30 Ocak 2011 Pazar

İsrail buldozerlerinin altında kalarak can veren ABD’li Rachel Corrie’nin anne-babası Cindy-Craig Corrie: İnsani değerlerin ne olduğunu Rachel’dan öğrendik

30 Ocak 2011 

Kızlarının günlüklerinden sahneye uyarlanan 'Benim Adım Rachel Corrie' adlı oyunun Türkiye galasına katılmak üzere İstanbul'a gelen Cindy ve Craig Corrie çiftini görür görmez Rachel'ı genç yaşında adalet için yollara düşüren değerleri kimden aldığını anlıyorsunuz.



Filistin ve Ortadoğu sorununun Rachel sayesinde farkına vardıklarını söyleyen gönülleri yaralı çift, "Rachel'ı ezen kişinin sesinde en ufak bir pişmanlık hissetmedim, en acısı buydu." diyor.

İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını artırdığı 2003 yılının başlarında çok uzaklardan, 23 yaşında bir genç kız gelir Gazze'ye. Tek derdi adaletsizliğe, zulme ve haksızlığa 'dur' demektir. Ancak bu masum isteklerinin bedelini canıyla ödemek zorunda kalır. Filistinli bir ailenin evini yıkmaya gelen buldozerin ezdiği Rachel Corrie'nin hikâyesini bilmeyen yok. Peki böylesine duyarlı ve cesur bir evlat yetiştiren anne-baba acaba nasıl insanlar? Kızlarının günlüklerinden uyarlanan 'Benim Adım Rachel Corrie' adlı oyunun Türkiye galasına katılmak üzere İstanbul'a gelen Cindy ve Craig Corrie çiftini görür görmez Rachel'ı genç yaşında adalet için yollara düşüren değerleri kimden aldığını anlıyorsunuz. Ancak onlar bu konuda oldukça mütevazı. "Biz sadece iyi bir anne baba olmaya çalıştık." diyen Corrie çiftine göre asıl Rachel onlara birçok şey öğretmiş.

Mavi Marmara'yı gezerken ne hissettiniz?

Cindy Corrie: Dürüst olmak gerekirse üst güverteye kadar çıkamadım. Mavi Marmara'da ölenlerin yakınlarını çok iyi anlayabiliyorum. Dünyadaki adaletsizlikleri görüp bir şeyler yapmaya çalışan bu insanlar beni oldukça etkiledi.

Rachel nasıl bir çocuktu?

Craig Corrie: Rachel'ın yazdıklarını okursanız ne kadar duyarlı bir kişilik olduğunu anlarsınız. Herkesin yüz çevirdiği insanlardan o hiçbir zaman kaçmadı. Henüz 12 yaşındayken açlık çeken insanlarla ilgili bir şiir yazmıştı. Rachel 23 yıllık yaşamını dolu dolu ve çok anlamlı bir şekilde geçirdi. İnandığı şeyler uğruna hayatını kaybetti.

Onu Filistin'e götüren süreç nasıl gelişti?

Craig Corrie: 11 Eylül saldırısının ardından neden böyle bir saldırı gerçekleştiğini öğrenmek istedi. Sebeplerden birinin de İsrail-Filistin sorunu olduğunu gördü. Rachel'ın gittiği üniversitede Yahudi bir profesör vardı. Lübnan saldırısı sırasında görev almış bir kadın asker olan profesör, Rachel'ı aydınlattı. 2002 yılında uluslararası dayanışma hareketi ile Gazze'ye giden arkadaşlarına katılmaya karar verdi.



Rachel'ı harekete geçiren şey ne oldu?

Craig Corrie: 2003 yılının ilk aylarıydı ve Amerika Irak'a saldırmaya hazırlanıyordu. Rachel bu duruma çok muhalifti. Bu tarihte Gazze'de bulunmak istedi. Çünkü o sırada bütün dünyanın dikkati Irak'taydı ve bu durumun Gazze'de olan biteni daha da kötüleştireceğinden endişe ediyordu.

Son görüşmenizde neler oldu?

Craig Corrie: Gitmeden önce Rachel'ı arayıp ona "Biliyorsun gitmek zorunda değilsin." dedim. O ise bunu bildiğini ama karşısına çıkan fırsatı değerlendirmek istediğini söyledi.

Onu vazgeçirmeye çalıştınız mı?

Craig Corrie: Bu soruyla her yerde karşılaşıyoruz. Ona neden izin verdiğimizi soruyorlar. Rachel genç bir kadındı ve zaten bizden izin istemedi. Çok kararlıydı. Elbette ki bir baba olarak onu her gün özlüyorum. Ancak çocuğunuzdan yapabileceklerinden daha azını yapmasını isteyemezsiniz.

Cindy Corrie: Ben çok kaygılıydım çünkü bölge hakkında bir şey bilmiyordum. Daha sonra Rachel sayesinde bilgi sahibi olduk. Ben onu Hindistan'a gitmeye ikna etmeye çalışıyordum. Ama o kendisini bu soruna adamıştı. Son görüşmemizde hiç konuşmadan dakikalarca birbirimize sarıldık.

Rachel'ın bu kadar duyarlı bir insan olarak yetişmesinde anne baba olarak payınız büyük. Onu nasıl yetiştirdiniz?

Cindy Corrie: Ben çocuklarımla uzun süre geçiren bir anneyim. Rachel benim üçüncü çocuğum. Çocuklarımızı çevrelerinde olup bitenlere duyarlı, saygılı ve merhametli insanlar olarak yetiştirmeye çalıştık.

Craig Corrie: Kızımızın ölümünden sonra bir kadın bize "Ona bu değerleri siz mi öğrettiniz?" diye sordu. Şu cevabı verdim: "Hayır Rachel bize kendi değerlerini öğretti."

'Benim Adım Rachel Corrie' oyunu New York'ta sahnelenmesi engellendi. Bu durum size ne hissettirmişti?

Cindy Corrie: Oyunu sahneye koyacak olan tiyatro o dönem çok büyük baskı gördü. Bunun üzerine oyunu kaldırmak zorunda kaldılar. Ancak aktivistler ve bazı Yahudi grupları oyuna büyük destek verdi. Ve bu, belki de oyunun kendisinden daha etkili oldu.

Rachel'i ezen kişide bir pişmanlık görmedim

İsrail'e açtığınız dava ne aşamada?

Cindy Corrie: Geçtiğimiz yıl 10 Mart'ta sivil mahkemede bir dava açtık. Son duruşma kasım ayında yapıldı, ancak avukatların grevi dolayısıyla dava ileri tarihe ertelendi. Bu dava oldukça zahmetli bir süreç ancak İsrail'de yasal olarak yapabileceğimiz tek şey. Bu yüzden çok önem veriyoruz. Dava o anda buldozerde bulunan iki kişiye açılan bir dava değil. İsrail devletine, Savunma Bakanlığı'na ve orduya karşı açıldı.

Davadan olumlu bir karar çıkmasını bekliyor musunuz?

Craig Corrie: Davanın sonucu ne olursa olsun bu durum İsrail devletine karşı bir meydan okumaya dönüştüğü için çok değerli. Duruşmada askerler avukatlarımızın soracağı sorulara cevap verecekler. Neticede karar her ne olursa olsun Rachel'a yapılanlar dile getirilmiş olacak bir şekilde.

Duruşmalar süresince buldozerdeki askerlerle karşı karşıya kaldınız mı?

Cindy Corrie: Evet. Askerler duruşmaya geldi. Ancak 2008'de İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak bu dava için özel bir yasa çıkarttı ve yasa gereği askerlerin güvenliği için kimlikleri gizli tutuldu ve ifadeleri de bir ekranın arkasından alındı. Dolayısıyla biz onları fiziksel olarak göremedik. Seslerini duyduk sadece.

O an neler hissettiniz?

Cindy Corrie: İbranice konuşuyorlardı. Bizim için çok zor bir gündü. Ancak belki de en zor olan şey buldozeri kullanan sürücünün oldukça umarsız ve aldırmaz tavrıydı. Ses tonunda bu çok belli oluyordu. Rachel'ın tam olarak ne zaman buldozerin altında kaldığını bile bilmiyordu. 4 saat süren ifadesi boyunca sesinde hiçbir şekilde pişmanlık ve üzüntü hissetmedim. Herhangi bir beklentim yoktu ama yine de bunu fark etmek çok zor oldu benim için.

Konuşma şansınız olsaydı buldozeri kullanan kişiye ne demek isterdiniz?

Cindy Corrie: Bu konuda vicdan azabı çekip çekmediğini bilmiyorum ancak vicdan azabı çektiğini umuyorum. Eğer çekiyorsa bu, hem onun hem de bizim iyileşmemizi sağlar. Ve kalbinden gerçekten ne geçtiğini bilmeyi çok isterdim.

İsrail devleti hiç özür diledi mi?

Craig Corrie: Hayır. ABD'de bir başkonsolos çok üzüldüğünü belirtti ancak daha sonraki görüşmemizde bunu şahsi bir değerlendirme olduğunu ve devleti temsil etmediğini söyledi.

ABD hükümetinin tavrı nasıldı?

Craig Corrie: Dönemin İsrail Başbakanı Ariel Sharon, olayın ardından ABD hükümetine konuyla ilgili güvenilir ve şeffaf bir soruşturma yürütüleceği konusunda garanti vermişti. Ancak bu olmadı. Amerikan hükümeti de bize Rachel'ın soruşturmasının şeffaf bir şekilde yürütülmediğini bildirdi.

Barack Obama ile bir değişiklik oldu mu?

Cindy Corrie: Dava konusunda bizi oldukça destekliyorlar. Olayın hemen ardından İsrail'in hükümetimize verdiği şeffaf soruşturma garantisine güvenerek dava açmamıştık. Ama gelinen noktada dava açmaya mecbur kaldık ve şu anki hükümet bize bu konuda destek verdi.

Craig Corrie: Mavi Marmara olayının ardından Türk büyükelçiliğine bir mektup gönderdik. Aynı mektubu BM Güvenlik Konseyi'ne üye ülkelerin büyükelçilerine ve Obama yönetimine de yolladık. Mektupta BM ve Türkiye'nin soruşturmayı kendisinin yönetmesini önerdik. İsrail'deki insan hakları örgütlerinin de kabul ettiği üzere bu tip soruşturmaları yürüten askeri yetkililer, oldukça kuralsız ve sınırsızlar.

Kısacık bir hayat



10 Nisan 1979'da doğan Rachel Corrie, ABD Evergreen State College'te sanat dersleri alarak eğitim gördü. Üç yıl boyunca gönüllü olarak ruhsal bozukluğu olan hastalara haftalık ziyaretler yaptı, destek oldu. 2003'te üniversite öğrencisiyken Uluslararası Dayanışma Hareketi'ne katılarak barış gönüllüsü olarak Filistin'e gitti. 16 Mart 2003'te Filistinli bir doktorun evinin yıkılmasını sadece vücudunu siper ederek engellemeye çalışırken bir İsrail buldozeri tarafından ezilerek can verdi. Ölümünün ardından dünyanın birçok yerinde Rachel Corrie adına çeşitli anma etkinlikleri düzenlendi. 12 Mayıs 2010'da Özgür Gazze Hareketi'ne ait gemiye MV Rachel Corrie adı verildi. Corrie'nin hayatı 'Benim Adım Rachel Corrie' adıyla sahneye taşındı. Türkçeye Setenay İlhan tarafından çevrilen oyun, A-Z Kültür Sanat Ajansı Prodüksiyonu. Oyunla ilgili ayrıntılı bilgiyi ve oyun tarihlerini www.benimadimrachelcorrie.com adresinden alabilirsiniz. 



12 Aralık 2010 Pazar

Trabzonlu ve Selanikli uşaklardan kemençe şov

12 Aralık 2010

1922 mübadelesinde Selanik’e göç eden Rumların kemençe sevdalısı torunlarıyla, Trabzonlu ustalar çarşamba günü Beyoğlu’nda bir araya geldi. Beşköylü Adem Ekiz, Apolas Lermi ve aynı mahallede büyüyen Nikos Mihailidis, Filipos Kesapidis, Mihalis Siopis, ‘Trabzon ve Selanik’ten İstanbul’a Karadeniz Ezgileri’ konserinde kemençe kardeşliği kurarak bir ilke imza attılar.

Trabzon Beşköylü Adem Ekiz (30), şu sıralar Selanik’in en sevilen kemençe ustası. Yunanlı aileler onu evlerine, eğlence ortamlarına davet edip sözü ve bestesi kendisine ait olan Rumca türkülerine can-ı gönülden eşlik ediyor. 

Ekiz, çarşamba günü Türk-Yunan tarihinde bir ilk olan etkinliğe imza atılmasına vesile oldu. Arkadaşı Apolas Lermi (o da Trabzonlu) ve Selanik’te aynı mahallede büyüyen Nikos Mihailidis (34), Filipos Kesapidis (38), Mihalis Siopis’le (25) İstanbul’da buluşarak ‘Trabzon ve Selanik’ten İstanbul’a Karadeniz Ezgileri’ adlı bir konser verdiler, karşılıklı kemençeleri coşturdular. ‘O mu senin, bu mu benim’ kavgası yapa yapa bitiremediğimiz bir dönemde onların tercihlerini kemençe kardeşliğinden yana kullanmaları bol alkış aldı. Organizatörleri Tülay Özkul, konserlerin devam edeceğini söylüyor.

Aslında Adem Ekiz ve Selanikli arkadaşlarının birlikteliği 10 yıl öncesine dayanıyor. Nikos Mihailidis’in ailesi Selanik’te, akrabaları Bafra ve Sivas’ta yaşamış. Çocukluğundan bu yana kemençe çalıyor. 1994 yılında ilk kez Türkiye’ye geliyor. Sinop’tan Rize’ye kadar dolaşıyor. Oralarda yaşayan Rumlarla tanışıyor, onlara kemençe çalıyor, kemençelerini dinliyor. 

Atina’da siyaset bilimi okuyan genç sanatçı 2006’dan bu yana Amerika Princeton Üniversitesi’nde kültürel antropoloji dalında doktora yapıyor. Tez konusu, ‘Müzik ve aidiyet duygusu.’ Müziğin insanları nasıl bir araya getirdiğini araştırıyor. Saha araştırmasını eylül ayında Trabzon’da tamamlamış. Türkçeyi çok iyi konuşuyor. 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi siyaset biliminde yüksek lisans yapmaya geldiğinde TÖMER’e giderek öğrenmiş. Memleketinde Türkçe öğrenmek isteyen öğrencilere, ticaretle uğraşanlara özel ders veriyor.

Kemençe meraklıları aslında Mihailidis’i yakında tanır. Ülkemizdeki ilk Rumca türküler albümü “Horon ke Trağodiya/Horon ve Türkü”yü 2000 yılında o çıkarmış. Ancak albüm tepki gördüğü için pek duyulmamış. “İstanbul’da kemençe çalan insanlarla tanışınca çok şaşırdım. Beraber müzik yapmaya başladık. Türkiye’deki ilk Rumca türküler albümü böyle çıktı. Tabii siyasi dinamikleri o dönemde pek bilmiyordum. ‘Kemençemize de el koydular, neden Rumca türküler?’ diye tepkiler geldi. Tamamen kültürümüze olan sevgiden kaynaklanan duygusal bir albümdü.” diyor. Ama yine de o albüm bir empati oluşturmuş ki, iki ülkenin genç müzisyenleri birbirlerinden kopamamış. Mihailidis’in iki albümü var. 

Diğeri Yunanistan ve Kanada’da çıkmış. Filipos Kesapidis’le 2004’te Rumca türküler albümü yapmışlar. Birkaç ay önce de prodüktörlüğünü üstlendiği, Adem Ekiz’in okuduğu, Filipos Kesapidis’in çaldığı Trabzon’dan Selanik’e albümünü çıkarmışlar. Bu albümü yakında ülkemizde de yayınlamayı düşünüyorlar. 

Nikos, Adem ve Filipos, Türk ve Yunan kemençe sanatçılarından oluşan bir kemençe grubu kurmayı planlıyor.

Adem Ekiz’e Rumca’yı nasıl öğrendiğini soruyoruz. Beş köyün birleşmesinden oluşan beldesi Beşköy’de çocukluğundan beri Türkçenin yanında Rumcanın konuşulduğunu söylüyor. Üç ağabeyi kemençe çaldığı için kemençe sesiyle büyümüş. Hem Rum türkülerini derlemiş hem de yaylalara çıkıp beste yapmış. Üç aydır Selanik’teki Avlea restoranda çalıp söylüyor.

Ekiz, “Genelde mekanlarda çalmıyorum. Son bir-iki yıldır bizi sevenlerin yoğun bir talebi olduğu için böyle bir karar aldık. Daha çok özel geceler ve konserlerde çalışıyorum.” diyor. Üç albüm çıkaran Adem Ekiz ve Filipos Kesapidis 2003’te tanışmışlar. Konservatuarda klasik müzik okuyan Kesapidis’in aslında bir elektrik şirketi var. Ama müziği hobi olarak yapmıyor. Profesyonel olarak işin içinde. Onun da üç albümü var. Küçük yaşlardan itibaren müzik okulunda okuyan Mihalis Siopis ise gruba klarnetiyle eşlik ediyor. 

Kemençeci uşaklar, 10-15 Selanikli ve Doğu Karadenizli kemençecilerden oluşan Arğatiya (Türkçeye ırgat olarak çevriliyor) adlı bir ‘kemençe grubu’ kurmayı düşünüyorlar. Konseri, bunun ilk adımı olarak görüyorlar. Karadenizlilerin vazgeçemediği iki enstrüman vardır: Biri tulum, diğeri kemençe. Tulum, yaylalarda millete horon teptiren enstrüman olmaktan öteye geçemedi. Kemençe de Temel karikatürlerinden kurtulamadı, ‘gıy gıy gıy’ sesinden başka bir şey anlatmıyormuş gibi çizildi. Adem Ekiz, Çayelili Selçuk Balcı ve Yunanlı sanatçılar sayesinde artık farklı bir boyuta taşınıyor. İnşallah tulumun da kaderi değişir. 




18 Eylül 2010 Cumartesi

Yes please... Önce Antep sonra Kilis, çaylar filiz!

18 Eylül 2010
İhsan Aknur sıra dışı bir taksi şoförü. İstanbul’da onun gibi taksiciler olsa Kültür Bakanlığı’nın işi çok daha kolay olur. En son Basketbol Şampiyonası’nı takip eden Sırp bir gazeteci, ‘tuzlu’ taksi macerasını yazınca İhsan Aknur’u yoklamak düştü aklımıza. Çünkü 40 yıllık iş hayatında taksisine binen hiç kimse memnuniyetsiz ayrılmamış İstanbul’dan. Nitekim onu yine tanıtım işinde, Galata Köpsüsü’nde çekilen bir reklam filminde yakaladık.



Taksinin kapısı, şoförün ağzı açılır: “Yes please, önce Antep, sonra Kilis, çaylar filiz...” Turist kızcağız bir ayağı takside, öteki dışarıda “What... What...?” diye kalakalır. Şoför: “Hi... Where are going to now?” diye ikinci cümlesini kurar bu kez. Şaşkın turist, doğru taksiyi bulduğu için sevinir, koltuğa yerleşir ve özlemle beklediği İstanbul turu başlar... İhsan Aknur, kimi zaman ‘please, filiz’ diyerek kimi zaman da “Of course, my hourse” “No many, no honey” gibi kendi uydurduğu İngilizce deyimlerle karşılıyor müşterilerini...

“Google'da Robert de Niro'dan sonra en ünlü benim” diye hava atmasını hoş karşılıyoruz dolayısıyla. İnanmazsanız Google'a ‘İhsan Aknur taxidriver' yazıp sorabilirsiniz. Neden taxidriver? Çünkü İhsan Bey'i dünyaca ünlü yapan www.besttaxidriver.com adlı sitesi, Robert De Niro’nun adını Hollywood tarihine altın harflerle yazdırdığı filmi 1976 yapımı Taxi Driver.

Sadede gelirsek… Taksicilerin İstanbul'a gelen turistleri kazıklamasından bıktık. En son Basketbol Şampiyonası'nı (2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası 28 Ağustos-12 Eylül tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştirildi) takip eden Sırp bir gazeteci, bol sıfırlı tuzlu taksi macerasını yazınca İhsan Aknur'u yoklamak düştü aklımıza. Çünkü 40 yıllık iş hayatında onun taksisine binen kimse memnuniyetsiz ayrılmamış şu güzelim şehirden. Giden yerine yeni birini ya da birilerini göndermiş. Bunlar arasında hatırı sayılır uluslararası televizyoncular ve programcılar var. İhsan Aknur'un sayısı 22 olan anı defterine yazılanları okuyunca bize hak vereceksiniz.

Kültür Bakanlığı, yıllardır ülkemizin tanıtımı için çabalayıp dursun ama taksiciler bu çabayı bir çırpıda yok etsin! Olacak şey mi! İşe yaramayan kültür projeleri üretileceğine İhsan Aknur gibi taksiciler yetiştirilse çok daha anlamlı olur. (İşe yaramayan projelerden birine geçen haftalarda Adalar'da düzenlenen İstanbul Denizini Özlüyor başlıklı etkinliği örnek gösterebiliriz mesela. Denizimizi özlüyoruz ama balıklarımıza ve denize sahip çıkmak için sonucu fos olan etkinliklere ihtiyacımız yok.)

İhsan Bey'e, “Sizde şeytan tüyü mü var? Neden diğerleri gibi turistleri kazıklamıyorsunuz?” diye sormadan önce onun klasik özgeçmişine bir göz atalım. Züğürt turizm seyahat acentesinin en kıdemli üyesi 58 yaşındaki Aknur, sıra dışı bir taksi şoförü. Ününü duymayan yok. Hikâyesi bugüne kadar Türk ve dünya basınına 90 kez konu oldu. Doğal olarak röportaj teklifimizi duyunca nazlanıyor. “Konuşuyoruz, konuşuyoruz, bir şey olmuyor ki!” diye sitem ediyor. Daha ne olsun diye biz de basıyoruz sitemi. Bizim belgeselimizi yapmıyor Discovery Channel. Hem bu eski bir hikâye. Ta 2001 yılında keşfetmişlerdi onu.   
Uzun yıllar Sultanahmet'te çalışan Aknur, arabasına binen yabancıların dillerini anlamamak zoruna gidince İngilizce kursuna yazılmaya karar verir. Turistlerden de pratik yapmak için yardım ister. Ama hayatı 2001 yılında bir web tasarımcısının taksisine binmesiyle değişir. 155 bin kişinin ziyaret ettiği www.besttaxidriver. com sitesi böylece ortaya çıkar. Sitenin dili sadece İngilizce. Türklerle işi yok. Bundan sonra her şey çorap söküğü gibi gelir. Amerika'dan Avrupa'ya birçok e-mail almaya başlar. Herkes İhsan Aknur'la İstanbul turu yapmak için rezervasyon yaptırır.

İhsan Bey, misafirlerini havaalanında karşılar, gündüz turistik yerleri gezdirir, bir rehber gibi bilgiler verir, gece eğlence mekanlarına götürür. Otellerini ayarlar, ucuz restoranları öğretir. Aknur, “Biriktirdiğim defterler çok işime yaradı. Turistler buradaki güzel yazıları okuyunca bana daha çok güvendiler. Taksiciler, turistlerin bu ülkede karşılaştıkları ilk kişiler. Bu yüzden bana önemli bir görevin düştüğünü düşündüm. Müşteriyi istediği yere bırakmak ve fazla para almak kolay. Ama o insanları benimle yaptıkları turdan mutlu bir şekilde uğurlamak beni de mutlu etti. Çünkü işimi seviyorum. En önemlisi size güvendikleri ve onları kazıklamak gibi bir niyetinizin olmadığını anlayınca daha bonkör davranıyorlar.” diyor.

Aknur kendini geliştirmeye ise hâlâ devam ediyor. İstanbul'un tarihini kitaplardan öğrenmiş. Bugünlerde Bizans tarihiyle iştigal. Sebebi rehberler. “Onları kıskandım, kafama Bizans tarihini taktım.” diyor. Arabasında ilginç bir Bizans haritası var. Hangi eser nerede, özelliği nedir, surların ilk ve son halleri, hepsini not almış. Torpido gözünde ise Robert Mantran'ın yazdığı İstanbul Tarihi kitabı duruyor. Para durumu nasıl mı? Hâlâ züğürt turizm seyahat acentesinin en kıdemli üyesi. 1990’dan beri plakasının borcunu ödüyor.

Bu fotoğraflar, geçen yıl Ramazan ayında çekilmiş. Anthony Bordean, Travel Chanel’da No Reservation adlı bir program hazırlıyor. Amerika’da yayınlanan yapım oldukça popüler. Programda rezervasyon yaptırmadan bir mekana gidiliyor ve değerlendiriliyor. Yurt dışı da olabiliyor. Programın iletişim sayfalarında büyük bir hayran kitlesi var. Bordean rotasını İstanbul’a çevirince yolları İhsan Aknur’la birleşmiş. Birlikte bir buçuk gün geçirmişler. Eyüp’te iftar, Sultanahmet’te sahur yapmışlar.


Bu fotoğraf ise 15 Eylül 2010 çarşamba günü Galata Köprüsü’nde çekildi. ABD’de de satılmaya başlanan ve artık Ford’un ilk global ürünü olan Fiesta için, satışa sunulduğu pazarları kapsayan bir ‘Fiesta Dünya Turu’na çıkılmış. Amerika’dan Avustralya’ya uzanan bir rota belirlemişler. Turda pilotluk yapan Amerikalı gazeteciler, 57 günde 4 kıtanın 20 ülkesini geçip 25 bin kilometre yol kat edecekleri yolculuğun 24’üncü gününde İstanbul’a ulaştı. Mavi renkli arabaları için çektikleri küçük filmde İhsan Aknur’a rol verdiler.





4 Ekim 2009 Pazar

Ece’nin ajandaya sığmayan 100 yıllık tarihi

4 Ekim 2009
1892 yılında Afitap adıyla Beyazıt’ta kurulan, 1905’te ise Sirkeci’deki 111 No’lu dükkanı kiralayan Ece Ajandaları, kasımda 100. yıl özel sergisi açacak. Ece’ye ait ilk tabela, ilk logo, 1917’den kalan ajandalar,onlardan taşan öyküler ve eski fotoğraflar sergiyi oluşturan malzemeler. Ancak etkinliği özel kılan asıl mesele, serginin açılacağı mekan; Reşit Efendi Han ve Asmalı Meydan...

Sirkeci’den Cağaloğlu’na kıvrılan Ankara Caddesi’ni sağ koldan takip ederseniz henüz yolun başında sayılacağınız bir numarada; 111’de, Ece Ajandaları’nın yeşil renkli tarihî binasını görürsünüz. Bu mekan, 1905 yılında genç girişimci Mehmet Sadık Kağıtçı tarafından 20 metrekarelik küçücük bir dükkan olarak kiralanmış, daha sonra satın alınmış ve bugüne kadar yerinden hiç kıpırdamayan bir işletme olarak tarihe geçmiş. Ece Ajandaları, 104 yıldır aynı binada hizmet veren birkaç işyerinden biri. Yalnız 20 metrekarelik mağaza, zamanla büyümüş, büyümüş ve nihayetinde bugünkü 1.360 metrekarelik alanına ulaşmış. Büyürken sadece toprağı değil, geçmişten getirdiği hikâyeleri de içine katmış.
Osmanlı Devleti ve Türkiye’nin ajanda sektörüne yön veren Ece Ajandaları’nın üçüncü kuşak sahipleri Seydali Gönel ve Ali Muhsinzade ile görüşmeye giderken, Osmanlı’nın son hattatlarından Hamit Aytaç’ın atölyesiyle, çocuk bakışlarıyla onun son 30 yılına tanıklık eden matbaa ustası Artin Karakaş’la, 1930’lu yıllarda yazarları ve matbaacıları buluşturan Asmalı Meydan’la, İstanbul’un işgal yıllarında Avusturya Askerî Hastanesi olarak kullanılan tarihî binadan yayılan yanık kokularıyla karşılaşacağımızdan bihaberdik.

‘Böyle bir olay, insanın başına 100 yılda bir gelir’

Bunları anlatmamızın nedeni, Ece Ajandaları’nın kasım ayında açmayı planladığı 100. yıl sergisi… Serginin içeriği, “böyle bir olay insanın başına 100 yılda bir gelir” fikri çerçevesinde şekillendiriliyor. Ece’ye ait ilk tabela, ilk logo, 1917’den kalan ajandalar (daha eskisi henüz bulunamamış), onlardan taşan öyküler ve eski fotoğraflar sergiyi oluşturacak. Ama bizi ilgilendiren asıl mesele serginin açılacağı mekan; yani Asmalı Meydan...


111 numaraya varmadan, tam bir adım gerisindeki büyük yeşil demir kapının ardındaki Asmalı Meydan, Reşit Efendi Han’ın girişi oluyor. On adım sonra yemyeşil asma yapraklarının tamamen kapladığı meydandasınız. Sirkeci’nin karmaşasında böyle gizli bir bahçeyle karşılaşmak doğrusu çok şaşırtıyor bizi. Kapısı aralık olmasına rağmen yanından geçip gittiğimiz Asmalı Meydan, sessizliği, sakinliği ve rüzgar almayan mimarisiyle hayran bırakıyor.

Orta yerde durup batı cepheye baktığınızda gördüğünüz kırmızı kiremitli bina, 1910’lu yıllarda Avusturya Askerî Hastanesi olarak kullanılmış. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hem bu binayı hem de kuzey ve güney yönündeki diğer iki tarihî binayı matbaacılar ve mücellitler kiralamış ve zamanla burası matbaacılar sitesine dönüşmüş. Siyah kolluklar takarak harf dizen matbaa esnafının ekmek kazandığı bir adresteyiz. ‘Kurtuluş’ filmindeki, matbaadan gazete alıp dağıtıma çıkan fesli çocukların sahnesi de burada çekilmiş.

400 metrekarelik bahçenin doğu cephesinde ise Ece Ajandaları’nın arka girişleri var. İki kattan oluşan Ece’nin üst katında 9 oda, alt katında ise 5 mağaza bulunuyor. Odaların her biri binaya zamanla dahil edildiği için bir labirente benzemiş burası. Hanın sahibi, soyadı Canik olan Ermeni bir hanımmış. 1967 yılında hanı satmaya karar verince Ali Muhsinzade’nin dayısı Mürteza Sadık Kağıtçı talip olmuş buraya. Ancak önce 1973 yılında çıkan yangında hastane binası, sonra da 1976’da da güney cephe binasındaki tüm matbaa atölyeleri yanınca kiracılar terk etmiş hanı. Metruk bir hale dönüşen ve bir daha da kiracı alınmayan handa sadece bir sanatçı ve 3 işletme hayatına devam etmiş. 1982 yılında vefat eden hattat Hamit Aytaç, 6-7 sene önce ölen Akkaya Matbaası’nın sahibi Levon Usta, hâlâ irsaliye ve fatura basan Artin Karakaş ve Ece Ajandaları…

Seydali Gönel, bahçede çekilen 1964 tarihli eski fotoğrafı gösterirken hanın sakinlerinden, geleninden gideninden söz açıyor: “1930’lu yıllarda yazarların ve matbaaların işe gitmeden önce toplanıp çay içip simit yedikleri bir meydan burası. Duvarın kenarına dizilip muhabbet ederlermiş. DP’nin kurucusu Celal Bayar’ın oğlu Turgut Bayar’ın da bir yazıhanesi varmış. Detede (o dönemde meşhur olan bir zehir) içerek intihar eden ressam-yazar Tarık Carım, hanın müdavimlerindenmiş. Yan taraftaki otelde kalırmış, ispirto içip gelip bahçeye kıvrılırmış…”



Seydali Gönel ve Ali Muhsinzade’nin Ece Ajandaları’nın 100. yılı nedeniyle yapmak istedikleri pek çok planı var. Ancak ikisi önemli. Teknolojiyle baş edebilmek için İTÜ endüstriyel tasarım öğrencileriyle bir proje üzerinde çalışıyorlar. 10 öğrenci ‘Günümüzde ajanda nereye doğru gidiyor?’ sorusuna cevap arıyor. Gönel, “Teknoloji hızla gelişiyor. Teknolojiye ayak uydurmak lazım ama teslim olmamak şartıyla. Teknolojiyle ajandanın örtüştüğü ve ayrıştığı neler olabilir? Günümüz insanı ajandadan neler bekliyor? gibi soruların cevabını merak ediyoruz. Proje sonunda ortaya çıkan ürünleri sergileyeceğiz ve bir kitaba dönüştüreceğiz. Eğer geliştirilebilecek ürünler çıkarsa onları da basacağız.” diyor. İkincisi ve daha önemlisi, kumruların yuva yaptığı, köpekleri Mösyö’nün koruduğu Reşit Efendi Han’ı ve Asmalı Meydan’ı, ‘Hattat Hamit Aytaç Hat Evi’nin de içinde olduğu Ece Kültür Merkezi’ne dönüştürmek…

Hattat Hamit Aytaç’ın atölyesi Ece’ye ait...

Hattat Hamit Aytaç’ın son 40 yılını geçirdiği 40 metrekarelik atölyesi, Ece Ajandaları’nın içinde bir oda artık. Şirket içi toplantıların yapıldığı modern bir mekana dönüştürülmüş. Seydali Gönel, ileride onun adına burada bir sergi açmak istediklerini belirtiyor. Ali Muhsinzade, “Hattat Hamit Aytaç bu binada yaşadı. Dayım Mürteza Sadık Kağıtçı ona destek oldu, kira almadı.” diyor.

Aytaç’ın birçok hattat yetiştirdiği biliniyor. Yenikapı doğumlu Artin Karakaş, o öğrencilerden biri değil ancak 1982’de 91 yaşındayken vefat eden Aytaç’ın son 30 yılına tanıklık eden han sakinlerinden... Karakaş, 1950’de, 15 yaşındayken gelmiş buraya. Hastanenin olduğu binada 1972’de matbaasını kurmuş. Bir yıl sonra çıkan yangından sadece onun makineleri kurtulmuş. “Cama asılı kaldı makine, bugün hâlâ onunla iş yapıyorum.” diyor. Artin Karakaş, Hamit Aytaç’la ilgili hatırlayabildiklerini ise şöyle anlatıyor: “Çok güzel, davudi bir sesi vardı. Öyle güzel gazel okurdu ki, sesi vapur iskelesinden bile duyulurdu. Hat almak için sırf Araplar gelirdi yanına. Hatları nakşettiği kağıtlara yumurta akı sürer ve şu köşede iki saat güneşe bırakırdı. Yumurta akı hattı hem kurutuyor hem de parlatıyor… Arada sırada iki çocuklu bir kadın gelirdi yanına, 45 yaşlarında, iri yarı bir hanımdı, para alıp giderdi. Akrabasından biriydi sanırım. Hamit Bey, ölmeden önce hastalandığında Sakıp Sabancı ona sahip çıktı ve Kadıköy Numune Hastanesi’ne götürdü.”


24 Ocak 2009 Cumartesi

İşte Barış Manço'nun adam olmuş çocukları

24 Ocak 2009
Soldan sağa: Yağmur, Kaan, Ceyhun, Ümit ve Esra, Manço’nun Moda’daki evinin
önünde bir araya geldi. Hepsi, TRT’deki program kayıtlarına ulaşmak istiyor.
Bir hafta sonra yani 31 Ocak 2009, Barış Manço'nun 10. ölüm yıldönümü. 7'den 77'ye herkes onu çok özledi. Sadece ölüm yıldönümlerinde yad etmek artık kimseye yeterli gelmiyor. Onu en çok özleyenler ise, televizyon dünyasında bir fenomen olan 'Adam Olacak Çocuk' programına katılan çocuklar... 1980'lerin sonu, 90'ların başında yayınlanan bu programa çıkabilmek özellikle Anadolu'da yaşayanların en büyük hayaliydi. Pazar kahvaltılarımız onunla şenlenirdi. Barış Manço, çocuklarla söyleşi yapar, öğütler verir, oyuncaklar dağıtırdı. "10 Puan, 10 Puan, 10 Puan, dişlerini fırçala, ıspanağını ye, arabada arka koltukta otur, teybin kırmızı kayıt düğmesine basma" gibi meşhur söz ve öğütleri, Adam Olacak Çocuk'ta hayat bulmuştu. Birçok çocuk, onun sayesinde ıspanak yemeyi sevmişti. Hiç merak ettiniz mi, bu çocuklara ne oldu, büyüdüler, gerçekten adam oldular mı diye? Biz merak ettik, 17 çocuğu ulaştık, 14'üyle konuşabildik. Barış Manço göremedi ama hepsi gerçekten büyüyüp adam olmuş. Şimdilerde 20'li yaşlarını sürüyorlar. Kimi yurtdışında okuyor, kimi iş hayatına atılmış. O zamanlar, kimin karşısında olduklarının farkında olmayan gençler, şimdi onu hasretle anıyorlar. İstanbul'da yaşayan gençlerle Moda'daki evini ziyaret edip, hep beraber Barış Abimizi yad ettik. Mekanın cennet olsun Barış Manço!

Eğitim koordinasyon müdürü oldum

Esra Kıvılcım: 13 Nisan 1983 ıstanbul doğıumluyum. ışletme okudum. şu an Mecidiyeköy’deki Çağıdaş Eğıitim Danışmanlık Aş’de eğıitim koordinasyon müdürüyüm. Adam Olacak Çocuk’a 6 yaşımdayken katıldım. Katılımcılarla Lale Manço ilgileniyordu. Anneannem, Lale Hanım ile iletişime geçmiş, mektup yazmıştı. Ben ikinci sırada çıkmıştım. Elbisemi çok beğenmişti. Kahve renkli süet bir elbiseydi, üstünde de kürklü bir ayıcık vardı. Farklı bir şarkı söylemiştim, hatırlamıyorum şimdi. Sesimi çok beğenmişti.

Adam Olacak'a çıktım, film teklifi aldım

Sedef Vurtop: 31 Mart 1983 İzmir doğumluyum. İstanbul Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi okudum. Şimdi Almanya’da master yapıyorum. Ailemi ve arkadaşlarımı İstanbul’da bırakmayı göze alarak adam olmaya çalışıyorum. Programa 1988’de katıldım. Sahneye ilk ben çıktım. Sezen Aksu’nun ‘Gel Gel Sarışınım’ şarkısını söylemiştim. Çok beğenmişlerdi. Atıf Yılmaz yeni filmi için şarkı söyleyen bir çocuk arıyormuş. Beni önerdiler. 'Arkadaşım Şeytan’da oynadım, 5 dakikalık bir rolüm var.

Ağlamaktan sorularına cevap verememiştim

Ayşenur Sevinç: 1992 İstanbul doğıumluyum. 15 yaşındayım, Samsun Fen Lisesi’nde okuyorum. Hedefim plastik cerrah olmak. Programa katıldığımda 5 yaşımdaydım. Annemle Ortaköy’deki Balböceği Çocuk Evi’ne gitmiştik. Barış Manço bana adımı sorduğunda ağlamaya başlamışım, beni susturamamışlar ve yerime oturtmak zorunda kalmışlar. Çocukluğum onu dinleyerek geçti. Şarkılarını dinlemeden uyuyamazdım.

Sinirlenip programı terk etmiştim

Kaan Yenileyen: 1986’da Bursa’da doğdum. 1989’da programa katıldım. Dördüncü sıradaydım ve sıkılıp mikrofona doğru koştum. Barış Abi de beklememi söyleyerek yerime oturttu. Çok geçmeden tekrar sıkılıp sahneye koşup mikrofonu tuttum, tekrar uyararak yerime oturttu. Ben de sinirlenip hızla stüdyoyu terk ettim, program durdu. Sonra Barış Abi geldi ve beni sevmeye başladı. ‘Bu çocuk çoktan adam olmuş’ dedi. Şu an sinema son sınıf öğırencisiyim.

Matbaa yönetiyor

Burcu Çatanlar: 1983 İstanbul doğumluyum. Özsenem Matbaacılık’ta yöneticiyim. 1989’da programa katıldım. Çok mutluydum. Hatta tüm çocuklar ağlarken ben annemin elini bırakıp koşarak yanına gitmişim, çok heyecanlıydım. Yanına gidince heyecanım bir anda gitti. Çünkü bizimle olan diyaloğu o kadar iyi ve sevecendi ki... Bana ilk hitabı ‘Burcu Prenses’ olmuştu. ‘Dişini fırçalıyorsun değil mi?’ diye sormuştu. ‘Minik fare’yi okumuş ve 40 puanla şampiyon olmuştum.

Yüzüklerini almaya kalkmıştım

Merve Yılmazoğlu: 1984 İstanbul doğumluyum. Trakya Üniversitesi İşletme mezunuyum, 3 yıldır bir bankada çalışıyorum. Onu çocukluğıumdan beri unutamadım. Adam Olacak Çocuk programına çıktığımda çok mutlu olmuştum ve yayında kendisinin yüzüklerinden birini istemiştim, hatta parmağından çekip almaya kalkmıştım, çok net hatırlıyorum. O da ‘Tamam içeride vereceğıim’ demişti ama alamadım tabii yüzüğü.”

Sahneye çağırdığında kalbim duracaktı

J. Rojda Sanır: 1 Mart 1991’de Antalya’da doğdum. Lise üçteyim. Hedefim sinema ve televizyon okumak. 1996’da Adam Olacak Çocuk’a katıldım. Barış Abi beni sahneye çıkardığında kalbim duracaktı neredeyse, çok terlemiştim, heyecanlanmıştım. Hangi takımı tuttuğumu bile unuttum. Annemin bana baktığını gördüm, fırsat bu fırsat deyip “Anne ben hangi takımlıydım?” diye sordum. Herkes kahkaha atmaya başladı, tabii Barış Abi de. Beşiktaş diş fırçası kalmadığı için bana Fenerbahçelifırça vermişti, çok üzülmüştüm.

Kadir İnanır gibisin, dört çiçek, bir böcek

Ömer F. Vural: 1987 İstanbul doğumluyum. Girne Amerikan Üniversitesi’nde mimarlık okuyorum. Mimarlığın yanı sıra inşaat işiyle de ilgilenip müteahhitlik yapacağım. Programa katıldığımda 4 yaşımdaydım. Annem ve babam o kadar şarkı ezberletseler de bana sıra gelince ‘Mini Mini Bir Kuş Donmuştu’yu okumuştum. O gün programda 4 kız vardı, erkek sadece bendim. Barış Abi, ‘Kadir İnanır gibisin, dört çiçek, bir böcek’ demişti.

Hedefim, üst düzey yönetici olmak

Ceyhun Yatkın: 1985 Elazığı doğıumluyum. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde dış ticaret okudum. şu anda English Time’da müşteri temsilcisiyim. Hedefimde üst düzey yöneticilik var. Programa katıldığımda 4 yaşımdaydım, sıra bana gelmişti ama küçük bir talihsizlik oldu. Elektrikler kesildi. Ama Barış Manço, hevesimi kırmadı. Çekim yapılıyormuş gibi benimle konuştu, programı devam ettirdi.

Hiçbir şey olamadım
Yağmur Acar: 1988’de Samsun’da doğıdum. 1992’de programa katıldım. Piti kareli etek, yelek takım giymiştim, sıranın bana gelmesini bekliyordum. Barış Abi bana önce, ‘Yılan ne içer?’ diye sordu, sonra da kulağıma eğilip süt diye fısıldadı. Nasıl da şımararak ‘Aboneyim’ şarkısını söylemiştim. ‘Büyünce ne olacaksın?’ demişti. ‘Doktor’ diye cevap vermiştim. Çocukluk işte, hiçbir şey olamadık. Okumayı hiç sevemedim. Lise bitince güzel bir iş buldum. Goldaş’ta ürün takip elemanı oldum. Açıköğretimde okuyorum.


Hayatımın en güzel hediyesini verdi

Eren Ocak: 1983 İstanbul doğumluyum. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nde okudum. Programa 1989’da katıldım. Yüzüklerine gözüm takılmıştı. İstersem birini bana verebileceğıini söylemişti. Ben utanarak sadece ‘teşekkürler’ demiştim. Hediyelerden büyükçe olanını seçmiştim. ıçinden, maketleri birleştirerek hazırlanan bir şehir çıkmıştı. Aldığım en güzel hediyelerden biridir.

En büyük kamyonu ben kaptım

Kerim Aybar: 19 Mayıs 1994 İstanbul doğumluyum. Lise 1'de okuyorum. Hedefim pilot olmak. Programa 3 yaşında katıldım. ‘Belediye ne yapar?’ diye sormuştu. ‘Otobüsleri, itfaiyeleri var, yangınları söndürüyor, hırsızları yakalıyor’ demiştim. Hediyeler, oyuncak bir kamyonun üstündeydi, herkes üstünden ufak hediyeleri aldı, ben almamıştım. Hediyeler bittiğıinde kamyon bana kalmıştı.


Arabanın önüne oturuyorum deyince şok geçirmişti

Oğuzhan Murat: 1990 Konya doğumluyum. ODTÜ Metalürji Malzeme Mühendisliği‘nde okuyorum. Sene 1993. Daha 3 yaşımdayım. Annem de her anne gibi benim ‘Adam Olacak Çocuk’ programına çıkmamı istiyordu. Annem programa katılmam için Barış Abi’nin ofisine mektup yazar. 3 sene boyunca Barış Abi’den cevap alamadık. 1996 senesinde telefon çalar, telefondaki, Barış Abi’nin ofisinden bir bayandır. Ama annem inanamaz buna, bir arkadaşının ona şaka yaptığını sanır. Zor da olsa bayan, annemi inandırır. Uzun bir yolculuk sonrası İstanbul’dayız. Sıra bana yaklaştıkça daha fazla heyecanlanıyordum. Ve Barış Abi adımı söyledi. ‘O bizi kırmadı, ta Konya’dan geldi’ dedi. ‘Şehzade Oğıuzhan’ diyerek beni mikrofonun yanına kadar götürdü. Yolculuğumun nasıl geçtiğıini, arabanın neresine oturduğıumu sordu. ‘Önüne oturdum’ dedim. Barış Abi şok oldu. Bu sırada bir sağıma, bir soluma geçiyor, saçları beni gıdıklıyordu. Ferdi Baba’dan Fadime’nin Düğıünü’ parçasını söyledim. şarkıyı bilenler hatırlar, şarkıda “Hadi gel köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğıününde halay çekelim Aboooo” kısmı vardı. “Abooo” deyişim Barış Abi’nin çok hoşuna gitmiş olacak ki, defalarca tekrarlattı. 1 Şubat 1999... Gazeteler, televizyonlar senin öldüğünü söyledi. Duyar duymaz gözlerim doldu, ağlamaya başladım. 3. sınıftaydım. İlkokul öğretmenim Hikmet Ata, senin ölümünden sonra beni tahtaya kaldırdı. Bir şarkını söylememi istedi. Söyleyemedim Barış Abi. Tahtaya çıktım ‘Ayrılık, ayrılık aman ayrılık’ diyemedim, gözyaşlarına boğuldum. Çünkü ayrılmıştık seninle. Ama bitecek bu ayrılık. Sen orada bizleri, ‘Adam Olmuş Çocuklar’ını bekliyorsun. Mekanın cennet olur inşallah.”

Ispanağı sevmezdim

Ümit Manay: 26 Kasım 1987’de Edirne’de doğdum. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde okuyorum. Programa 1997’de başvurdum. Seçmelere katıldım ve yedeklere kaldım. Çekimlere katılamadım diye iki gün evde ağladım. Barış Manço’yla tanışmam böyle oldu. Ben onun sayesinde ıspanağı sevdim, musakka yemeye başladım.







.



5 Nisan 2008 Cumartesi

‘Ceylan’lar objektife yakalandı

5 Nisan 2008
Bol ödüllü filmlerin yönetmeni Nuri Bilge Ceylan ve ailesi, her zaman çok merak edildi. Aslında topyekûn göz önündeydiler. Oğul Ceylan film çekiyor; annesi, babası, kardeşi filmlerinin kahramanı oluyordu. Ancak ne kadar göz önünde olsalar da, o kadar ‘uzak’tılar. Hiçbiri televizyonlara çıkmadı, gazetelere boy boy fotoğraf vermedi. Özellikle ‘Mayıs Sıkıntısı’ filmiyle çok sevilen baba Mehmet Emin Ceylan, gelen bütün teklifleri geri çevirdi. Çünkü onun dünyasında böyle şeyler yoktu. Bugün de söylediği “Ben daha asude bir hayatı severim.” sözü, en önemli ilkesiydi. Nuri Bilge Ceylan ise ödüllerle, övgü dolu yazılarla yüceltilirken hep sessiz ve mesafeli durmayı tercih etti. ‘Ağzını bıçak açmayan’ yönetmen olarak bilindi. Yine öyle, değişen bir şey yok. Ancak aile, bu kez yaşamının kapısını biraz araladı. Nuri Bilge Ceylan’ın, Ablası Emine Ceylan ile birlikte Nişantaşı'ndaki Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde 1 Nisan’da açtığı ‘Babam İçin’ sergisi, ailenin dört üyesini bir araya getirince, biz de bu tabloyu kaçırmadık.
Soldan sağa: Anne Fatma Ceylan, Emine Ceylan, Nuri Bilge Ceylan ve Mehmet Emin Ceylan. Galeride sergi gezerken... 3 Nisan 2008. Fotoğraf: Selahattin Sevi, Zaman

MEHMET EMİN CEYLAN:
“BEN BÖYLE ŞEYLERDEN HEP UZAK DURDUM AMA ÇOCUKLAR ALIŞTIRDI”

Bol ödüllü filmlerin yönetmeni Nuri Bilge Ceylan ve ailesi ilk kez film dışında bir araya geldi. Babaları Mehmet Emin Ceylan’a doğum günü hediyesi olarak fotoğraf sergisi hazırlayan Ceylan kardeşler, anne ve babalarıyla birlikte sergiyi gezdi ve Zaman’a özel poz verdi. Yıllardır oğlunun filmlerinde rol alan Mehmet Emin Ceylan, objektif karşısında olmaktansa kamera karşısında olmayı tercih ettiğini söylüyor.
Ceylan Ailesi.
Sabahın dokuzunda, Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde bir araya gelen aile üyelerinin hep beraber sergiyi gezişine tanık olduk. Emine ve Nuri Bilge Ceylan kardeşler, 86 yaşındaki babalarını fotoğraf karelerine taşımış ve bu sergi ile ona bir armağan sunmak istemişlerdi. Fotoğraflardaki yorgun adamın aksine ela gözlü, uzun boylu, güler yüzlü ve dinç bir baba çıktı karşımıza. Emine ve Nuri Bilge Ceylan, babaları Mehmet Emin beyin koluna sevgiyle girdi. Anneleri Fatma Hanım'ı da yanlarına alıp fotoğraf nostaljisine başladılar. ‘Babam İçin’ sergisi, evlatlarının gözünde idol olan bir babanın, hayatta yalnız başına verdiği mücadele üzerine kurulmuş. Emine Ceylan'a göre o, "Yalnızlıkta en uç noktaları deneyen ve kendini hasreden" bir baba. Ceylan, "Fotoğraflarda babamın yanında annem ya da torunları olabilirdi. Ama biz onu yalnız çekmek istedik. Çünkü hayat böyle. Babam da daha çok yalnız yaşamış biri. 1952’de evlenmişler, ama babam yıllarca yurt dışında kalmış, hep birlikte değillerdi." diyor.

Çanakkale'nin Çakıroba köyünde 1922 yılında dünyaya gelen Mehmet bey, hem Türkiye hem de dünya tarihi için önemli bir dönemde büyümüş. Babası Nuri, 1. Dünya Savaşı'na katılmış bir asker. Öldü sanılmış; ama yıllar sonra bir gün çıkagelmiş. Mehmet bey, Balıkesir Lisesi'nde okumuş. Bugün hâlâ lisede öğrendiği Fransızca'sıyla kitap okuyor ve konuşuyor. Eğitimle ilgili ilk atılımların yapıldığı yıllarda yetişmesi Mehmet bey de büyük bir iz bırakmış ve onun hayattaki duruşunu belirlemiş. En zor ve yalnız yılları ise Amerika'ya gittiği döneme rastlıyor…

 Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirdikten sonra 1954'te devletin açtığı İngilizce sınavını kazanan Mehmet bey, geride genç karısını ve henüz doğmamış kızını bırakarak ABD'ye yol almış. Ancak burada geçirdiği bir yıl hayatında yepyeni bir dönem açmış. Amerika'nın gelişmişlik düzeyinden ve özgürlük ortamından etkilenmiş. Çeşitli bölgelerini, üniversiteleri dolaşarak ziraat konusundaki gelişmeleri yerinde öğrenmiş, Türkiye'yi anlatan konferanslar vermiş. Döndüğünde tüm bu öğrendiklerini önce Çakıroba'daki 50 dönümlük kendi arazisinde uygulamış. Sonra tüm köylülere öğretmiş. "En iyi elma nasıl yetiştirilir?" dersleri vermiş daha o yıllarda.

Mehmet bey, bir yandan ülke için koştururken bir yandan da fotoğrafa merak salmış. Gördüklerini çekmek, yaşadıklarını eşine anlatmak için dönüşte Türkiye'ye belge götürmek istemiş. California'da bir kütüphanede, Leica marka makinenin fotoğrafını görünce çok sevmiş, hemen satın almak istemiş. Ancak devlet bursuyla okuyan bir öğrenci için 35 dolar büyük bir para o zamanlar. 4 dolarlık başka bir makineyle gönlünü hoş eden Mehmet bey, ileride hem oğlunun hem de kızının fotoğraf sanatçısı olacağını nereden bilsin? Sonraki yıllarda çocuklarının fotoğrafa meraklı olduğunu anlayınca gittiği ülkelerden makineler alıp gelmiş.
Mehmet Emin Ceylan, 2012'de hayatını kaybetti.

Bir saat süren gezi süresince Mehmet beyin gözlerinin içi parlıyordu. Bütün duvarlar onun fotoğraflarıyla doluydu. “Acaba ne hissediyor?” diye merak ediyoruz: “İnsan gurur duyuyor tabii. Ben böyle şeylerden hep uzak durdum; ama çocuklar bizi alıştırdı. Köyde yetiştiğimiz için ömrümüz tarlalarda geçti. Çapa yaptık, okuduk... Ben daha asude, sakin hayatı severim." diyor. Koza, Mayıs Sıkıntısı, Kasaba ve İklimler olmak üzere dört filmde rol olan Mehmet Emin Ceylan, objektif karşısında olmaktansa kamera karşında olmayı tercih ediyor. Sebebini şöyle ifade ediyor: “Fotoğraf insanı daha yoruyor, zaman alıyor. Filmde tabii olmak mecburiyetindesin.” Peki çocuklarının büyüyünce ne olmasını istiyormuş: “Kendi kabiliyetlerine göre ne olmak isterlerse diye düşünürdüm. Biz onlara ortam hazırladık. Bir dönem Bursa'da yaşadık, sonra İstanbul'a geldik. Emine çok aktifti. Bilge, daha sakindi ama kafayla çalışır o." diyor. Hangi evladına nazı geçiyor dersiniz? Babalarla kızların arasından su sızmadığını “Önce Emine'ye nazım geçer." diyerek bir kez daha tescilliyor.

19 Nisan'a kadar devam edecek olan sergi iki evladın babasına hem doğum günü hediyesi hem de bir teşekkürü… O da çocuklarına şöyle teşekkür ediyor: “Kızım ve oğlumun meydana getirdiği sergi bende çok duygular bıraktı. Hayatımda ilk defa gördüğüm bir sanat çalışmasının ürünü. Böyle bir sanat çalışmasını görmek hayatımda unutamayacağım bir hadise oldu."

30 yıldır babasını fotoğraflıyor

Nuri Bilge Ceylan, anne ve babasının fotoğrafını 30 yıldır çekiyor; ancak sergide son iki yılda çekilenlere yer vermek istediklerini belirtiyor. Emine Ceylan, “Bilge, babamı daha önce çekmişti. Böyle bir sergi niyeti zaten vardı. Sonra beraber yapalım diye konuştuk ve tam olarak geçen sene karar verdik." diyor.

Sergideki siyah beyaz fotoğraflar Emine Ceylan'a ait, renkli olanlar ise Nuri Bilge Ceylan'a. İki kardeş bir yıllık süreç içinde tamamen ayrı, birbirinden bağımsız çalışmış. Emine Hanım, çekimlerini bitirip dönünce Çanakkale'den, kardeşi gitmiş. Mehmet beyin sergide yer almayan başka birçok fotoğrafı da var. Onlar daha sonra kitap olarak çıkacak karşımıza. Mesela Emine Hanım, tarihi çok sevdiği ve araştırdığı için babasını Truva'ya ve Çanakkale savaş alanlarına götürerek fotoğraflamış. Tarla dönüşünde bir akşamüstü evde dondurma yerken çektiği fotoğrafı özel arşivi için saklıyor. Nuri Bilge Ceylan'ın ise, çektiği; fakat sergiye koymadığı fotoğrafları gerçekten merak uyandırıcı. Gençliğinden beri bisiklet kullanan ve hâlâ kullanmaya devam eden Mehmet beyin, bu fotoğraflarını ancak kitap çıkınca göreceğiz.
Emine Ceylan serginin en etkili fotoğraflarından “uyuyan baba” portresini çekerken Mehmet bey, uzandığı yerde bir anda uyuyakalmış. Ceylan, “Oraya dön, buraya dön derken gerçekten o anda dalıp gitti. Poz filan değil.” diye anlatıyor o anı. Aynı durum Nuri Bilge Ceylan, Mayıs Sıkıntısı filmini çekerken yaşanmış. Son sahne çekilirken dayanamayıp uyuyan baba hem filme, hem de güne noktayı koymuş böylece.

Mehmet Emin Ceylan, ailesi ve çevresi tarafından üretkenliği ve çalışkanlığıyla tanıyor. Bir de sonu gelmeyen projeleriyle. Nuri Bilge Ceylan, “Babam yılın yarısını İstanbul'da diğer yarısını Çanakkale'deki köyde geçirir. Tarlası ile evi arasında geçer hayatı. Ağaçlarına bakar, çalışır da çalışır. Tam da ne yaptığını anlamak zordur. Ama hiç durmaz. Projeleri bitmez…” diyor.




5 NİSAN 2008'DE ZAMAN CUMARTESİ EKİNDE KAPAKTAN VE İÇERİNDEN YAYINLANAN HABERİN SAYFADAKİ GÖRÜNÜMÜ...







29 Eylül 2007 Cumartesi

Erkekler benim için neredeyse cinayet işliyordu

29 Eylül 2007
Ayşen Gruda Türkiye’nin yetiştirdiği önemli kadın komedyenlerden biri. Herkes onu, ‘evde kalmış kız kurusu, domates güzeli’ rolleriyle hatırlasa da Gruda, “Ben hayatı dolu dolu yaşamış, çok mutlu bir kadınım. Erkekler benim için neredeyse cinayet iiliyordu.” diyor.




Ayşen Gruda, Türk sinemasının sevilen kadın oyuncularından biri. Her zaman bir başrol oyuncusu kadar dikkat çekti. Onun hakkında herkesin merak ettiği tek bir konu var: Yıllarca yan karakterlerde oynayan bir oyuncu olarak ayakta kalmayı nasıl başarmıştı? Ne hokka gibi burnu, ne de yay gibi kaşları vardı; ama ekrana yakışan yüzü ve karizmasıyla oyunculuğunu konuşturuyordu. Bu nedenle, kadın komedyen deyince akla gelen ilk isimlerden oldu… Diğeri isim ise Perran Kutman. Türkiye onlardan sonra neredeyse kadın komedyen yetiştiremedi. Gruda, bunun nedenini kimsenin bilmediğini söylüyor. Hisseli Harikalar Kumpanyası’nda ve Fesupanallah dizisinde oynayan sanatçı, pek çok insanın zannettiği gibi ‘evde kalmış kız kurusu’ rollerinin kadını değil. Domates güzeli ise hiç değil. Çünkü Gruda, “Ben hayatı, aşkları dolu dolu yaşamış çok mutlu bir kadınım. Erkekler benim için neredeyse cinayet işliyordu.” diyor.

Fesupanallah için Türkiye’yi kırıp geçirecek dizi yorumları yapıldı. İzlenimleriniz neler?

Şu ana kadar insanlardan duyduğum hep müspet şeyler. ‘Çok güzel, tebrik ederiz, fevkalade’
diyorlar. Herkes çok beğenmiş, çok eğlenmiş. Türkiye’yi bu zamanda güldürmek çok zor.

Neden zor olduðunu düşünüyorsunuz?

İnsanlar diken üstünde, dünyanın neresinde ekonomik kriz başlayacak diye bekleniyor. Küresel ısınmanın, kuraklığın tam ortasındayız.

Böyle bir ortamda siz nasıl gülebiliyorsunuz?

Ben de çok kolay gülen bir insan değilim. İnsan gülerken düşünür. Gülmem için hakikaten beni düşündürmesi gerekiyor. Abuk subuk her şeye gülmem.

Sizin de rol aldığınız Kemal Sunal’lı, Şener Şen’li filmler, defalarca seyredilmesine rağmen yine de reyting alıyor. Günümüz dizileri yıllar sonra izlendiğinde aynı keyfi verir mi?

Eğer günlük değil güncel konuları işliyorlarsa keyif verir. Güncelden kastım politika, trafik, kadın-erkek, doktor-hasta ilişkileri gibi modası geçmeyecek konular… İkisi arasında ince bir ayrıntı vardýr. Mesela İkinci Bahar dizisi şimdi tekrarlanıyor. Aynı zevkle izleniyor.

Yan karakterlerde oynayıp da yıllarca ayakta kalan oyuncu sayısı az...

Tabii ki insanın fiziği çok önemli. Ekrana yüzünüzün yakışması gerekiyor. Bu illa hokka burun, pamuk ağız, yay kaş değil. Karizmanız önemli. Birinci neden bu. İkincisi; ben Arzu Film ekolünden geliyorum. Orada başrol, son rol diye bir şey yoktu. Sadece senaryo vardı ve hepimizin o senaryoya hakkıyla hizmet etmesi beklenirdi. Biz çok özgür oyunculardık, ama başı boş değildik. Arzu Film’de çok sıkı bir disiplin vardı. Bunların dışında da ben bir komedyenim. Komedyen her rolü oynar. Yan rol, orta rol, kenar rol yoktur. Bir film seyredersiniz, küçücük bir rol hafızanıza kazınır. Olay budur.

Kemal Sunal filmlerde çok komikti; ama gerçek hayatta çok ciddi olduğu söyleniyordu. Siz de öyle misiniz?

Ben işimi yapıyorum. Gülen güler, gülmeyen gülmez. Bir doktoru otobüste ameliyat yaparken hiç gördünüz mü? Ben bir oyuncuyum. İşimi yaptığım yer set, tiyatro sahnesi. Karşılığında da para alırım. Gerçek hayatta insanları güldürmek gibi özel bir görevim yok.

Karakter olarak eğlenceli biri misiniz diye sormuştum...

Ayşen dürüst, sözü dinlenir, sözüne güvenilir, işinde disiplinli, yüreğini iyi tutmaya çalışan biri.

Türkiye kadın komedyen yetiştirme konusunda başarısız mı?


Kadın komedyenlerin sayısı ülkemizde de, dünyada da azdır. Bunu rahmetli Oğuz Aral, Gani Müjde ve bu işle uğraşan bir yığın insanla konuştuk. Bir türlü işin içinden çıkamadık. Ya kadınlara mahsus senaryo yazılmıyor, erkek egemen senaryolar yazılıyor ya da kadın, estetiğinden endişe duyuyor, kendini bozmak istemiyor. Hicvin babası, koskoca Oğuz Aral bile çıkamadı işin içinden… Bilemiyorum.

Eski filmlerinizde kendinizi izleyince ne hissediyorsunuz?

Hiçbir şey. Benim yaptığım iş laboratuvar işi. Matematik, aritmetik, geometri gerektiriyor. Bir bilim işi olduğu için geriden aldığım derslerle ileri doğru gidiyorum. Ben o filmleri zaten fazla izlemiyorum. Bir filmi 3 kere izleyebilirim, ama 23 kere neden izleyeyim? Bunu anlayamıyorum. Aynı şeyleri izle izle insan delirir. Bu nedenle insanlara sormak istiyorum: Acaba bu lezzette başka şeyler yağılmadığı ve sürekli önünüze getirildiği için mi bunları izliyorsunuz?

Ama herkes severek ve gülerek izliyor…

Çok fazla dayatılıyor izleyiciye. Çünkü başka bir şey yok. Ben televizyonların yerinde olsam diziden ziyade 2-3 gün sürecek televizyon filmleri yaparım. Yani sinemayla televizyonu birlikte yürüten filmler… Çok daha iyi ve başarılı işler olur. Bizim filmlerimiz klasik oldu artık, klasikler eskimez. Kaldırılmasın ama insanlar bıktırılmasın. Biraz nefes aldırsınlar seyirciye, özletsinler.

Oyunculuğun sadece görsellik üzerinden yürümesine ne diyorsunuz?


Sinema farklı, televizyon farklı. Televizyon dizilerinin hangi mantığa dayalı olarak yapıldığını bir yapımcı kadar bilemiyorum. Demek ki böyle bir talep var. İyi olmayanlar eleniyor zaten.

Ayşen Gruda’yı eleştirebilir misiniz?

Çok fazla mükemmelliyetçiyim, ailemle iliþkilerimde de anksiyete bozukluğu var denilecek kadar endişeliyim. Zamanım olmadığı için istediğim kadar kitap okuyamıyorum. Bunların dışında eleştirilecek çok fazla bir şeyim yok.

Oyunculuğunuzla ilgili…

Ne rol verirlerse oynarım, evvelallah. Çağ çok değişti. Modern tiyatro daha farklı. Dünyada nasıl bir tiyatro akım var bunları birebir takip edemiyoruz. Ama öyle bir tarzı olan tiyatroya da en fazla 10 gün içinde adapte olurum.

Eski oyunculuk tekniklerini mi kullanmaya devam ediyorsunuz?

Oyunculuk teknikleri tabii ki farklılaşıyor. Yazarların hayal güçleri, nasıl bir nefes tekniği kullanılması gerektiği... Bunlar hep araştırılarak yapılacak şeyler. Çağın IQ’sunun yarım adım gerisinde görüyorum kendimi. Bu benim özeleştirim. Ama yaparım.

Sizin için hep ‘evde kalmış kız rollerini oynayan kadın, kız kurusu, domates güzeli’ yakıştırması yapılıyor. Bunlar sizi nasıl etkiledi?

Bak ben sana bir şey söyleyeyim: Erkekler benim için neredeyse cinayet işliyorlardı vaktiyle. O rol, onlara inanmayın. O kadın ben değilim. Ben farklıyım, oynadığım roller farklı. Farklı kadınların acılarını dile getiriyorum. Ben hayatı, aşkları dolu dolu yaşamış çok mutlu bir kadınım. Benim için üzülmeyin.