywood filmine de konu olmuştu. Konser devam ederken arka perdede Bosna ve Suriye savaşından fotoğraflar gösterilecek.

İkinci bölümde Nuhanoviç’in Çağrı filminden hareketle aranje ettiği 7-8 dakikalık bir parça icra edilecek. Çağrı filminin bestecisi Fransız Mauricce Jarre’la birlikte daha önce pek çok konserde birlikte çaldıkları için böyle bir esere yer vermek istediğini söylüyor Nuhanoviç. Ardından Beethoven’in 40 dakikalık 5. senfonisini dinleyeceksiniz. Tüm dünyanın ortak malı haline gelen bu senfoni “ta ta ta taaa” diye başlayan motifle açılıyor. Beethoven bu motifi “kader kapıya böyle vurur” diye adlandırmış. Suriye halkının kaderleri kapıyı vurmuştur artık. Onlar, tıpkı bu senfonideki gibi umutsuzluk, kimsesizlik, yoksunlukla mücadele edecekler ve sonunda kaderlerini yaşayacaklar…

HABERİN SAFYAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


21 Mart 2013 Perşembe

Usta senarist Ayşe Şasa: Onur ödülünü istemediğimi söylemedim

21 Mart 2013
Ayşe Şasa, 29 Mart’ta açılışı yapılacak 32. İstanbul Film Festivali’nde Onur Ödülü alacak. Fakat bu ödüle önce ‘hayır!’ dediğini okuduk. Sonra neden fikir değiştirdiğini merak ettik. Aslında fikrini değiştirmemiş. Şasa, meselenin aslını açıklarken son yıllarda çekilen filmleri niye izlemediğini de anlattı.

Sinema yazarı Atilla Dorsay, 12 Ocak 2013'te yazdığı ‘Örtünen hanımlar ve ödülleri üzerine' başlıklı yazısında Necla Nazır'ı 21 Ocak'ta verdikleri SİYAD ödülü için, senarist Ayşe Şasa'yı da 30 Mart-14 Nisan'da yapılacak İstanbul Film Festivali'nde takdim edilen onur ödülleri için önerdiğini fakat her iki ismin de ‘hayır' dediğini yazmıştı.
Yazının devamındaki ifadelere göre hayır demelerinin nedeni netti: İnançları gereği örtünmeleri, yaşam tarzları. Bu yazı, pek çok sinema sitesi tarafından ‘anlamlı teklif' diye haber yapıldı. Her iki ismin de örtülü fotoğrafları yan yana konularak... Festivalin programı açıklandığında ise 29 Mart'taki açılış töreninde onur ödülleri alacaklar arasında Ayşe Şasa'nın ismi vardı. Şasa'ya fikrini neden değiştirdiğini sorduk. Anlattığına göre durum yazıda bahsedildiği gibi değil.

Önce bu ödülü istemediğinizi okuduk, sonra da alacağınızı. Fikrinizi niye değiştirdiniz?
Bu sorunun cevabı çok basit. Bir yanlış anlama olmuş. İKSV'nin ödülünü almak istemediğimi, bazıları reddettiğimi düşünmüş. Ödül reddetmek gibi bir şeyi ben düşünmedim. Necla Hanım'ı bilmiyorum.

Peki neden böyle yazıldı?
Burada yanlış anlamaya sebep olan şu: Ben ödül almaya gidemeyeceğimi söyledim. Çünkü eskiden geçirdiğim sinir zafi yetinden dolayı strese, heyecana ve kalabalığa tahammülüm sıfır.

Ödüle ‘evet' ama gidip almaya ‘hayır' mı dediniz o halde?
Evet, elbette. Bunu yapamayacağım için. Tamamen insanî bir durum. “... ödüllerini bizzat gelip almaları konusunda ricada bulundum.” diyor yazısında aslında Atilla Bey. ‘Almak istemediler' diye bir şey yok.

Yazının devamında “İşte ben buyum, artık böyle giyiniyorum, böyle yaşıyorum” desinler. Ama galiba gelmeyecekler, deniliyor.
Evet doğru, devamını okuyunca öyle anlaşılıyor. Burada söz konusu olan, ödüllerin gidip alınması. Bu çok büyük bir problem değil ki aslında! İnsanlar ödülü gidip alacak durumda değildir, bir başkası onun yerine gider.

Sağlık nedenleriyle almaya gidemeyeceğinizi söylediğinizi şimdi öğreniyoruz.
O yazıdan sonra ben tekrar kendisini aradım zaten. ‘Atilla, bunun hayattan kaçmayla, kopmayla ve kibirle ilgisi yok', dedim. Yaşam tarzımla ilgili benim kompleksim bulunmuyor. Ben ısrarla kalabalıktan uzak duran biriyim.

Peki ödülü almaya sizin yerinize kim gidecek?
Yönetmen Semih Kaplanoğlu arkadaşımdır. Rica ettim. Eğer bir engel çıkmazsa o gidecek. Benim için bir şeref Semih'in alması. Sinemamızda önemli bir isim çünkü.

Son dönemdeki sinemayla, filmlerimizle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Son yıllarda film izleme konusunda çok çekimserim. Son derece seçiciyim. İçinde manevi bir esinti yoksa, aşkın bir gaye işlenmiyorsa ilgilenmiyorum filmlerle. Dünyada ve Türkiye'de yapılan filmler ve modern sanat dünyanın şiddetini, acısını, bunalımını zehir haline getirip insanların gözüne sokuyor. İnsanları mutsuzluğa sürüklüyor. Karanlığa boğuyor. İnsanları nihilizme, yeise, küfre götüren bu tür realizmin ya da natüralizmin benim için hiçbir değeri yok. Sanat her çağda ve özellikle bugün, umut vermeli. Varoluşa, aşkın gayelerine işaret edebilmeli. Gerçek umut da, gerçek gaye de inançtan beslenir. Allah'a ve ahirete inançtan…

En son hangi filmi izlediniz?
En son çok gecikmeli olarak Mahmut Fazıl Coşkun'un Uzak İhtimal filmini izledim. Belki bir sene ya da 8-10 ay önce.

Merak ettiğiniz başka bir film olmadı mı bu sürede?
Şöyle yapıyorum. Bilim Sanat Vakfı'nda sinema dersi yapan bir grup genç var. Filmlerin konularını kabaca gençlere anlattırıyorum. Eğer ilgimi çeken bir şey olursa ‘Çocuklar bir bilgisayar alın gelin.' diyorum. Getirip bana izlettiriyorlar, eksik olmasınlar.

İlginizi çeken başka hangi filmler oldu?
On yılda ciddiye aldığım filmlerin sayısı çok az. Ahmet Uluçay'ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak. Kaderin gücünü anlatan Uzak İhtimal şiirli, güzel bir film. Semih Kaplanoğlu'nun üçlemesi tabii ki. Bir de hidayet hikâyesi olarak okuduğum, aslında kendisi toplumcu olan Yavuz Turgul'un Gönül Yarası.

Neden hidayet filmi?
Kadere inanmayan, kader aleyhinde konuşan, ders veren bir adamın kaderi kabul etmesi var Gönül Yarası'nda. Bu bal gibi hidayettir benim için. Bir yerden başka bir yere varmaktır.

Son olarak ödülle ilgili söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Sağ olsunlar, layık görmüşler. Bu ödül beni duygulandırdı. Sinemadaki eski günlere, 1960'lı yıllara geri götürdü. Doğrusu böyle bir ödül beklemiyordum. Biz tamamen dışlandığımız dönemlerden geçtik. Çalışma hayatımız boyunca dışlanmaya alıştık. O bakımdan beklediğim bir şey değil. Bu işler ödül meselesinde kalmamalı.

‘Ödül meselesinde kalmamalı' derken…
Ödüller iyi. Fakat Türk sinemasını besleyecek gelenekler üzerinde kuramsal bir şeyler yapılmalı. Genç nesiller, kendi tarihlerinden, medeniyetlerinden gelen sanat, gelenek ve klasiklerle bağlantı kurmadan ortaya bir şey koyamazlar. Düşünme, tefekkür konusunda eksik bir toplumuz. Düşünce ve sanat yönünden zayıf bir noktadayız. Ama birçok gençle irtibat halindeyim. Yepyeni bir elit yetişiyor. Beni hayata bağlayan ve gelecekten umutlandıran şey bu.

Ayşe Şasa ve Safa Önal’ın senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı, başrollerinde Sadri Alışık ve Ayla Algan’ın oynadığı 1966 tarihli “Ah Güzel İstanbul”, festivalin açılışında gösterilecek.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ 

19 Mart 2013 Salı

"Mimar Sinan mezarında fırıl fırıl dönüyordur"

19 Mart 2013 
Yazar, şair mimar Cengiz Bektaş:
 "Mimar Sinan mezarında fırıl fırıl dönüyordur"

Cengiz Bektaş, Kuzguncuk'taki evinin önünde. Fotoğraf. Sevinç Özarslan
80 yaşına varmış Antalyalı bir usta, bir zamanlar Anadolu’da evlerin nasıl yapıldığını anlatıyor: “Bir kişi ev yaptırmaya karar verdi mi, sora araya bulduğu ustanın evine bir çuvalbuğday yollarmış. Usta böylece o kişinin kendisine bir ev yaptırmak istediğini anlarmış. O işi yapmaya gönlü varsa, yapabilecek durumdaysa, alıkoyarmış buğday çuvalını. Böylece iki aile arasında gidip gelmeler başlarmış. Usta iyiden iyiye tanırmış işvereni. Hali vakti yerinde mi, kaç çocuğu var, başka olacak mı? İşveren de ustaya istediği evle ilgili düşündüklerini aktarırmış… Kimi isteklerini de, daha önceden bildiği bir örneğin yanına götürüp göstererek aktarırmış: ‘Bak şöyle bir şey istiyorum.’ ya da ‘Şuna benzesin ama şurası da şöyle olsun.”

Bugün bize ne kadar uzak bir zarafet, öyle değil mi? Dünyanın gözbebeği İstanbul’un ortasına silüeti bozan ucube gökdelenler inşa edilirken mimarların bile fikri sorulmuyor. Günümüzün yaşayan en ünlü mimarlarından, şair, yazar Cengiz Bektaş, yeni yayımlanan Türk Evi” kitabında (YEM Yayın) anlatıyor yukarıdaki hikâyeyi.

İçinde doğup büyüdüğü coğrafyanın ev kültürünü tanıyabilmek için Balkanlar’da, Adalar’da ve Anadolu’da yaptığı sayısız araştırma-inceleme gezilerinin bir sonucu olan kitaptaki ev örneklerini Bektaş, bizzat fotoğraflayarak, hikâyelerini yazıp çizerek, çoğunu ölçüp biçerek tespit etmiş. Bu nedenle TOKİ’nin, yeşil Bursa’nın ortasına tokat gibi yapıştırdığı gökdelenleri de, ‘kanser hücreleri’ diye tarif ettiği Foça’daki 2. konutları da görmeye dayanamadığından bahsediyor. “Bu konutları bize düşman olan bile öldürseniz yapmaz. Biz yapıyoruz ama. Tek derdimiz para kazanmak. Onun için bu kitap önemli. Çünkü biz böyle bir kültürden geliyoruz.” diyor.

Türk evleri kadim zamanlardan gelen birikimin ve Osmanlı’dan kalan yüksek yaşama kültürünün eseri. Bektaş’ın anlattığına göre Türk evinin mimari yapısı aile terbiyesi üzerine kurulu ve bugünkü bütün konutlardan daha ekonomik, oldukça da esnek. Her odası 24 saat kullanılabiliyor. “Oda değil, evdir zaten onlar. Türk evinin bir odasında hiç dışarı  çıkmadan yaşayabilirsiniz. Yatak serili ise çocuk pat diye odanın kapısından girince annesini babasını göremiyor. Çocukla yüz göz olmuyorlar. Halbuki benim kuşağımda bile bütün arkadaşlarım, önce anne babalarını çıplak görmüşlerdir... Sonra yatakların konulduğu bir yüklük ve banyo vardır. Bir Müslüman, Rum evi satın aldığı zaman ilk yaptığı değişiklik banyodur. Sonra gelen komşuya hemen kahve pişirmek için bir taş dolap görürsünüz. Yanında ocak vardır. İsterse yemeği ısıtabilir. Aynı yerde oturur, yatar, kalkar, dışarıya çıkmadan gününü burada geçirebilir.” diyor ve soruyor: “Halbuki bugün öyle mi? Yatak odanıza giriyorsunuz, 8 saat uyuyup, sonra da kapıyı çekip çıkıyorsunuz. 16 saat oda boş duruyor.”

Cengiz Bektaş, kültürümüze Balkanlar’da, Avrupa’da da nasıl sahip çıkamadığımızı, ayakta uyuduğumuzu 7-8 yıl önce bir konferans için gittiği Makedonya’da yaşadığı olayı örnek vererek açıklıyor. Kürsüye kendisinden önce bir profesör çıkıp konuşmaktadır. “Müslümanların evi çok süslüdür, Hıristiyanların evi yalın ve sadedir...” cümleleriyle. Bunu anlatırken de Ohri kıyısında bir evi gösterir. Sonra sıra Bektaş’ta... Biri Ohri gölünün kıyısında, diğeri Safranbolu’da iki evin fotoğrafını gösterir salona ve “Sayın profesör bu iki evin nerede olduğunu söyleyebilir mi?” diye sorar. ‘Elbette Ohri’ der her ikisine de. Oysa iki ev arasında 1400 km vardır.

BİR MİMAR BU ŞEHİRDE NASIL YAŞAR?
35 sene önce Ankara’dan İstanbul’a bile isteye taşınmaya karar verdiğinde tek amacı vardır Cengiz Bektaş’ın; şimdi de yaşadığı Kuzguncuk’ta komşuluk ilişkilerini canlandırmak. Aslında çocukluğu İstanbul’da geçmiştir, kültürümüzün özelliklerini bilerek büyümüştür. İnsanoğlu topraktan ne kadar koparsa insanlığından da o kadar uzaklaşıyor ona göre. “Yirmi sekizinci katta oturan insan on ikinci katta oturanla komşuluk yapabilir mi?” diye soruyor haklı olarak.

Türk evleri komşuluk ilişkilerini gözeterek de inşa edilmiş. Böylesine ince ayrıntıların peşine düşen bir mimar ve aynı zamanda şair olan Bektaş’a “O zaman şehirleri gezerken ızdırap duyuyor olmalısınız?” diye soruyoruz: “Elbette” diyor: “Her gün daha fazla. Eskiden bu memlekette bir hukukçu nasıl yaşar diye düşünüyordum, şimdi bir mimar nasıl yaşar diye dünüyorum. Mimar Sinan mezarında fırıl fırıl dönüyordur herhalde. Hiçbir şey anlamamışlar diyordur.”

45 YIL ÖNCE YAPTIĞI BİNAYA DAVA AÇACAK 

“Bundan 40-45 yıl önce Ankara Kavaklıdere Caddesi’nde bir bina yapmıştım. TBMM’ye aşağıdan giriş vardır, hemen onun karşısında. Gerçekten ilginç binadır, o zamana göre ileri bir teknoloji kullanılarak inşa edildi. Spor bakanlığı olarak kullanıldı, şimdi vergi dairesi. Bu binanın cephesine Ankara Belediyesi, Osmanlı ve Selçuklu motifi işleyecekmiş! Herhalde örgü örüp üzerine asarlar. Yasal olarak bana sormaları lazım ama sormadılar bile. Ankara Mimarlar Odası olarak hep birlikte yakında dava açacağız.”

CENGİZ BEKTAŞ'IN ARAŞTIRMASINA KONU OLAN TÜRK EVLERİ 










HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

16 Mart 2013 Cumartesi

Tarihî Türk müziği nota arşivi açılıyor

16 Mart 2013  
Osmanlı döneminden kalan elyazma nota külliyatının da yer aldığı TRT’nin tarihi Türk müziği arşivi, internet ortamında kullanıma açılıyor. Beş yılda dijital ortama aktarılan 12 bin 548 notanın bulunduğu www.trtkulliyat.com adresinin tanıtımı bugün İstanbul Radyosu’nda yapılacak. Tanıtımda 40 adet orijinal nota da sergilenecek.
TRT Müzik Dairesi Başkanı Deniz Çakmakoğlu, “Elimizdeki notaların ve belgelerin tamamı 165 bin 16 sayfa. Hepsi çok değerli.” diyor. FOTOĞRAF: SEVINÇ ÖZARSLAN
   Türk müziğinde notanın yaygın ve etkili şekilde kullanılışı Sultan III. Selim döneminde başlıyor. 19. yüzyıl başında, III. Sultan Selim’in isteğiyle Ermeni asıllı müzisyen Hamparsum Limonciyan, kendi adıyla anılacak Hamparsum nota sistemini geliştirdi. Böylece iki yüzyıl boyunca Türk müziğinde binlerce eserin kaybolması önlendi. 19. yüzyıldan kalan bu notaların bir kısmı uzun yıllardır TRT Müzik Dairesi Başkanlığı’nın arşivlerinde saklıydı. 2008’den bu yana Müzik Dairesi Başkanlığı, İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin ortak yürüttüğü çalışma sonucu, 12 bin 548 nota dijital ortama aktarıldı.

Hamparsum nota sistemi ile yazılmış çeşitli elyazma külliyat, Batı ve halk müziği notaları, Türk operetleri, kantolar, köçekçe takımları ve fasıl dizileri, bugünden itibaren internet ortamında kullanıma açılıyor. İstanbul Radyosu’nda bugün saat 15.00’te tanıtımı yapılacak www.trtkulliyat.com adresindeki nota sayısı zamanla 70 bine çıkacak. Muallim İsmail Hakkı Bey, Leon Hancıyan, Dr. Hamit Hüsnü Kayacan, Astikzade Bogos, Refik Fersan, Şerif İçli ve Vecihe Daryal’ın yazdığı arşivdeki 748 adet külliyatın bir kısmı, sanatçıların mirasçıları TRT Müzik Dairesi Başkanlığı’na hibe ettiği, bazıları da kurum tarafından satın alındığı için bugüne kadar korunabilmiş.

   Sitenin tanıtıldığı programda, elyazması nota külliyatından seçilen ve İstanbul Radyosu stüdyosunda kaydedilen, bugüne kadar hiç duyulmamış eserleri içeren 18 dakikalık “Geçmişin Ruh İzleri” adlı albümün icrası gerçekleştirilecek. Ayrıca orijinal elyazması eserlerden oluşan 40’a yakın nota sergilenecek. Maksat, o dönemin ruhunu yansıtmak. Albümdeki eserler, Hamparsum notalarından günümüz notalarına çevrilerek icra edilmiş. Türk müziği tarihini aydınlatan bu eserlere siteden ulaşmak ücretsiz olmayacak. Siteyi incelemek ücretsiz fakat notaların çıktısını alıp kullanmak isteyen meraklıların siteye üye olmaları gerekiyor. Makam, bestekâr adı ve forma göre arama yapılabilen sitede bir nota sayfasının bedeli 25 kuruş. Osmanlı öncesi ve sonrasındaki nota yazım sistemlerini anlatan web sitesi 10 dilde yayın yapacak.

BELGELERİN TAMAMI 165 BİN SAYFA

TRT Müzik Dairesi Başkanı Deniz Çakmakoğlu başkanlığında yürütülen “Geçmişten Geleceğe Güçlü Bağlar İçin Arşivini Koru, Geleceğe Aktar” adlı proje, İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nilgün Doğrusöz, TRT sanatçısı Vahit Anadol, Osmanlı Arşivi Daire Başkanı Önder Bayır ve daha pek çok ismin emeğiyle hayata geçirildi. Çakmakoğlu, “Elimizdeki notaların ve belgelerin tamamı 165 bin 16 sayfa. Hepsi çok değerli. Belgeleri saklamak yerine tarihe ışık tutmak amacıyla dijital ortama aktardık. Arşivimizi koruyup geleceğe aktarmak hepimizin görevi.” diyor.



MESUT CEMİL BEY ANLATIYOR
Sitedeki önemli bölümlerden biri Sesli ve Görsel Yayınlar Arşivi. İsmail Hakkı Bey’in Acem Kürdi Saz Semai’sini ya da Kemani Rıza Bey’in Tahir Buselik Peşrevini bu bölümde dinleyebiliyorsunuz. Dikkat çeken videolardan arasında tambur ve viyolansel sanatçısı Mesut Cemil Bey’in (1902-1963) yaptığı bir radyo sohbeti var. Sanatçı bu sohbette, Ali Rıfat Bey’in 10 binin üzerindeki elyazması külliyatının nasıl hibe edildiğini anlatıyor.




HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ