25 Şubat 2013 Pazartesi

"Babamız, şiire gönül veren gençlere hep destek olurdu"

25 Şubat 2013 
Şair-yazar Behçet Necatigil’in kızları Ayşe Sarısayın ve Selma Necatigil:
"Babamız, şiire gönül veren gençlere hep destek olurdu"
Yılmaz Erdoğan’ın yönettiği Kelebeğin Rüyası filmi ile yeniden gündeme gelen şair Behçet Necatigil’in kızı Ayşe Sarısayın (üstte solda), “Babam bu filmdeki karakterlerden biri olmakla birlikte, bir sembol aslında. Şiir sevdalısı gençlere yol gösteren, onları korumaya çalışan bir şair-öğretmen.” diyor. (Selma Necatigil solda.)
34 yıl önce vefat eden şair-yazar Behçet Necatigil’in hayatının küçük bir bölümü sinema filmine konu oldu. Cuma günü gösterime giren Kelebeğin Rüyası, Zonguldaklı genç şairler Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) ve Rüştü Onur’un (Mert Fırat) gerçek yaşam öyküsünü anlatsa da onların fikir dünyasını etkileyen ve ‘hoca’ diye hitap ettikleri Behçet Necatigil’i (Yılmaz Erdoğan), güçlü bir karakter olarak karşımıza çıkarıyor. Şairlerin hangi halet-i ruhiye ile şiir yazdıklarını, yokluğa, hastalığa rağmen şiire tutunmanın heyecanını, en çok da taşrada şair olmanın ne zor olduğunu hissettiğimiz filmde, ‘hoca’nın genç edebiyatçılara kol kanat germesine tanık oluyoruz.

Necatigil, 1941 yılında tayin olduğu Zonguldak Çelikel Lisesi’nde üç yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. O dönemde yayımlanan Ocak gazetesi, Kara Elmas dergisi ve Değirmen mecmuasında, Uslu ve Onur ile birlikte şiirlerinin yayımlandığını mektuplarında yazıyor. Dostlarına, iki gençten övgüyle bahsediyor. Necatigil vefat ettiğinde büyük kızı Selma 27, küçük kızı Ayşe 21 yaşındaydı ve halen anneleri Huriye Necatigil’in (92) yaşadığı Beşiktaş Nüzhetiye Caddesi’ndeki Deniz Apartmanı’nda ikamet ediyorlardı. Ve bu evin edebiyata, şiire gönül veren pek çok geleni gideni vardı. Bu vesileyle yazarın kızlarına o günleri ve filmle ilgili düşüncelerini sorduk.


Kelebeğin Rüyası filmindeki Behçet Necatigil portresini nasıl buldunuz? 

Ayşe Sarısayın: Filmdeki “hoca” karakteri elbette ki Necatigil’den esinlenerek yaratılmış, ancak görüntü olarak Necatigil’e benzeyip benzememesi belirleyici değildi bizce. Babam Zonguldak Çelikel Lisesi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda çok genç henüz, yirmili yaşlarında. Yılmaz Erdoğan’la da görüşmüştük çekimler sürerken, Necatigil’e benzemek zorunda olmadığı konusunda aynı düşüncedeydik sanırım. Babam bu filmdeki karakterlerden biri olmakla birlikte, bir sembol aslında. Şiir sevdalısı gençlere yol gösteren, onları korumaya çalışan bir şair-öğretmen.

Selma Necatigil: Genç şairlerin “hoca”yla bazı diyalogları, hoş espriler ve inceliklerle dolu. Nasıl ki bazı şiirlerin alt okumaları, belli birikimler ve emek istiyorsa okurdan, bu diyaloglar da öyle. Şairler ve şiirler üzerine örülmüş bir filmin, şiir gibi olması kaçınılmaz galiba...

Filmin senaryo yazımı ve çekim aşamasında ne tür katkılarınız oldu? 

Selma Necatigil: Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur, yabancı olmadığımız isimlerdi, babamın Zonguldak yıllarında öğrencisi olduklarını ve onları önemsediğini biliyorduk. Bazı  mektuplarında da adları geçiyor. Yakın dostu Tahir Alangu'ya Zonguldak'tan yazdığı 14.4.1942 tarihli mektupta şöyle söz ediyor bu gençlerden: “Buralı iki genç -henüz liseyi bitirmemiş şairle birlikte, gazetede de göreceksin ya, üç şiir (Her üçü de henüz hiçbir mecmuada çıkmamıştır. Yeni Zonguldak'a bahşettik bu şerefi!) çıkarıyoruz.”
Yılmaz Erdoğan ve ekibiyle birkaç kez görüştük. Her iki şairin de hayatı, döneme ilişkin tüm detaylar yıllardır araştırılmış ve senaryo yazılmıştı, katkımız yalnızca Necatigil’in bazı fotoğraflarını, ses ve görüntü kayıtlarını iletmek şeklinde.

Ayşe Sarısayın: Zonguldak yılları, babam açısından da önemli olmalı ki, bir röportajında değinmiş o döneme: “Kanaatimce asıl açılmaya, asıl kendi sesimi duyurmaya Kars (1941) ve Zonguldak (1942-1943) liselerindeki öğretmenliğim esnasında başladım. Hele Zonguldak’a tayinim, çok isabetli oldu. Kastettiğiniz mânâda muhiti orada buldum. Pek genç yaşta ölümleri şiir hayatımız için cidden büyük bir kayıp olan Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu gibi iki kuvvetli şairle birlikte çalıştık. Zonguldak’ta çıkan Ocak gazetesinde, Kara Elmas Dergisi’nde ve Değirmen (İstanbul) mecmuasında beraberce şiirler, yazılar yayımladık.”

Babanızın vefatına kadar yaşadığı Beşiktaş Nüzhetiye Caddesi’ndeki eviniz genç şairlerin uğrak yeri miydi? 

Ayşe Sarısayın: Gelip gidenler çok olurdu. Öğrencilerinden özellikle. Öğrencilerin sevdiği bir öğretmendi. Kabataş Lisesi’nde öğretmenlik yaparken aralarında Hilmi Yavuz’un da olduğu bir grup öğrenciyle bir dergi çıkardılar zaten. Babam, kendisine mektupla herhangi bir şey gönderenlere, yaşlı genç fark etmez mutlaka cevap yazardı. Babam genç şairlerle her zaman yakından ilgilendi.

Eviniz her daim şiirlerin konuşulduğu, şairlerin yetiştiği “Evimiz şiir ocağıydı” diyebilir misiniz?

Ayşe Sarısayın: Şiir konuşulurdu tabi. Ama biz çok gençtik. Bunların ne kadar içindeydik, tam hatırlayamıyorum. Şunu hatırlıyoruz, ikimizin de babamızla ilgili en net görüntüsü: Bir şiir üzerinde çalışırken çok kendine içine kapanırdı. Bazen günlerce. Odasından az çıkardı. İçine sinerek o şiir bittiğinde ise çok büyük bir keyifle kapıyı açardı. Ve genelde anneme okurdu o şiiri. Eve gelip giden genç öğrenciler olsun kendi yaşıtı şair arkadaşları olsun daha çok odasında olurlardı. Biz de kendi odamızdaydık. O konuşmalara birebir tanık olmadık. Ya çocuktuk ya da öğrenciydik ve evin dışındaydık.  Elbette edebiyatın, şiirin çok hissedildiği, edebiyat kokan bir evde büyüdük. Kitapların arasında doğduk ikimizde.

Selma Necatigil: Mesela bir şey sorardık kendisine, bir mısra ile cevap verirdi. Ya da ‘Yazdık, falanca sayfada.’ derdi.

Sinemamızda Türk edebiyatının bu kadar başarılı işlendiği film sayısı çok az. Kelebeğin Rüyası bu anlamda oldukça başarılı. Behçet Necatigil’in ana karakterlerden biri olan filmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ayşe Sarısayın: “Kelebeğin Rüyası” filmi, popüler kültüre gitgide yenik düştüğümüz dünya düzeninde cesur ve başarılı bir girişim. İki yönden önemli olduğunu düşünüyorum, biri pek çoğumuzun bilmediği, bilse de unuttuğu “mükellefiyet dönemi”ni hatırlatması, diğeri ise edebiyatı ve şiiri gündeme getirmesi. Uzun yıllar önce kaybettiğimiz iki genç şairin hayatından bir kesit, ama bu ülkenin unutulan tarihinden de bir kesit aynı zamanda. Bu filmle birlikte, günümüzde ancak edebiyat tutkunu bir avuç insanın tanıdığı bu şairlerin hatırlanması ve umuyorum ki yeniden okunması büyük bir kazanç.

Selma Necatigil: Filmin açılış sahnesi çok çarpıcı geldi bana. Bir katırın gözlerinden yeraltının karanlığından yeryüzüne geçiş, siyah-beyaz görüntülerin gitgide renklenmesi... Ve hiç farkına varmadan tükettiğimiz kömürdeki onca emek...

Edebiyat ve sinema arasında aslında tutkulu bir aşk var. Ancak bu aşk bir türlü ülkemizde boy veremedi. Sizce neden?

Selma N.: Bu konu çok boyutlu, çünkü edebiyat uyarlamaları açısından bakarsak Türk sinemasında da çok sayıda örnek var bildiğim kadarıyla. İyi örnekler olduğu gibi, pek de başarılı sayılamayacak bir çok örnek. Nedenleri de çeşitli, teknik imkânlar, maddi sorunlar, vb... 
Edebiyatın ilgi görmesi, genel olarak kültür düzeyiyle ilişkili olsa gerek. Popüler kültürle baş edemeyen edebiyatın, büyük kitlelere ulaşması hayli zor, bu açıdan da ticari kaygılar öne çıkıyor belki. Ancak ticari kaygılarla yapılan filmlerle yetinildiği sürece, beğeni düzeyimizin gelişmesi daha da zorlaşıyor. Çelişkili bir durum...

Ayşe S.: Bir konu daha etken olabilir bu durumda, genelde belleksiz bir toplum olduğumuz söyleniyor -ki tümüyle katıldığım bir görüş- hem unutmaya eğilimliyiz, belki unutmak yönünde eğitildiğimiz için, hem de arşiv yönümüz çok zayıf. Babam müthiş bir arşivci olduğu için biz de farkında olmadan böyle yetiştik, bu yüzden bazen yakın çevremde farklı örnekler gördüğümde şaşırıyorum, hatta irkiliyorum. Geçmişe yönelik bir çalışma yapılmasını zorlaştırıyor, kimi durumlarda imkânsız kılıyor bu durum. Çok zaman alması, maliyetleri yükseltmesi gibi sorunlar... Türkiye’de biyografi türünün dünya edebiyatındaki kadar gelişmemiş olması da aynı nedenlerden belki.

Babanızın hayatıyla ilgili daha özel bir film ya da tiyatro projesi yapmayı düşünüyor musunuz?

Selma N: Bu tür projelerin edebiyata ve tüm sanat dallarına emek vermiş, kendi alanlarında yol açmış pek çok isim için yapılmasını isteriz elbette, hepimizin bu hayatlardan öğreneceği çok şey var. Batı’daki gibi örnekler bizde pek yok ne yazık ki. Belki “Kelebeğin Rüyası” yeni bir ivme getirir bu alana... 

Ayşe S.: Gerçi babam kendi hayatına, özellikle çocukluğuna ilişkin ayrıntılara girmekten kaçınmış genellikle. Selim İleri’yle yaptığı bir röportajda şöyle bir diyalog geçiyor aralarında:
•    Çocukluk dediniz, rahat mı geçti çocukluğunuz?
-    Acılı geçti. İşin mi yok, işimize bakalım!
•    İşim bu.
-    O günlerdeki bana acıyacaksın da ne olacak?
•    Sizi daha iyi anlarız.
-    Şiirlerim anlatmıyor da ben anlatacaksam kendimi sana; kalsın bu konuşma.
•    Bir sanatçının kendi yaşam öyküsünü açıklaması, ayıp mı sizce?
-    Değil, değil ya, tencere kapalı kaynarsa hem yakıttan tasarruf edilir, hem de pişen yemek daha yenerli olur.
Babamın hayatına ilişkin “Çok Şey Yarım Hâlâ” adlı kitabıma da aldığım bu konuşma, bir hayli düşündürmüştü beni, ama yine de bir sanatçının yapıtlarının daha iyi anlaşılması için, bu tür çalışmaların gerekliliğine inanıyorum.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



20 Şubat 2013 Çarşamba

"Burası bir tepki konservatuarı olarak kuruldu"

20 Şubat 2013
İTÜ Türk Müziği Konservatuarı Müdürü Adnan Koç: Burası bir tepki konservatuarı olarak kuruldu

İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı, tarihinde ilk kez kapılarını dün basın mensuplarına açtı. Bugüne kadar pek çok sanatçıyı Türk müziğine kazandıran kurum, 37 yıl önce ‘bir tepki konservatuarı’ olarak kurulmuş. Neye, kime tepki peki?

İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı (TMDK) 3 Mart 1976'da eğitime başladı ve o günden bu yana pek çok sanatçı yetiştirdi. Dün ilk kez kapılarını basına açan, öğrencileri ve bölüm başkanlarıyla birlikte 7 bölümünü basına tanıtan kurum, 37 yıl önce ‘bir tepki konservatuarı' olarak kurulmuş. Neye, kime tepki peki? Bunu anlamak için Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllara gitmek gerekiyor. Zorlu geçen süreci İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı Müdürü Adnan Koç anlattı. Klasik Türk müziği, binlerce yıllık bir kültürden süzülerek oluşmuş ve bu müzik gelenek olmadan devam edemeyen bir yapıya sahip. Cumhuriyet'le birlikte ise ulusal müzik oluşturma gayretleri ortaya çıkıyor. Ulusallaşmanın temelleri atılırken ‘Batı ne yapıyorsa biz de onları yapalım' fikriyle hareket ediliyor. Bu anlamda sadece Türkiye'de yetişen derlemeciler değil, Macar müzikolog Bela Bartok gibi isimler ülkemize davet ediliyor. Maksat; yerel ya da geleneksel müzikler derlenecek ve Batı'nın yaptığı şekilde çok sesli müzikler şeklinde sunulacak. Tabii, güzel işler de yapılıyor. Şimdiki İstanbul Üniversitesi Belediye Konservatuarı olan o zamanki Belediye Konservatuarı'nın 1924'lerde başlayan gayretleri inkâr edilemez.

Daha sonra 1936'da Alman besteci Paul Hindemith öncülüğünde Ankara Devlet Konservatuarı kuruluyor. Fakat Batı eksenli kurulan bu konservatuarlar zamanla klasik Türk müziğini terk ediyor. Çünkü 1926'da Türk müziği eğitimi yasaklanıyor ve dönemin Türkçeleştirme politikaları gereğince klasik eserlerin dili bahane edilerek 1934'te bu eserlerin radyodan yayınlanması yasaklanıyor. Halen İTÜ ve ODTÜ'de dersler veren bestekâr Erol Sayan, o yılları anlatırken, “Bizi okuldan kovarlardı, elimizde Türk müziği enstrümanıyla içeri giremezdik.” diyor.

Kendi ülkesinde üvey evlat muamelesi gören klasik Türk müziğinin seslerine alerji oluşuyor devlet konservatuarlarında. 1970'lere gelindiğinde ise ‘hakir görülen' bu müziğin değerli isimleri dayanışmaya girerek Türk müziği konservatuarı kurulmasını istiyorlar. Bu, çok sancılı ve çalkantılı bir süreç. Sadece kendi içinde de çalkantı değil, Ankara'yla bağlantısı var sürecin. Ercüment Berker, Adalet Partisi'nin avukatlarından biri. Türk müziği konservatuarının açılabilmesi ancak yasal bir zeminle mümkün. Berker Ankara'yla bağlantısını kesmeden yönetiyor süreci ve nihayetinde onun başkanlığı, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Cahit Atasoy, Neriman Tüfekçi, Yücel Paşmakçı, Cüneyt Orhon, Yılmaz Öztuna, İsmail Baha Sürelsan ve Alâeddin Yavaşça'nın öncülüğünde 1975'te ülkemizin ilk klasik Türk müziği konservatuarı kuruluyor. 1976'da da öğrenciler eğitime başlıyor.

Bağlama sanatçısı olan Adnan Koç ve müdür yardımcısı Cihangir Terzi, bunları bir itham değil, bir tespit olarak anlattıklarını vurguluyor ve ekliyorlar: “Geleneksel müzik hakir görülerek, farklı bir yaklaşım sergilendiği için bir tepki konservatuarı kurulduğunu söylüyoruz. Şimdi böyle bir şey söz konusu değil. Geçmişte yapılan cephesel ayrılımın yanlış olduğunun farkındayız. Doğu-batı demeden bütün konservatuarlarşbirliği içindeyiz.” Ancak ülkemizde şu anda klasik Türk müziği eğitimi veren 5 üniversite var. Batı eksenli eğitimle yollarına devam eden, Türk enstrümanlarını eğitim planlarında bulundurmayan okul sayısının 45 olması yine de ne kadar ironik!





Alaeddin Yavaşça'nın kostümü

Basından büyük ilgi
Basının büyük ilgi gösterdiğiprogramda önce enstrümanların yapım aşamaları gösterildi, ardından ses tasarımı kısmında canlı ses kaydı yapıldı. Ses eğitimi bölümü öğrencileri Türk halk müziği ve Türk sanat müziğinden örnekler sundu. Çalgı bölümünde ise konservatuarın lise öğrencileri hem Türk halk müziği hem de klasik Türk müziğinden enstrümantal eserler icra etti. Son olarak ise Türk halk oyunları bölümü öğrencileri zeybek ve horon başta olmak üzere farklı yörelerden halk oyunları sergiledi. (Tuğba Öcek, İstanbul) 

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

18 Şubat 2013 Pazartesi

Tanpınar okurları bu konseri sevecek

18 Şubat 2013
Yeni kurulan CRR Türk Müziği Topluluğu, önümüzdeki ay, hem edebiyatçıları hem de klasik Türk müziği sevenleri ilgilendiren, bugüne kadar düşünülmemiş bir konser verecek. AhmetHamdi Tanpınar’ın eserlerinde bahsettiği bestekârların eserlerinden oluşan konserin tarihini ve saatini şimdiden not edin: 13 Mart, 20.00.

CRR Türk Müziği Topluluğu, 26 Şubat’ta CRR’deki ilk konserlerinde Tanburi Cemil Bey’in eserlerini icra edecek.



Türk edebiyatının son yıllarda en çok merak edilen ve okunan ismi Ahmet Hamdi Tanpınar'ın (1901-1962) önemli bir özelliği de geleneksel Türk müziğimiz üzerine yaptığı tespitlerdi. Ona göre Türk musikisi üç büyük eser etrafında gelişti. Bunlar sırasıyla Merâgi'nin Segah
makamındaki kâr'ı*, Itri'nin Nevakâr'ı ve Dede Efendi'nin Ferahfeza makamındaki Mevlevi ayini. Nevakâr'ın yanına yine Itri'nin olan Na't da ilave edilebilir… Yine Tanpınar'a göre acemaşiranlar, mahurlar, sultanıyegahlar, bütün bunların hepsi kendi içimizde zaman zaman kaybolacağımız açık kapılara benzerler. Zaten Huzur, neyzen Emin Dede (Emin Yazıcı) üzerine kurulan bir eser, hep Dede Efendi'nin bestelerinden bahsediyor Tanpınar. Beş Şehir'in İstanbul bölümü onun yüksek müzik zevkinin işareti. Mahur Beste'nin ise ismi bile yeterli. Tanpınar'ın Dede Efendi için söylediği “Onun kartalı doğrudan doğruya güneşe kanat açar, zamanında ve daha ötesinde konuşan tek ses onun sesidir, diyebiliriz ki, daha ilk notalarda bizi kendi zamanımızdan çıkarır, onun bize hazırladığı zamana gireriz.” gibi cümleler belki de edebiyat tarihimizde ilk kez söylenmiştir.

20 yaşından beri Tanpınar okuyan ve onun eserlerindeki müzik zevkine hayran olan tambur sanatçısı Hakan Talu, yazarın romanlarında, öykülerinde, makalelerinde bahsettiği bestekârların eserlerinden bir repertuvar oluşturdu. Cemal Reşit Rey Türk Müziği Topluluğu ‘Tanpınar'ın Satır Aralarından Musiki' konserinde Türk müziğinin temelini oluşturan bestekârların eserlerini seslendirerek adeta Tanpınar'ın yüksek musiki anlayışı ve zevkini altmış yıl aradan sonra bugünün dinleyicilerle paylaşacak. Talu'ya göre Tanpınar, teknik müzik bilgisine sahip değil ama çok iyi bir dinleyici ve müziğe bakışı çok üst seviyede. Bir defa hocası Yahya Kemal Beyatlı. Yahya Kemal, Fransa'ya öğrenime giderken yanında Tanburi Cemil Bey'in bütün plaklarını götürür.

15 bestenin icra edileceği konserde Tanpınar'ın hayatı, dünya görüşü anlatılırken hep bir eserin hikayesi de dinleyicilerle paylaşılacak. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir'de anlattığına göre Ahmet
Rasim'le Adalar'da karşılaştıklarında onunla edebiyat konuşmak ister. Ancak Rasim, “Boşver bunları, müzik konuşalım, sen benim bestenigar'ımı biliyor musun?” diye sorar kendisine. Ahmet Rasim, Nigar adında bir kızcağıza ders vermeye gidiyordur o zamanlar. Ancak kız 16 yaşında vefat eder. Rasim de çok sevdiği öğrencisi için bir güfte yazar, sonra da bu güfteyi Hafız Hüsnü Efendi besteler: “Çok sürmedi geçti tarâb-ı şevk-i baharım/soldu emelim, goncelerim, reng-i izârım/bir bülbül-i raksân-ı tarâb-nâk idim amma/ bilmem ki neden terk-i hevâ etdi hezârım/ bir nağme-i dilsûz u gam ile düştü irak'a/ ben böyle gönüller yakıcı bestenigâr'ım.” Konserde bu eseri dinleyebilirsiniz. Bestenigar, Türk müziğinin en eski makamlarından biri. Dede Efendi'nin bu makamda pek çok eseri bulunuyor. Hakan Talu, bu nedenle Dede Efendi'nin diğer birkaç eserine de repertuarda yer verdiğini söylüyor. * İçinde çeşitli makamları anlatan Türk müziğinin en büyük formu.

‘Tanpınar’ın Satır Aralarından Musiki’ konserinin repertuarını tambur sanatçısı Hakan Talu (ön sıra, sağdan üçüncü) hazırladı.
Cemal Reşit Rey Türk Müziği Topluluğu, çoğu İstanbul'un kültür kurumlarında görevli, bir kısmı üniversitelerde hoca olan genç sanatçılardan oluşuyor. İki ay önce CRR'nin başına gelen Genel Sanat Yönetmeni Ozan Binici tarafından kurulan topluluğun abisi olarak tanınan Hakan Talu tambur sanatçısı. Grupta ayrıca iki neyzen, iki ud, kanun, kemençe, iki ritim ve sekiz ses sanatçısı olmak üzere yaklaşık 20 sanatçı var. Solistler arasında ise Aslıhan Erkişi ve Murat Bardakçı'nın sunduğu Tarihin Arka Odası programında verdiği minik konserlerle kendini sevdiren Yaprak Sayar bulunuyor.

Röportaj sonrası sanatçılarla birlikte.

 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

2 Şubat 2013 Cumartesi

‘Kültür bakanının talimatıyla tablolarımız sergiden indirilmişti’

2 Şubat 2013
 Minyatür dalında Kültür Sanat Büyük Ödülü'nü alan Cahide Keskiner: 
‘Kültür bakanının talimatıyla tablolarımız sergiden indirilmişti’

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın dört yılda bir verdiği Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü bu yıl, Cahide Keskiner (minyatür), Hüseyin Öksüz (hat), Çiçek Derman (tezhip), Salih Balakbabalar (sedefkar), İslam Seçen (cilt), Alparslan Babaoğlu (ebru) aldı. Keskiner: “1970’li yıllarda açtığımız bir sergide ‘bunlar tekke yazıları’ diye tablolarımız indirildi. Dönemin bakanını zor ikna ettim.” diyor.

Minyatür sanatçısı Cahide Keskiner, 60 yıllık sanat hayatında devlet düzeyinde pek çok ödül aldı. En son ödülü de çarşamba günü Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın dört yılda bir verdiği Kültür Sanat Büyük Ödülü'ydü. Keskiner, bugünlere çok kolay gelmediklerini söylüyor ve 1970'li yıllarda yaşadığı olayı şöyle anlatıyor: “O zamanlarda sergiler Ankara Zafer Çarşısı'ndaki Kültür Bakanlığı'na ait galeride açılırdı. Minyatür, hat, tezhip ve hilye-i şeriflerden oluşan karma bir sergi hazırlamıştık. Dönemin kültür bakanı Cihat Baban'ın talimatıyla gelen yetkililer, bunlar ‘tekke yazıları' diyerek tabloları indirdiler. Minyatürlerin çok fazla dini içerikli olmasını istemezlerdi. Sergiyi ben koordine ettiğim için Cihat Baban'ın yanına çıktım. Siyasi bir amacımız olmadığını anlatıp kendisini ikna ettikten sonra tablolar tekrar asıldı. O günlerden bu yana hep sanatımızı tanıtmak için uğraştık.”



Keskiner, ‘bu sanatlar bizim kültürümüz, değerlerimiz… Öz varlığımız onlara bağlı diye' nasıl çırpındıklarını anlatırken dönemin önemli gazetecilerinden Burhan Felek ile aralarında geçen konuşmayı da aktarıyor: “Hiç unutmam rahmetli Burhan Felek'le bizimle röportaj yapması için görüşmeye gittik. Kendisi önemli bir isim. Bana dedi ki: ‘Cahide Hanım, bunlar sizin için önemli. Bizim için hiçbir önemi yok.' O kadar çok mücadele ettik ki!”

Sadece Keskiner değil, ödül alan ebruzen Alparslan Babaoğlu'nun (üstte) on yıl önce Amerikan İstanbul Başkonsolosu ile yaşadığı olay, bir sanatçı için rencide edici. Kendisinden dinleyelim: “David Arden ve eşi ebrunun nasıl yapıldığını merak etmişler. Bir akşam evime beni seyretmeye geldiler ve çok etkilendiler. Arden dedi ki: ‘Eski kültür bakanı Fikri Sağlar yakın arkadaşım. İsterseniz yeni kültür bakanı İstemihan Talay ile sizi tanıştırmasını söyleyeyim.' Kendisine ‘İkisi de benim çok yakın dostumdur. Gerek yok.' diye cevap verdim. Oysa kimseyi tanıdığım yok, utancımdan yalan söylemek zorunda kaldım. Bir Amerikalının beni kültür bakanımızla tanıştırmayı teklif etmesi zoruma gitti. Bu ödül beni ziyadesiyle memnun etti.”

‘Ödülü alırken içimde burukluk hissettim'
'Tezhip sanatkârı Çiçek Derman (üstte), ilk defa bakanlık düzeyinde ödüle layık görülmenin sevinci içinde ama sanatının yükselerek devam etmesi onun için daha mühim. Ödülünü alırken içinin burkulmasının da haklı bir nedeni var. Bu ödülün aslında en zor zamanlarda, hiç yılmadan mücadele eden hocalarının hakkı olduğunu düşünüyor. Derman, 1980'li yıllarda eşi Uğur Derman'la birlikte Avrupa Dışı Sanatlar Birliği tarafından tezhip ve hat sanatını tanıtmak üzere bir ay üç ülkede atölye çalışması yapmışlar. Önce Cenevre, sonra Londra, en son da Milano'da. “Karı-koca bizlere 24 saat tercüman tahsis edildi, önümüze kırmızı halılar serildi. İnsanlar ne yapacaklarını bilemediler.' derken Avrupalıdan gördükleri ilgi karşısında çok üzülmüşler!

İlk kez bir cilt sanatçısı ödüllendirildi 
Mimar Sinan Üniversitesi'nde Cilt Ana Sanat Dalı'nda klasik ciltçilik dersleri veren Prof. Dr. İslam Seçen (üstte), yazma ve matbu eserlerin restorasyonu konusunda Türkiye'nin en yetkin isimlerinden. Kendisi ders veriyor ama öğrencisi fazla yok. Toplam 8-9 kişi. Zaten işin ruhu da ancak bu kadar bir mevcudu kaldırabiliyor. “Artık kendimizi eski eserlere adadık. Arşivimizi korumamız ve zenginleştirmemiz lazım. Arşivi olmayan bir devlet yaşayamaz.” diyen Seçen, cilt sanatı dalında ödüllendirilen ilk isim.

Marangoz atölyesinden sedefkârlığa

Sedefkârlık, Salih Balakbabalar’ın (yanda) ifadesiyle zanaatı bol, sanatı az olan bir dal. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde bu işin hocalığını yapan sanatçı, sedefkarlığın akademik bir hüviyet kazanmasında önemli katkıları oldu. Hat ve tezhipte üstatlarla çalışan Balakbabalar, sedef kakmacılığında kendi kendine yol kat etti. Bir ustasının olmadığını söylüyor. Önce İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, sonra İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nı bitirdi. Öğrencilik yıllarında bir marangozluk atölyesinde çalışması ona sanata uzanan yolu açtı. İnci Ayan Birol ve Çiçek-Uğur Derman çiftiyle tanışınca işlerinin üslup kazanmaya başladığını ifade ediyor. “Sanatımızın karşılık görmesi sevindirici.” diyen Balakbabalar’ın birçok özel koleksiyonda ve müzelerde eseri bulunuyor.

Hattat Hüseyin Öksüz. 





30 Ocak 2011 Pazar

İsrail buldozerlerinin altında kalarak can veren ABD’li Rachel Corrie’nin anne-babası Cindy-Craig Corrie: İnsani değerlerin ne olduğunu Rachel’dan öğrendik

30 Ocak 2011 

Kızlarının günlüklerinden sahneye uyarlanan 'Benim Adım Rachel Corrie' adlı oyunun Türkiye galasına katılmak üzere İstanbul'a gelen Cindy ve Craig Corrie çiftini görür görmez Rachel'ı genç yaşında adalet için yollara düşüren değerleri kimden aldığını anlıyorsunuz.



Filistin ve Ortadoğu sorununun Rachel sayesinde farkına vardıklarını söyleyen gönülleri yaralı çift, "Rachel'ı ezen kişinin sesinde en ufak bir pişmanlık hissetmedim, en acısı buydu." diyor.

İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını artırdığı 2003 yılının başlarında çok uzaklardan, 23 yaşında bir genç kız gelir Gazze'ye. Tek derdi adaletsizliğe, zulme ve haksızlığa 'dur' demektir. Ancak bu masum isteklerinin bedelini canıyla ödemek zorunda kalır. Filistinli bir ailenin evini yıkmaya gelen buldozerin ezdiği Rachel Corrie'nin hikâyesini bilmeyen yok. Peki böylesine duyarlı ve cesur bir evlat yetiştiren anne-baba acaba nasıl insanlar? Kızlarının günlüklerinden uyarlanan 'Benim Adım Rachel Corrie' adlı oyunun Türkiye galasına katılmak üzere İstanbul'a gelen Cindy ve Craig Corrie çiftini görür görmez Rachel'ı genç yaşında adalet için yollara düşüren değerleri kimden aldığını anlıyorsunuz. Ancak onlar bu konuda oldukça mütevazı. "Biz sadece iyi bir anne baba olmaya çalıştık." diyen Corrie çiftine göre asıl Rachel onlara birçok şey öğretmiş.

Mavi Marmara'yı gezerken ne hissettiniz?

Cindy Corrie: Dürüst olmak gerekirse üst güverteye kadar çıkamadım. Mavi Marmara'da ölenlerin yakınlarını çok iyi anlayabiliyorum. Dünyadaki adaletsizlikleri görüp bir şeyler yapmaya çalışan bu insanlar beni oldukça etkiledi.

Rachel nasıl bir çocuktu?

Craig Corrie: Rachel'ın yazdıklarını okursanız ne kadar duyarlı bir kişilik olduğunu anlarsınız. Herkesin yüz çevirdiği insanlardan o hiçbir zaman kaçmadı. Henüz 12 yaşındayken açlık çeken insanlarla ilgili bir şiir yazmıştı. Rachel 23 yıllık yaşamını dolu dolu ve çok anlamlı bir şekilde geçirdi. İnandığı şeyler uğruna hayatını kaybetti.

Onu Filistin'e götüren süreç nasıl gelişti?

Craig Corrie: 11 Eylül saldırısının ardından neden böyle bir saldırı gerçekleştiğini öğrenmek istedi. Sebeplerden birinin de İsrail-Filistin sorunu olduğunu gördü. Rachel'ın gittiği üniversitede Yahudi bir profesör vardı. Lübnan saldırısı sırasında görev almış bir kadın asker olan profesör, Rachel'ı aydınlattı. 2002 yılında uluslararası dayanışma hareketi ile Gazze'ye giden arkadaşlarına katılmaya karar verdi.



Rachel'ı harekete geçiren şey ne oldu?

Craig Corrie: 2003 yılının ilk aylarıydı ve Amerika Irak'a saldırmaya hazırlanıyordu. Rachel bu duruma çok muhalifti. Bu tarihte Gazze'de bulunmak istedi. Çünkü o sırada bütün dünyanın dikkati Irak'taydı ve bu durumun Gazze'de olan biteni daha da kötüleştireceğinden endişe ediyordu.

Son görüşmenizde neler oldu?

Craig Corrie: Gitmeden önce Rachel'ı arayıp ona "Biliyorsun gitmek zorunda değilsin." dedim. O ise bunu bildiğini ama karşısına çıkan fırsatı değerlendirmek istediğini söyledi.

Onu vazgeçirmeye çalıştınız mı?

Craig Corrie: Bu soruyla her yerde karşılaşıyoruz. Ona neden izin verdiğimizi soruyorlar. Rachel genç bir kadındı ve zaten bizden izin istemedi. Çok kararlıydı. Elbette ki bir baba olarak onu her gün özlüyorum. Ancak çocuğunuzdan yapabileceklerinden daha azını yapmasını isteyemezsiniz.

Cindy Corrie: Ben çok kaygılıydım çünkü bölge hakkında bir şey bilmiyordum. Daha sonra Rachel sayesinde bilgi sahibi olduk. Ben onu Hindistan'a gitmeye ikna etmeye çalışıyordum. Ama o kendisini bu soruna adamıştı. Son görüşmemizde hiç konuşmadan dakikalarca birbirimize sarıldık.

Rachel'ın bu kadar duyarlı bir insan olarak yetişmesinde anne baba olarak payınız büyük. Onu nasıl yetiştirdiniz?

Cindy Corrie: Ben çocuklarımla uzun süre geçiren bir anneyim. Rachel benim üçüncü çocuğum. Çocuklarımızı çevrelerinde olup bitenlere duyarlı, saygılı ve merhametli insanlar olarak yetiştirmeye çalıştık.

Craig Corrie: Kızımızın ölümünden sonra bir kadın bize "Ona bu değerleri siz mi öğrettiniz?" diye sordu. Şu cevabı verdim: "Hayır Rachel bize kendi değerlerini öğretti."

'Benim Adım Rachel Corrie' oyunu New York'ta sahnelenmesi engellendi. Bu durum size ne hissettirmişti?

Cindy Corrie: Oyunu sahneye koyacak olan tiyatro o dönem çok büyük baskı gördü. Bunun üzerine oyunu kaldırmak zorunda kaldılar. Ancak aktivistler ve bazı Yahudi grupları oyuna büyük destek verdi. Ve bu, belki de oyunun kendisinden daha etkili oldu.

Rachel'i ezen kişide bir pişmanlık görmedim

İsrail'e açtığınız dava ne aşamada?

Cindy Corrie: Geçtiğimiz yıl 10 Mart'ta sivil mahkemede bir dava açtık. Son duruşma kasım ayında yapıldı, ancak avukatların grevi dolayısıyla dava ileri tarihe ertelendi. Bu dava oldukça zahmetli bir süreç ancak İsrail'de yasal olarak yapabileceğimiz tek şey. Bu yüzden çok önem veriyoruz. Dava o anda buldozerde bulunan iki kişiye açılan bir dava değil. İsrail devletine, Savunma Bakanlığı'na ve orduya karşı açıldı.

Davadan olumlu bir karar çıkmasını bekliyor musunuz?

Craig Corrie: Davanın sonucu ne olursa olsun bu durum İsrail devletine karşı bir meydan okumaya dönüştüğü için çok değerli. Duruşmada askerler avukatlarımızın soracağı sorulara cevap verecekler. Neticede karar her ne olursa olsun Rachel'a yapılanlar dile getirilmiş olacak bir şekilde.

Duruşmalar süresince buldozerdeki askerlerle karşı karşıya kaldınız mı?

Cindy Corrie: Evet. Askerler duruşmaya geldi. Ancak 2008'de İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak bu dava için özel bir yasa çıkarttı ve yasa gereği askerlerin güvenliği için kimlikleri gizli tutuldu ve ifadeleri de bir ekranın arkasından alındı. Dolayısıyla biz onları fiziksel olarak göremedik. Seslerini duyduk sadece.

O an neler hissettiniz?

Cindy Corrie: İbranice konuşuyorlardı. Bizim için çok zor bir gündü. Ancak belki de en zor olan şey buldozeri kullanan sürücünün oldukça umarsız ve aldırmaz tavrıydı. Ses tonunda bu çok belli oluyordu. Rachel'ın tam olarak ne zaman buldozerin altında kaldığını bile bilmiyordu. 4 saat süren ifadesi boyunca sesinde hiçbir şekilde pişmanlık ve üzüntü hissetmedim. Herhangi bir beklentim yoktu ama yine de bunu fark etmek çok zor oldu benim için.

Konuşma şansınız olsaydı buldozeri kullanan kişiye ne demek isterdiniz?

Cindy Corrie: Bu konuda vicdan azabı çekip çekmediğini bilmiyorum ancak vicdan azabı çektiğini umuyorum. Eğer çekiyorsa bu, hem onun hem de bizim iyileşmemizi sağlar. Ve kalbinden gerçekten ne geçtiğini bilmeyi çok isterdim.

İsrail devleti hiç özür diledi mi?

Craig Corrie: Hayır. ABD'de bir başkonsolos çok üzüldüğünü belirtti ancak daha sonraki görüşmemizde bunu şahsi bir değerlendirme olduğunu ve devleti temsil etmediğini söyledi.

ABD hükümetinin tavrı nasıldı?

Craig Corrie: Dönemin İsrail Başbakanı Ariel Sharon, olayın ardından ABD hükümetine konuyla ilgili güvenilir ve şeffaf bir soruşturma yürütüleceği konusunda garanti vermişti. Ancak bu olmadı. Amerikan hükümeti de bize Rachel'ın soruşturmasının şeffaf bir şekilde yürütülmediğini bildirdi.

Barack Obama ile bir değişiklik oldu mu?

Cindy Corrie: Dava konusunda bizi oldukça destekliyorlar. Olayın hemen ardından İsrail'in hükümetimize verdiği şeffaf soruşturma garantisine güvenerek dava açmamıştık. Ama gelinen noktada dava açmaya mecbur kaldık ve şu anki hükümet bize bu konuda destek verdi.

Craig Corrie: Mavi Marmara olayının ardından Türk büyükelçiliğine bir mektup gönderdik. Aynı mektubu BM Güvenlik Konseyi'ne üye ülkelerin büyükelçilerine ve Obama yönetimine de yolladık. Mektupta BM ve Türkiye'nin soruşturmayı kendisinin yönetmesini önerdik. İsrail'deki insan hakları örgütlerinin de kabul ettiği üzere bu tip soruşturmaları yürüten askeri yetkililer, oldukça kuralsız ve sınırsızlar.

Kısacık bir hayat



10 Nisan 1979'da doğan Rachel Corrie, ABD Evergreen State College'te sanat dersleri alarak eğitim gördü. Üç yıl boyunca gönüllü olarak ruhsal bozukluğu olan hastalara haftalık ziyaretler yaptı, destek oldu. 2003'te üniversite öğrencisiyken Uluslararası Dayanışma Hareketi'ne katılarak barış gönüllüsü olarak Filistin'e gitti. 16 Mart 2003'te Filistinli bir doktorun evinin yıkılmasını sadece vücudunu siper ederek engellemeye çalışırken bir İsrail buldozeri tarafından ezilerek can verdi. Ölümünün ardından dünyanın birçok yerinde Rachel Corrie adına çeşitli anma etkinlikleri düzenlendi. 12 Mayıs 2010'da Özgür Gazze Hareketi'ne ait gemiye MV Rachel Corrie adı verildi. Corrie'nin hayatı 'Benim Adım Rachel Corrie' adıyla sahneye taşındı. Türkçeye Setenay İlhan tarafından çevrilen oyun, A-Z Kültür Sanat Ajansı Prodüksiyonu. Oyunla ilgili ayrıntılı bilgiyi ve oyun tarihlerini www.benimadimrachelcorrie.com adresinden alabilirsiniz. 



12 Aralık 2010 Pazar

Trabzonlu ve Selanikli uşaklardan kemençe şov

12 Aralık 2010

1922 mübadelesinde Selanik’e göç eden Rumların kemençe sevdalısı torunlarıyla, Trabzonlu ustalar çarşamba günü Beyoğlu’nda bir araya geldi. Beşköylü Adem Ekiz, Apolas Lermi ve aynı mahallede büyüyen Nikos Mihailidis, Filipos Kesapidis, Mihalis Siopis, ‘Trabzon ve Selanik’ten İstanbul’a Karadeniz Ezgileri’ konserinde kemençe kardeşliği kurarak bir ilke imza attılar.

Trabzon Beşköylü Adem Ekiz (30), şu sıralar Selanik’in en sevilen kemençe ustası. Yunanlı aileler onu evlerine, eğlence ortamlarına davet edip sözü ve bestesi kendisine ait olan Rumca türkülerine can-ı gönülden eşlik ediyor. 

Ekiz, çarşamba günü Türk-Yunan tarihinde bir ilk olan etkinliğe imza atılmasına vesile oldu. Arkadaşı Apolas Lermi (o da Trabzonlu) ve Selanik’te aynı mahallede büyüyen Nikos Mihailidis (34), Filipos Kesapidis (38), Mihalis Siopis’le (25) İstanbul’da buluşarak ‘Trabzon ve Selanik’ten İstanbul’a Karadeniz Ezgileri’ adlı bir konser verdiler, karşılıklı kemençeleri coşturdular. ‘O mu senin, bu mu benim’ kavgası yapa yapa bitiremediğimiz bir dönemde onların tercihlerini kemençe kardeşliğinden yana kullanmaları bol alkış aldı. Organizatörleri Tülay Özkul, konserlerin devam edeceğini söylüyor.

Aslında Adem Ekiz ve Selanikli arkadaşlarının birlikteliği 10 yıl öncesine dayanıyor. Nikos Mihailidis’in ailesi Selanik’te, akrabaları Bafra ve Sivas’ta yaşamış. Çocukluğundan bu yana kemençe çalıyor. 1994 yılında ilk kez Türkiye’ye geliyor. Sinop’tan Rize’ye kadar dolaşıyor. Oralarda yaşayan Rumlarla tanışıyor, onlara kemençe çalıyor, kemençelerini dinliyor. 

Atina’da siyaset bilimi okuyan genç sanatçı 2006’dan bu yana Amerika Princeton Üniversitesi’nde kültürel antropoloji dalında doktora yapıyor. Tez konusu, ‘Müzik ve aidiyet duygusu.’ Müziğin insanları nasıl bir araya getirdiğini araştırıyor. Saha araştırmasını eylül ayında Trabzon’da tamamlamış. Türkçeyi çok iyi konuşuyor. 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi siyaset biliminde yüksek lisans yapmaya geldiğinde TÖMER’e giderek öğrenmiş. Memleketinde Türkçe öğrenmek isteyen öğrencilere, ticaretle uğraşanlara özel ders veriyor.

Kemençe meraklıları aslında Mihailidis’i yakında tanır. Ülkemizdeki ilk Rumca türküler albümü “Horon ke Trağodiya/Horon ve Türkü”yü 2000 yılında o çıkarmış. Ancak albüm tepki gördüğü için pek duyulmamış. “İstanbul’da kemençe çalan insanlarla tanışınca çok şaşırdım. Beraber müzik yapmaya başladık. Türkiye’deki ilk Rumca türküler albümü böyle çıktı. Tabii siyasi dinamikleri o dönemde pek bilmiyordum. ‘Kemençemize de el koydular, neden Rumca türküler?’ diye tepkiler geldi. Tamamen kültürümüze olan sevgiden kaynaklanan duygusal bir albümdü.” diyor. Ama yine de o albüm bir empati oluşturmuş ki, iki ülkenin genç müzisyenleri birbirlerinden kopamamış. Mihailidis’in iki albümü var. 

Diğeri Yunanistan ve Kanada’da çıkmış. Filipos Kesapidis’le 2004’te Rumca türküler albümü yapmışlar. Birkaç ay önce de prodüktörlüğünü üstlendiği, Adem Ekiz’in okuduğu, Filipos Kesapidis’in çaldığı Trabzon’dan Selanik’e albümünü çıkarmışlar. Bu albümü yakında ülkemizde de yayınlamayı düşünüyorlar. 

Nikos, Adem ve Filipos, Türk ve Yunan kemençe sanatçılarından oluşan bir kemençe grubu kurmayı planlıyor.

Adem Ekiz’e Rumca’yı nasıl öğrendiğini soruyoruz. Beş köyün birleşmesinden oluşan beldesi Beşköy’de çocukluğundan beri Türkçenin yanında Rumcanın konuşulduğunu söylüyor. Üç ağabeyi kemençe çaldığı için kemençe sesiyle büyümüş. Hem Rum türkülerini derlemiş hem de yaylalara çıkıp beste yapmış. Üç aydır Selanik’teki Avlea restoranda çalıp söylüyor.

Ekiz, “Genelde mekanlarda çalmıyorum. Son bir-iki yıldır bizi sevenlerin yoğun bir talebi olduğu için böyle bir karar aldık. Daha çok özel geceler ve konserlerde çalışıyorum.” diyor. Üç albüm çıkaran Adem Ekiz ve Filipos Kesapidis 2003’te tanışmışlar. Konservatuarda klasik müzik okuyan Kesapidis’in aslında bir elektrik şirketi var. Ama müziği hobi olarak yapmıyor. Profesyonel olarak işin içinde. Onun da üç albümü var. Küçük yaşlardan itibaren müzik okulunda okuyan Mihalis Siopis ise gruba klarnetiyle eşlik ediyor. 

Kemençeci uşaklar, 10-15 Selanikli ve Doğu Karadenizli kemençecilerden oluşan Arğatiya (Türkçeye ırgat olarak çevriliyor) adlı bir ‘kemençe grubu’ kurmayı düşünüyorlar. Konseri, bunun ilk adımı olarak görüyorlar. Karadenizlilerin vazgeçemediği iki enstrüman vardır: Biri tulum, diğeri kemençe. Tulum, yaylalarda millete horon teptiren enstrüman olmaktan öteye geçemedi. Kemençe de Temel karikatürlerinden kurtulamadı, ‘gıy gıy gıy’ sesinden başka bir şey anlatmıyormuş gibi çizildi. Adem Ekiz, Çayelili Selçuk Balcı ve Yunanlı sanatçılar sayesinde artık farklı bir boyuta taşınıyor. İnşallah tulumun da kaderi değişir. 




18 Eylül 2010 Cumartesi

Yes please... Önce Antep sonra Kilis, çaylar filiz!

18 Eylül 2010
İhsan Aknur sıra dışı bir taksi şoförü. İstanbul’da onun gibi taksiciler olsa Kültür Bakanlığı’nın işi çok daha kolay olur. En son Basketbol Şampiyonası’nı takip eden Sırp bir gazeteci, ‘tuzlu’ taksi macerasını yazınca İhsan Aknur’u yoklamak düştü aklımıza. Çünkü 40 yıllık iş hayatında taksisine binen hiç kimse memnuniyetsiz ayrılmamış İstanbul’dan. Nitekim onu yine tanıtım işinde, Galata Köpsüsü’nde çekilen bir reklam filminde yakaladık.



Taksinin kapısı, şoförün ağzı açılır: “Yes please, önce Antep, sonra Kilis, çaylar filiz...” Turist kızcağız bir ayağı takside, öteki dışarıda “What... What...?” diye kalakalır. Şoför: “Hi... Where are going to now?” diye ikinci cümlesini kurar bu kez. Şaşkın turist, doğru taksiyi bulduğu için sevinir, koltuğa yerleşir ve özlemle beklediği İstanbul turu başlar... İhsan Aknur, kimi zaman ‘please, filiz’ diyerek kimi zaman da “Of course, my hourse” “No many, no honey” gibi kendi uydurduğu İngilizce deyimlerle karşılıyor müşterilerini...

“Google'da Robert de Niro'dan sonra en ünlü benim” diye hava atmasını hoş karşılıyoruz dolayısıyla. İnanmazsanız Google'a ‘İhsan Aknur taxidriver' yazıp sorabilirsiniz. Neden taxidriver? Çünkü İhsan Bey'i dünyaca ünlü yapan www.besttaxidriver.com adlı sitesi, Robert De Niro’nun adını Hollywood tarihine altın harflerle yazdırdığı filmi 1976 yapımı Taxi Driver.

Sadede gelirsek… Taksicilerin İstanbul'a gelen turistleri kazıklamasından bıktık. En son Basketbol Şampiyonası'nı (2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası 28 Ağustos-12 Eylül tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştirildi) takip eden Sırp bir gazeteci, bol sıfırlı tuzlu taksi macerasını yazınca İhsan Aknur'u yoklamak düştü aklımıza. Çünkü 40 yıllık iş hayatında onun taksisine binen kimse memnuniyetsiz ayrılmamış şu güzelim şehirden. Giden yerine yeni birini ya da birilerini göndermiş. Bunlar arasında hatırı sayılır uluslararası televizyoncular ve programcılar var. İhsan Aknur'un sayısı 22 olan anı defterine yazılanları okuyunca bize hak vereceksiniz.

Kültür Bakanlığı, yıllardır ülkemizin tanıtımı için çabalayıp dursun ama taksiciler bu çabayı bir çırpıda yok etsin! Olacak şey mi! İşe yaramayan kültür projeleri üretileceğine İhsan Aknur gibi taksiciler yetiştirilse çok daha anlamlı olur. (İşe yaramayan projelerden birine geçen haftalarda Adalar'da düzenlenen İstanbul Denizini Özlüyor başlıklı etkinliği örnek gösterebiliriz mesela. Denizimizi özlüyoruz ama balıklarımıza ve denize sahip çıkmak için sonucu fos olan etkinliklere ihtiyacımız yok.)

İhsan Bey'e, “Sizde şeytan tüyü mü var? Neden diğerleri gibi turistleri kazıklamıyorsunuz?” diye sormadan önce onun klasik özgeçmişine bir göz atalım. Züğürt turizm seyahat acentesinin en kıdemli üyesi 58 yaşındaki Aknur, sıra dışı bir taksi şoförü. Ününü duymayan yok. Hikâyesi bugüne kadar Türk ve dünya basınına 90 kez konu oldu. Doğal olarak röportaj teklifimizi duyunca nazlanıyor. “Konuşuyoruz, konuşuyoruz, bir şey olmuyor ki!” diye sitem ediyor. Daha ne olsun diye biz de basıyoruz sitemi. Bizim belgeselimizi yapmıyor Discovery Channel. Hem bu eski bir hikâye. Ta 2001 yılında keşfetmişlerdi onu.   
Uzun yıllar Sultanahmet'te çalışan Aknur, arabasına binen yabancıların dillerini anlamamak zoruna gidince İngilizce kursuna yazılmaya karar verir. Turistlerden de pratik yapmak için yardım ister. Ama hayatı 2001 yılında bir web tasarımcısının taksisine binmesiyle değişir. 155 bin kişinin ziyaret ettiği www.besttaxidriver. com sitesi böylece ortaya çıkar. Sitenin dili sadece İngilizce. Türklerle işi yok. Bundan sonra her şey çorap söküğü gibi gelir. Amerika'dan Avrupa'ya birçok e-mail almaya başlar. Herkes İhsan Aknur'la İstanbul turu yapmak için rezervasyon yaptırır.

İhsan Bey, misafirlerini havaalanında karşılar, gündüz turistik yerleri gezdirir, bir rehber gibi bilgiler verir, gece eğlence mekanlarına götürür. Otellerini ayarlar, ucuz restoranları öğretir. Aknur, “Biriktirdiğim defterler çok işime yaradı. Turistler buradaki güzel yazıları okuyunca bana daha çok güvendiler. Taksiciler, turistlerin bu ülkede karşılaştıkları ilk kişiler. Bu yüzden bana önemli bir görevin düştüğünü düşündüm. Müşteriyi istediği yere bırakmak ve fazla para almak kolay. Ama o insanları benimle yaptıkları turdan mutlu bir şekilde uğurlamak beni de mutlu etti. Çünkü işimi seviyorum. En önemlisi size güvendikleri ve onları kazıklamak gibi bir niyetinizin olmadığını anlayınca daha bonkör davranıyorlar.” diyor.

Aknur kendini geliştirmeye ise hâlâ devam ediyor. İstanbul'un tarihini kitaplardan öğrenmiş. Bugünlerde Bizans tarihiyle iştigal. Sebebi rehberler. “Onları kıskandım, kafama Bizans tarihini taktım.” diyor. Arabasında ilginç bir Bizans haritası var. Hangi eser nerede, özelliği nedir, surların ilk ve son halleri, hepsini not almış. Torpido gözünde ise Robert Mantran'ın yazdığı İstanbul Tarihi kitabı duruyor. Para durumu nasıl mı? Hâlâ züğürt turizm seyahat acentesinin en kıdemli üyesi. 1990’dan beri plakasının borcunu ödüyor.

Bu fotoğraflar, geçen yıl Ramazan ayında çekilmiş. Anthony Bordean, Travel Chanel’da No Reservation adlı bir program hazırlıyor. Amerika’da yayınlanan yapım oldukça popüler. Programda rezervasyon yaptırmadan bir mekana gidiliyor ve değerlendiriliyor. Yurt dışı da olabiliyor. Programın iletişim sayfalarında büyük bir hayran kitlesi var. Bordean rotasını İstanbul’a çevirince yolları İhsan Aknur’la birleşmiş. Birlikte bir buçuk gün geçirmişler. Eyüp’te iftar, Sultanahmet’te sahur yapmışlar.


Bu fotoğraf ise 15 Eylül 2010 çarşamba günü Galata Köprüsü’nde çekildi. ABD’de de satılmaya başlanan ve artık Ford’un ilk global ürünü olan Fiesta için, satışa sunulduğu pazarları kapsayan bir ‘Fiesta Dünya Turu’na çıkılmış. Amerika’dan Avustralya’ya uzanan bir rota belirlemişler. Turda pilotluk yapan Amerikalı gazeteciler, 57 günde 4 kıtanın 20 ülkesini geçip 25 bin kilometre yol kat edecekleri yolculuğun 24’üncü gününde İstanbul’a ulaştı. Mavi renkli arabaları için çektikleri küçük filmde İhsan Aknur’a rol verdiler.





4 Ekim 2009 Pazar

Ece’nin ajandaya sığmayan 100 yıllık tarihi

4 Ekim 2009
1892 yılında Afitap adıyla Beyazıt’ta kurulan, 1905’te ise Sirkeci’deki 111 No’lu dükkanı kiralayan Ece Ajandaları, kasımda 100. yıl özel sergisi açacak. Ece’ye ait ilk tabela, ilk logo, 1917’den kalan ajandalar,onlardan taşan öyküler ve eski fotoğraflar sergiyi oluşturan malzemeler. Ancak etkinliği özel kılan asıl mesele, serginin açılacağı mekan; Reşit Efendi Han ve Asmalı Meydan...

Sirkeci’den Cağaloğlu’na kıvrılan Ankara Caddesi’ni sağ koldan takip ederseniz henüz yolun başında sayılacağınız bir numarada; 111’de, Ece Ajandaları’nın yeşil renkli tarihî binasını görürsünüz. Bu mekan, 1905 yılında genç girişimci Mehmet Sadık Kağıtçı tarafından 20 metrekarelik küçücük bir dükkan olarak kiralanmış, daha sonra satın alınmış ve bugüne kadar yerinden hiç kıpırdamayan bir işletme olarak tarihe geçmiş. Ece Ajandaları, 104 yıldır aynı binada hizmet veren birkaç işyerinden biri. Yalnız 20 metrekarelik mağaza, zamanla büyümüş, büyümüş ve nihayetinde bugünkü 1.360 metrekarelik alanına ulaşmış. Büyürken sadece toprağı değil, geçmişten getirdiği hikâyeleri de içine katmış.
Osmanlı Devleti ve Türkiye’nin ajanda sektörüne yön veren Ece Ajandaları’nın üçüncü kuşak sahipleri Seydali Gönel ve Ali Muhsinzade ile görüşmeye giderken, Osmanlı’nın son hattatlarından Hamit Aytaç’ın atölyesiyle, çocuk bakışlarıyla onun son 30 yılına tanıklık eden matbaa ustası Artin Karakaş’la, 1930’lu yıllarda yazarları ve matbaacıları buluşturan Asmalı Meydan’la, İstanbul’un işgal yıllarında Avusturya Askerî Hastanesi olarak kullanılan tarihî binadan yayılan yanık kokularıyla karşılaşacağımızdan bihaberdik.

‘Böyle bir olay, insanın başına 100 yılda bir gelir’

Bunları anlatmamızın nedeni, Ece Ajandaları’nın kasım ayında açmayı planladığı 100. yıl sergisi… Serginin içeriği, “böyle bir olay insanın başına 100 yılda bir gelir” fikri çerçevesinde şekillendiriliyor. Ece’ye ait ilk tabela, ilk logo, 1917’den kalan ajandalar (daha eskisi henüz bulunamamış), onlardan taşan öyküler ve eski fotoğraflar sergiyi oluşturacak. Ama bizi ilgilendiren asıl mesele serginin açılacağı mekan; yani Asmalı Meydan...


111 numaraya varmadan, tam bir adım gerisindeki büyük yeşil demir kapının ardındaki Asmalı Meydan, Reşit Efendi Han’ın girişi oluyor. On adım sonra yemyeşil asma yapraklarının tamamen kapladığı meydandasınız. Sirkeci’nin karmaşasında böyle gizli bir bahçeyle karşılaşmak doğrusu çok şaşırtıyor bizi. Kapısı aralık olmasına rağmen yanından geçip gittiğimiz Asmalı Meydan, sessizliği, sakinliği ve rüzgar almayan mimarisiyle hayran bırakıyor.

Orta yerde durup batı cepheye baktığınızda gördüğünüz kırmızı kiremitli bina, 1910’lu yıllarda Avusturya Askerî Hastanesi olarak kullanılmış. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hem bu binayı hem de kuzey ve güney yönündeki diğer iki tarihî binayı matbaacılar ve mücellitler kiralamış ve zamanla burası matbaacılar sitesine dönüşmüş. Siyah kolluklar takarak harf dizen matbaa esnafının ekmek kazandığı bir adresteyiz. ‘Kurtuluş’ filmindeki, matbaadan gazete alıp dağıtıma çıkan fesli çocukların sahnesi de burada çekilmiş.

400 metrekarelik bahçenin doğu cephesinde ise Ece Ajandaları’nın arka girişleri var. İki kattan oluşan Ece’nin üst katında 9 oda, alt katında ise 5 mağaza bulunuyor. Odaların her biri binaya zamanla dahil edildiği için bir labirente benzemiş burası. Hanın sahibi, soyadı Canik olan Ermeni bir hanımmış. 1967 yılında hanı satmaya karar verince Ali Muhsinzade’nin dayısı Mürteza Sadık Kağıtçı talip olmuş buraya. Ancak önce 1973 yılında çıkan yangında hastane binası, sonra da 1976’da da güney cephe binasındaki tüm matbaa atölyeleri yanınca kiracılar terk etmiş hanı. Metruk bir hale dönüşen ve bir daha da kiracı alınmayan handa sadece bir sanatçı ve 3 işletme hayatına devam etmiş. 1982 yılında vefat eden hattat Hamit Aytaç, 6-7 sene önce ölen Akkaya Matbaası’nın sahibi Levon Usta, hâlâ irsaliye ve fatura basan Artin Karakaş ve Ece Ajandaları…

Seydali Gönel, bahçede çekilen 1964 tarihli eski fotoğrafı gösterirken hanın sakinlerinden, geleninden gideninden söz açıyor: “1930’lu yıllarda yazarların ve matbaaların işe gitmeden önce toplanıp çay içip simit yedikleri bir meydan burası. Duvarın kenarına dizilip muhabbet ederlermiş. DP’nin kurucusu Celal Bayar’ın oğlu Turgut Bayar’ın da bir yazıhanesi varmış. Detede (o dönemde meşhur olan bir zehir) içerek intihar eden ressam-yazar Tarık Carım, hanın müdavimlerindenmiş. Yan taraftaki otelde kalırmış, ispirto içip gelip bahçeye kıvrılırmış…”



Seydali Gönel ve Ali Muhsinzade’nin Ece Ajandaları’nın 100. yılı nedeniyle yapmak istedikleri pek çok planı var. Ancak ikisi önemli. Teknolojiyle baş edebilmek için İTÜ endüstriyel tasarım öğrencileriyle bir proje üzerinde çalışıyorlar. 10 öğrenci ‘Günümüzde ajanda nereye doğru gidiyor?’ sorusuna cevap arıyor. Gönel, “Teknoloji hızla gelişiyor. Teknolojiye ayak uydurmak lazım ama teslim olmamak şartıyla. Teknolojiyle ajandanın örtüştüğü ve ayrıştığı neler olabilir? Günümüz insanı ajandadan neler bekliyor? gibi soruların cevabını merak ediyoruz. Proje sonunda ortaya çıkan ürünleri sergileyeceğiz ve bir kitaba dönüştüreceğiz. Eğer geliştirilebilecek ürünler çıkarsa onları da basacağız.” diyor. İkincisi ve daha önemlisi, kumruların yuva yaptığı, köpekleri Mösyö’nün koruduğu Reşit Efendi Han’ı ve Asmalı Meydan’ı, ‘Hattat Hamit Aytaç Hat Evi’nin de içinde olduğu Ece Kültür Merkezi’ne dönüştürmek…

Hattat Hamit Aytaç’ın atölyesi Ece’ye ait...

Hattat Hamit Aytaç’ın son 40 yılını geçirdiği 40 metrekarelik atölyesi, Ece Ajandaları’nın içinde bir oda artık. Şirket içi toplantıların yapıldığı modern bir mekana dönüştürülmüş. Seydali Gönel, ileride onun adına burada bir sergi açmak istediklerini belirtiyor. Ali Muhsinzade, “Hattat Hamit Aytaç bu binada yaşadı. Dayım Mürteza Sadık Kağıtçı ona destek oldu, kira almadı.” diyor.

Aytaç’ın birçok hattat yetiştirdiği biliniyor. Yenikapı doğumlu Artin Karakaş, o öğrencilerden biri değil ancak 1982’de 91 yaşındayken vefat eden Aytaç’ın son 30 yılına tanıklık eden han sakinlerinden... Karakaş, 1950’de, 15 yaşındayken gelmiş buraya. Hastanenin olduğu binada 1972’de matbaasını kurmuş. Bir yıl sonra çıkan yangından sadece onun makineleri kurtulmuş. “Cama asılı kaldı makine, bugün hâlâ onunla iş yapıyorum.” diyor. Artin Karakaş, Hamit Aytaç’la ilgili hatırlayabildiklerini ise şöyle anlatıyor: “Çok güzel, davudi bir sesi vardı. Öyle güzel gazel okurdu ki, sesi vapur iskelesinden bile duyulurdu. Hat almak için sırf Araplar gelirdi yanına. Hatları nakşettiği kağıtlara yumurta akı sürer ve şu köşede iki saat güneşe bırakırdı. Yumurta akı hattı hem kurutuyor hem de parlatıyor… Arada sırada iki çocuklu bir kadın gelirdi yanına, 45 yaşlarında, iri yarı bir hanımdı, para alıp giderdi. Akrabasından biriydi sanırım. Hamit Bey, ölmeden önce hastalandığında Sakıp Sabancı ona sahip çıktı ve Kadıköy Numune Hastanesi’ne götürdü.”