Meriç Nehri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meriç Nehri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2019 Çarşamba

Anne ayağa kalk! Buraya kadar geldin, vaz mı geçeceksin!

8 Mayıs 2019 
15 Temmuz süreci en çok çocuklarda travmalara neden oldu. Cezaevindekiler ayrı, Meriç'ten geçebilenler ayrı sıkıntılar yaşadı. Unutulmayacak acılar, anılar biriktirdiler.

Küçücük yaşlarında büyümek zorunda kalan çocuklar, Avrupa kamplarında birbirlerine masal yerine bu hikayeleri anlatıyor, duruşlarıyla anne babalarına dayanma ve direnme gücü veriyorlar.

5 ve 7 yaşındaki çocuklarıyla Meriç Nehri'ni geçen ama yaşadıklarının etkisinden kurtulamayan Yapraklı ailesinin yaşadıklarını siz de unutamayacaksınız. Günlerce, 'Batıyoruz' diye sıçrayarak uyanmak, her gece ölüme yatmak gibi...


HAKKIMIZDAKİ SUÇLAMALARI DUYUNCA İNANAMADIK

Zeynep Yapraklı: Biz Zonguldak'ta yaşayan sıradan bir aileydik. Ben ev hanımıyım. Eşim Ahmet Yapraklı ile 2009'da evlendik. İki çocuğumuz var. Oğlum Hamza 7, kızımız Elif Betül 5 yaşında. 15 Temmuz 2016 darbe girişimini sanki biz yapmışız gibi hayatımız bir anda alt üst oldu. O gün akşam evimizde oturmuş hep birlikte çay içiyorduk. Her zamanki gibi eşim işten gelmiş, yemeğimizi yemiştik. Bir anda ne olduğunu zaten anlamadık.

Eşim Zonguldak Ticaret İl Müdürlüğü'nde muayene memuru olarak görev yapıyordu. Aynı zamanda Zonguldak Karaelmas Üniversitesi'nde uluslararası ticaret alanında ders veriyordu. Gümrüğü bırakıp akademisyen olmaktı hedefi.

Daha beş yıllık memurken darbeden 10 gün sonra ihraç oldu. Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı, hakkında 3 dosya, 5 yakalama kararı çıkarttı.

Suçlamalar silahlı terör örgütüne üye olma, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, resmi belgede sahtecilik, kamu kurum ve kuruluşlarını dolandırıcılık! İnanılır gibi değildi, iddiaları görünce ne yapacağımızı bilemedik.

RÜŞVET TEKLİF ETTİLER, KABUL ETMEDİM

Ahmet Yapraklı: Gümrük de rüşvet olayları oluyormuş. Yeni memurdum. Bana da teklif edildi fakat ben almam. Bir firma hurda getirdi. Araba parçaları var dediler. Baktım, kırık dökük olmayan, kullanılabilir parçalardı. Kırık dökük şeylere vergi alınmıyor. Diğerlerine vergi ödenmek zorunda. Firmaya 160 bin TL'lik ceza uyguladık. Ankara merkezli bir firmaydı. İki kişi geldi Ankara'dan, 'Sen memursun, maaşın ne kadar ki, 70 bin TL verelim' dediler. Tabi olacak bir şey değildi.
    Yapraklı ailesinin Atina günleri.


KAPI ÇALINCA İRKİLİYOR, SOKAĞA ÇIKMAYA ÇEKİNİYORDUK

Zeynep Yapraklı: Yakalama kararı çıkınca eşim bir süre evden uzakta yaşamaya başladı. Suçu yoktu, neden hapse girseydi ki! Zaman zaman görüşüyorduk fakat artık bizim için kabus gibi günler başlamıştı.

Tek başıma, çocuklarla Zonguldak'ta kalamazdım, zaten orada bizi bağlayan bir şey kalmamıştı. 6 ay eşimle görüşmedik. Sonra biz de bulunduğu yere gittik.

Yaklaşık iki sene böyle geçtikten sonra Türkiye'de kalmak ikimiz için de zor olmaya başladı. Hep diken üstündeydik. Kapı çalınca irkiliyor, sokağa çıkmaya çekiniyorduk. Haziran 2018'de yurt dışına çıkmaya karar verdik. Tek yolumuz vardı; Meriç Nehri...

31 Haziran 2018'de saat 09.00'da Ankara'dan İstanbul'a yola çıktık. 6 saat sonra, diğer yol arkadaşlarımızla İstanbul'da buluştuk. Toplamda 6 kişiydik. Bizim dışımızda iki kişi daha vardı. Onları tanımıyorduk, isimlerini bile bilmiyorduk. Kaçakçılara, buluştuğumuz yerde para verdik.

YUNANİSTAN DİYE NEHRİN ÜZERİNDE BİR ADAYA ÇIKMIŞIZ

Ahmet Yapraklı: Ödemeyi yaptıktan sonra yola çıktık. Edirne'yi geçip bir yerde bıraktılar bizi. Kaçakçılar botu şişirmeye gideceklerini söyleyip ayrıldılar. Biraz fazla zaman geçti. Yaklaşık bir saat kadar. Endişelenmeye başlamıştık. Sonra geldiler, normal dediler, bot şişirirken pompa bozuldu dediler. Hep birlikte nehrin kıyısına doğru arabayla ilerlemeye başladık.

Önümüzde bir araba daha vardı. Onu geçtik, genellikle o yolda sarhoşlar oluyormuş. Arabayı geçtik ama peşimizden gelmeye devam etti. Geçiş yapacağımız kıyıya az kalmıştı. Arabadan tedirgin olan şoför Meriç'in ters istikametinde sola dönüş yaptı. Patika bir yola girdi. Araba da arkamızdan döndü.

Heyecan dorukta, arkama bakıyorum, araba geliyor, şoföre 'hızlan, ileride beni at, bizimkilerin araması yok, ben yürüyerek bir önceki buluşma noktasına gelirim' dedim. Hızlanınca araç arkamızdan gelmedi ve biraz bekleyip başka yoldan yine anayola bağlandıktan sonra sınıra geldik.

40 DAKİKA BOYUNCA NEHİRDE SÜRÜKLENDİK...

Kaçakçı, 'Botun yanında rehberim var, sizi bekliyor, karşıya geçince yardımcı olacak' dedi. Bota kadar 5 dakika yürüdük. Bundan sonrası kolay oldu. Bota bindik. 40 sakika boyunca yaklaşık 3 kilometre aşağı doğru sürüklendik. Sonra rehber 'yanaşamıyorum, yardım edin' dedi. Kıyıya biraz yaklaşınca ben dalları uzanıp tuttum ve botu kıyıya yaklaştırdım. İndim, çocukları indirdim, eşimi aldım.

Rehber bizi orada bırakacaktı. Öyle anlaşmamıştık. Tartıştık, 'Bırakmam seni, yol göster' dedim. Telefonlarımızı açtık. Yola çıkmamıza yardım eden bir arkadaşım vardı, onu aradım. 'Sizi adaya bıraktılar, haritada öyle görünüyor' dedi. 'Ne adası, karadayız' dedim.

Meriç arkamızda kalmış görünüyor ama ayak bastığımız yer çok kötü, zor bir bölgeydi. Yıkılmış ağaçlar, dikenler, çamur... Bir haftadır yağmur yağdığı için her yer ıslak, suyun debisi artmış. Rehber yol gösteriyor ama acemi. Bir oraya bir buraya götürüyor. İki adım atıp aynı yere geliyoruz.

ÇOCUKLARI OMUZLAYIP SUYA GİRDİK

   Zeynep Yapraklı 29, Ahmet Yapraklı 34, Hamza 7, Elif Betül 5 yaşında. Yapraklı ailesi artık Almanya'daki yaşamlarına tutunmaya çalışıyorlar.



Ormanlık sık bir alan, önümüzü görmüyoruz. Sinirlerimiz boşaldı. Tartışma, bağırma, çağırma başladı. Neyse sakinleşince yolu kendim bulmaya karar verdim. 20 adım attık ki, önümüze akarsu çıktı. O an gerçekten küçük bir ada üzerinde olduğumuzu idrak ettik. Meğer Meriç'in ortasında bir adaya çıkmışız.

Suyu görünce geri döndük. Arkadaşım adanın en üst tarafına, nehrin daraldığı yere yönlendirdi bizi. Ama ilerlemek ne mümkün. Yolu açıyorum, çocuklar ve eşim arkamdan geliyor. İki adım at, üç adım at o şekilde ilerliyoruz. Rehber de en arkada. Bir yerden suya girdim. Üç adım attım, su belime geldi. Vazgeçtim, geri çıktım.

Biraz daha yukarıya gittim ve bir daha suya girdim. Elimdeki çubukla derinliği ölçüyorum. Su bir yerde göğüs hizama kadar geldi, bir-iki adım daha attım, sonra tekrar bel seviyesine indi. Çocuğun birini omzuna aldım. Diğerini eşim sırtına aldı ve hep birlikte suya girdik.

KIZIMIZ NEHİRE DÜŞTÜ...

Ben bir taraftan eşimin can yeleğini ve çocuğu tutuyorum, yürüyorum. Neyse geçtik. En sonda yine rehber vardı. Çantaları ona vermiştim. Bekar arkadaş ve rehber de bizden sonra geçti.

Toplarlanıp yürümeye başladık. 10-15 adım daha attık ki önümüze tekrar su çıktı. İşte o an tükenmiştik... Zirve oldu artık, eşim geçmem bir daha, sabahı bekleyelim diye yalvarmaya başladı.

Ben yine aynı taktikle suya girdim, karşıya geçtim, derinlik belime kadar... Boyun 1,70. Geri döndüm. Aynı şekilde çocukları sırtımıza alıp eşyaları rehbere verdim. Bir de erzak çantamız var. Onu da bıraktıramıyorum, karaya çıkınca çocuklar için tutuyorum.

Derin yere gelince korktuk. Çocuk panikledi, eşim sendeleyince, Elif Betül birdenbire suya düştü, hemen yakaladık ve karaya perişan halde ulaştık. Hanım ağlıyor, çocuklar ağlıyor. Ufaklık burada öleceğiz diye bağırıyor. Gerçekten çok zordu. Allah'a şükür geçtik ama ömrümüzden ömür gitti.

OĞLUM 'AYAĞA KALK ANNE' DEYİNCE UTANDIM

Zeynep Yapraklı: İkinci suyu geçmiştik artık ama benim dayanma gücüm kalmamıştı. Olduğum yere çömeldim ve ağlamaya başladım. Can yeleklerimiz vardı,ben biraz onlara güvenerek suya girmiştim ama bitmiştim. Yürüyemiyordum. Yedi yaşındaki oğlum 'anne buraya kadar gelmişken vazgeçemezsin, ayağa kalk, güçlü ol, sen ağlayınca çok üzülüyorum' deyince oğlumdan utandım, o sözü beni ayağa kaldırdı.

Bir saat kadar daha yürüdük ve bir ağaç altında sabahladık. Bir köye yaklaşmıştık sanırım. Çocukların altına naylon serdim, üzerine bir tane pikem vardı, o kadar suya girmemize rağmen kuru kalmış. Hepsini poşetlemiştim. Onları serdim, hava aydınlanana kadar çocuklar uyudular.

O AN HİSSETTİM MÜLTECİ OLDUĞUMU
Sonra toprak yoldan ana yola çıkar çıkmaz iki araba geldi ve bizi aldı. Zaten yürüyecek halimiz yoktu. Öyle uzun bir geceydi ki yıllarımı aldı. Nezarete gidip dinlendik diyebilirim.

Yunan polisinin yaklaşımı iyiydi, aç mısınız, suya ihtiyacınız var mı diye soruyorlar. Ama götürüş şekilleri kötüydü. O an hissettim mülteci olduğumu. Işıksız bir arabanın arkasına koydular, kapıları kapattılar. Arabanın üstünde birkaç küçük delik vardı, oradan hava geliyor ama arabanın içi çok pis. Ayakkabılar, poşetler... O demir kapı kapanıp karanlıkta kalınca kötü oluyorsun...

MÜBAREK BEN DE KHK'DAN ATILDIM, PROFESÖRÜM

Ahmet Yapraklı: Ağacın altına geldik. Sağda Edirne, solda Yunanistan. Ben diyorum sola, rehber diyor sağa. Sağda 200 metre ileride kulübe görmüş. Türkiye tarafından da ambulans, zaman zaman da davul zurna silah sesi geliyor. Saat 04.00 olmuştu.

23.00 sularında başladık yolculuğa 4'te bitti. Güneşin doğmasını bekliyoruz, yakında istasyon varmış, trene binip Selanik'e gitmeye karar verdik. Güneş doğdu, bir şeyler atıştırdık. Hava ısındı, eşyaları kuruttuk biraz.

Rehber geri dönecek zannediyorum. 'Mübarek ben de KHK'dan atıldım. Üniversitede profesördüm' deyine şaşırdım, adamı neredeyse suda bırakacak ya da boğazlayacaktım. Niye söylemediniz dedim, 'Sen çok endişelendin, problem yapma diye söylemedim.' dedi. Kaçakçı da kendisine 'Seni rehber olarak söyledim, yoksa bota almayacaklar' demiş.

Yola çıktık, 100 metre gittik, Yunan polisi geldi, durumu anlattık. Erdoğan rejiminden kaçtık deyince anlıyorlar zaten. Bizi karakola götürdüler. Üst ve çanta araması, kayıt sonrası nezarete koydular. 5 ranza vardı. Herkes hemen uyudu. Arada polis geliyor, bir şeyler soruyor, zor bela anlaşıyoruz ama bizimkilerin ruhu bile duymuyor. Birkaç saat sonra Türkçe bilen biri geldi.

SİZ TERÖRİST MİSİNİZ YANİ!

'Sizin için geldim' dedi. Halimizi görünce bize yapıştırılan terörist damgasıyla dalga geçmeye başladı. 'Siz şimdi terör müsünüz yani, bombaları Türkiye'de mi bıraktınız' diye espri yapıyor. Parmak izlerimiz alındı, fotoğraflar çekildi. Yorgunluktan o kadar kötü çıkıyordu ki fotoğraflarımız, direkt 'wanted' tipi oluyoruz :)

'Buradan yarım saate çıkarsınız, kampa gideceksiniz' dedi tercüman. Sevinçten uçtuk, çünkü en az bir gün tutuyorlar demişlerdi. Kasası kapalı bir araç ile 10 dakika uzaklıktaki kampa götürdüler.

ZOMBİ FİLMİ GİBİYDİ, O AN BİTTİK DEDİM

Araba durdu, indik, karakol gibi bir yer, içeri girdik, tekrar üst araması yaptılar. Karşımızda tavana kadar parmaklıklar, insanlar üzerine tırmanmış, elleri dışarda, bir şeyler istiyorlar, her yer sigara dumanı... Film sahnesi gibiydi. Zombileri görmüş gibi oldum. O an bittik dedim, buradan çıkamayacağız. Onların önünden geçtik yan koğuşa koydular bizi.

Yüksek duvarlı bir yer, karanlık, yaklaşık 20 ranza var, ışık yok, içeri girdik. Biri 'Abi hoşgeldiniz' deyince afalladım. 'Ben Ahmet, Türküm' dedi. Bana ve eşime ranza gösterdi. Kapıya en yakın ranzayı seçtik. Koğuşun içine doğru gitmek dahi istemiyorum. Eşimin bittiği anlardan bilmem kaçıncısı. Korku, endişe, ağlamaya başlayacaktı ki bir kadın bu kez, hoş geldiniz dedi. Herkes başımıza toplandı. Sırayla geçmiş olsun demeye başladılar.

10 DAKİKA SONRA YAŞADIĞIMIZ O KORKUNÇ GECEYİ UNUTTUK

O koğuşta tamamen Türkler vardı. Herkes bizim gibi geçen insanlar. 3 gündür oradalardı. Selamlaştık, sarıldık, moralimiz yerine geldi. Başladık muhabbete, herkes başından geçenleri anlatıyor. O ara kantin saati imiş, kahve ısmarladılar. 10 dakika sonra yaşadığımız geceyi, her şeyi unuttum, özlediğim ortam, dostlarım, kardeşlerim 2 sene sonra karşıma en rezil ortamda çıkmıştı. Ama o an mekan hiç umurunda olmuyor. Eşim de toparlandı.

Akşam olunca çocuklar ve eşim erkenden uyudu. Biz arkadaşlarla geç saate kadar konuştuk. Ranzaların etrafı bez ve kartonlarla kapatmışlar. Her aile mahremini oluşturmuş. Bir ranzanın üstünde seccade vardı, sıra ile namazlar kılınıyor. Bir adamda el feneri gibi bir şey vardı, WC'ye girmek isteyen onu buluyor. Sabah olunca herkes çıkacak dediler. Bir oh çektim. İki gece de kurtardık Allah'a şükür.

BM KAMPINDA BANYO SIRASI...



Birleşmiş Milletler'in kampına götürdüler bu kez. Çamaşır makinesi, banyo, temiz çarşaf var, iki aile maksimum 10 kişi bir arada kalırsınız dediler. Kayıt işlemlerinden sonra dağıtım başladı. Üç aile, birkaç bekar ve 6 Afgan genç ile birlikte 8 konteynerın olduğu bir yere koydular. Afganlar 'Türki hoşgeldiniz' diyorlar.

Bizim odalarda kirli çarsaf yok deyip yenisini vermediler. Bir konteynerın içinde ranza vardı, diğer konteynerde yoktu. Her yerde sünger yatak, kirli battaniye... Kadınları ranzalı konteynera gönderip biz yer yataklı köşkümüzü temizlemeye başladık.

Alışma süreci birkaç saat sürüyor. Bizim tarafta banyo yoktu, kadınların tarafında var, önce çocuklar sonra kadınlar kullandılar. Sonra o konteynırı boşalttılar biz sıraya girip banyo yaptık. O gece öyle geçti.

İkinci gün sabah bir adet poğaça, bir meyve suyu, öğlen patates haşlama, ekmek, akşama aynı şekilde olmak üzere yemek verdiler. Domates, salatalık gördün mü bayram ediyorsun. Hele bir de peynir olsa... Çocuklar önce yemediler ama sonra direnemediler. Az yemek, az konuşmak, az uyumak... Unuttuğumuz sünnetlere tekrar döndük. Çocuklar bile artık israf etmiyor, saklıyor ve sonra yiyorlardı.

SÜT KUTUSUNDA SU ISITIP ÇAY DEMLEMEK

Sadece çayımız eksikti. İlk akşam içemedik. Su ısıtıcısı vs gibi şeyler yasaktı. İkinci gün bazı ihtiyaçlarımızı Afganlardan karşıladık. Odalarında çay içtiklerini gördüm. Nereden buldunuz dedim. 'Abe kolay' dediler.

Sabah çocuklar için 1 Litre süt veriyorlar. Onların kutularının içi folyo kaplı. Suyu onda ısıtıyorlar. Her gün 16.00-17.00 arasında küçük bir araba geliyor kampa. Çay, sigara, kola, su vb. basit şeyler satılıyor. Oradan da sallama çay alıyorlar. Onlara para verdik. Her akşam yemekten sonra bize de çay demleyip getirmeye başladılar.

Akşama yeni aileler geldi. Bütün yatakları birleştirdik. 9 yatakta 15 kişi yattık. Yemekten sonra çayımız hazırdı. Bisküvi, çekirdek var. Namazdan sonra hep beraber halka yaptık. Ortaya bisküvi, çerez koyup çay eşliğinde yine muhabbete daldık. Herkes mutlu, kadınlar da iyiler, çocuklar arkadaş bulmuşlar, oynuyorlar, ortam süperdi.




İKİ SENEDİR GÖRMEDİĞİM ARKADAŞIMLA KAMPTA KARŞILAŞTIM
İki senedir görmediğim bir arkadaşımla BM kampında karşılaştım. 10 metre uzaktan, tellerin arasından muhabbet ettik. Çay yollayacağım size dedim, inanmadı ama çok sevindiler. Afganlar tel ile iki tane demir rezistans yapmış. Bir odanın banyo camı, diğer bloğun banyo camına yakındı. El yapımı ketıl'ı bu şekilde onlara ulaştırdık. Onlar da çaya kavuştu.

O günün akşamında biz kamptan çıktık. Dedeağaç'a kadar bizi bıraktılar. Uçakla Atina'ya geldik. Bir misafirhane bulduk. 3 odalı bir yer. Temiz yatak, çarşaf, TV, internet, banyo ve ailenle berabersin... 5 günün en güzel anıydı. Sabah istediğin gibi kahvaltı, markete git, özgürlük... Allah orada sıkıntıda olan herkesi bir an önce özgürlüğe kavuştursun. 8 denemeden sonra Almanya'ya gelebildik. 24 Ekim 2018'de Zeynep ve çocuklar geçti. 4 Kasım 2018'de ben geçtim.
  Elif Betül ve Hamza, Almanya'da babalarına kavuştukları gün.

Şu an heim denilen, belediyenin verdiği evlerde kalıyoruz. Oturumumuzu aldık, kızıma anaokulu arıyoruz. Oğlumuz okula başladı. Burada herkes nehir kenarlarına gidip oturmayı seviyor. Biz mümkün olduğunca uzak duruyoruz. Anılarımız canlanıyor. Bizden sonra geçenler arasında hayatını kaybedenler oldu, onlar aklımıza geliyor.

ÇOCUKLAR GÜNLERCE BATIYORUZ DİYE ÇIĞLIKLA UYANDILAR

Zeynep Yapraklı: Çocuklar bazen anneannelerini özlediklerini söylüyorlar. Ziyarete geleceklerini söylüyoruz. Gelmesinler, Meriç'ten geçmesinler diyorlar. Onlar uçakla gelecekler deyince o zaman biz niye geçtik diyorlar.

Hiç etkilenmediler zannediyorsun ama o kadar derinden etkilendi ki çocuklar, geçtiğimiz her ormanlık alanı görünce Meriç'i hatırlıyorlar. Yine Meriç'ten geçeceğiz diye bir daha Türkiye'ye dönmek istemiyorlar. Yunanistan'dan da buraya 8. denememizde gelebildik, o zaman da çok yıprandılar. Havaalanında bizi kenara ayırdıklarında 'bizi neden sevmiyorlar, Türkleri neden istemiyorlar' diye sorguluyorlar.

İlk günler yaşadıklarımızın şokunu atlatamadık. Çocuklar günlerce uyumadı. Batıyoruz diye çığlıkla uyandılar. Biz keza aynı. Sürekli sıçrayarak uyandık. Ve kaçan kurtulmuyor dedim içimden. Çok kolay geçenler de olmuş ama bizim için zordu...





23 Nisan 2019 Salı

Bir akademisyenin 15 Temmuz’u: Üniversitede sorgu, hapishane, ölüme yolculuk, dağılan bir aile…

23 Nisan 2019
Türkiye'nin uluslararası projelerinde görev alan bir akademisyendi. Profesörlerce fişlenip sorgulandı, üniversite koridorunda kelepçelendi, ailesi dağıldı, bir saat kanalizasyonda sürünerek özgürlüğe yürüdü...




S. A., Düzce Üniversitesi Meslek Yüksekokulu'nda bir akademisyendi. Fakat sıradan bir akademisyen değil. Ulusal ve uluslararası üniversitelere sürekli kabul alan, Türkçe ve İngilizce makaleleri bulunan bir hocaydı. Ama 15 Temmuz'dan sonra cemaat soruşturmaları kapsamında, üniversitedeki meslektaşları tarafından önce üniversitede sorgulanıp sonra polise ihbar edildi.

"7,5 ay cezaevinde yattıktan sonra hakkındaki tüm iddialardan beraat eden S. A, ailevi tehditler nedeniyle Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı. Meriç'i geçmeden önce başına gelmeyen kalmadı. Edirne'de bir köyün giderinin aktığı kanalizasyona düşerek, üç kez köpek saldırısına uğrayarak, üç kez yakalanma tehlikesi geçirerek bir yolculuk yapan 37 yaşındaki genç akademisyen, şimdi Almanya'da 'iyileşmeye' ve hayata tutunmaya çalışıyor.

S.A.'nın anlatımıyla, akademisyenlik, dağılan bir yuva ve mülteciliğe uzanan yolculuğuyla yaşadıkları:

"2002 yılında Selçuk Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümünü kazandım. 2004-2005 yılında aynı üniversitenin Rus Dili ve Edebiyatı Bölümüne de kaydımı yaptırdım. İki bölümü aynı anda 2007'de bitirdim. Aynı yıl Moskova Devlet Üniversitesi Genel İşletme ve Stratejik Yönetim Bölümünde master için kabul aldım. Bir yıl Rusça kursuna gittikten sonra masterımı tamamlayıp 2009 yılının son döneminde İngilizcemi geliştirmek üzere Amerika'ya gittim ve Brooklyn College'a kayıt oldum, burada hem dil öğrendim hem de tezim ile ilgili araştırmalar yaptım.

Sonra Türkiye'ye döndüm. 2010 Temmuz'da evlendim ve 2010 Eylül ayında Düzce Üniversitesi'nden kabul aldığım için burada göreve başladım. 2016'ya kadar Düzce'de çalıştım.

OKUMAYA AŞIK BİR İNSANIM

Okumaya aşık bir insan olduğum için hep koşturdum. Ayrıca yabancı dilimi ve potansiyelimi de değerlendirmek istiyordum. Sakarya Üniversitesi'nde endüstri, Düzce Üniversitesi'nde işletme doktorasına başladım. Sakarya'da Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okumak için de başvurdum.

Ben kendimi bildim bileli böyleyim. Eğitim hayatım boyunca hep kütüphanelerde araştırmalar yaptım. Sadece kendi alanımda değil, başka alanlarda da araştırma yapmak, yayınlar çıkarmak, başka şeyler öğrenmek hep ilgimi çekmiştir. Öğrencilerime faydalı olmak için çeşitli kurslara gittim.

Endüstri mühendisiyim ve iş güvenliği alanlarımızdan biri. Üniversitede bunların da derslerini görüyoruz ama bir şeyi öğretebilmek için derinleşmek lazım. Kalite yönetim sistemi, gıda yönetimi, iş sağlığı ve güvenliği yönetim sistemi... Bunların hepsinin eğitimlerine katılarak başdenetçiliklerini teker teker aldım.

Düzce Üniversitesi, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Belarus gibi ülkelerle Karadeniz Bölgesi İşbirliği Antlaşması imzalamıştı. Okulu temsilen İstanbul'da gerçekleştirilen toplantılara ben gidiyor, projeleri takip ediyordum.

Ayrıca 2013 ve 2014 yılında Macarsitan'a Szeged Üniversitesi'ne misafir öğretim elemanı olarak gittim. Ulusal ve uluslararası birçok toplatıya katıldım. Yerli ve yabancı 11 makalem bulunuyor. Sakarya'da başlayıp Düzce İşletme'de devam ettiğim doktoramın da son dönemindeydim.

ÜNİVERSİTE FİŞLEDİĞİ İÇİN, YÖK KAZAKİSTAN'A GÖNDERMEDİ

Farklı tecrübeleri sevdiğim için önüme çıkan tüm fırsatları değerlendiriyordum. 2015 yılında Kazakistan'daki Ahmet Yesevi Üniversitesi'nden kabul aldım. Fakat YÖK izin vermediği için gidemedim. Ahmet Yasevi Üniversitesi kadro açtığına dair ilanlarını YÖK'e gönderiyor. YÖK de Türkiye'deki üniversitelere böyle bir program olduğunu, şartları uygun olanların başvurabileceğini duyuruyor. Üniversite de ilanı personeline dağıtıyor. Başvuru için belgelerimi hazırladım, hem YÖK'e hem de üniversitenin kendisine gönderdim.

Ahmet Yesevi Üniversitesi'nin Ankara'da merkezi vardır. Beni mülakata çağırdılar. Gittim, bizzat rektör sözlü mülakat yaptı ve 'tamam sizi kabul ediyoruz' diye olumlu cevap verdi. YÖK'ten de haber bekliyoruz. Bu arada pasaportumu çıkardım, evrakları hazırladım. Birkaç defa toplantı yapıldı, hatta gidecek öğretim elemanlarıyla toplantı yaptık. Ama YÖK yine de izin vermedi. 2015'te polis olan kardeşim gözaltına alınmıştı. Ondan dolayı beni de fişlemişlerdi.




15 TEMMUZ GÜNÜ DOKTORA STAJI İÇİN POLONYA'YA GİDECEKTİM

Doktoramın son döneminde olduğum için 2016'da doktora stajı için Polonya Wroclaw Üniversitesi'ne başvurmuştum, kabul aldım. 15 Temmuz 2016'da Polonya'ya gidecektim. Biletlerim hazırdı. Yola çıkmadan birkaç gün önce Adana'ya ailemin yanına gitmiştim. Yurt dışına gidiyorum, onlarla vedalaşayım, ne olur ne olmaz diye düşünürken darbe girişimi oldu.

Bütün memurlara görevinize dönün çağrısı yapıldığı için ben de üniversiteye döndüm. Görevime başladığıma dair resmi bir yazı verdim. Yurt dışı görevlendirmem olduğu halde bir yere gitmediğimi, işimin başında olduğumu belirttim.

Tatil dönemi olduğu için genelde 10.00 gibi gidiyorduk okula. 21 Ağustos 2016'da bölüm başkanı beni sabah erkenden üniversiteye çağırdı. 07.00-08.00 gibi aramıştı. Bir terslik olduğu belliydi. Görevden uzaklaştırılma yazısı gelmişti hakkımda. 'Gerekçesi nedir?' diye sordum. 'Bilmiyoruz, yazıyı size göstermemiz bile yasak' dediler. Benim için o kadar şok edici bir andı ki, hemen üniversiteden çıkmak istedim. Çıkmazsanız zaten güvenlik gelip götürüyor ve ikinci bir yazıya kadar okula yaklaşamıyorsunuz. Biraz da bu yüzden çıkmak istedim. Onurunuza, gururunuza dokunuyor bunlar. Odamızı mühürlemişler tabi, giremedik. Kişisel eşyalarımızı dahi alamadık. Kişisel eşyadan kastım normal kıyafetlerimiz...

Meğer aynı gün hakkımda tutuklama kararı da varmış ama ben bunları sonra öğrendim. Neyse eve gittim. Bir hafta boyunca evdeydim. Ne üniversiteden bir haber var, ne gelen ne giden var. Dayanamayıp bir hafta sonra 29 Ağustos 2016'da rektörlüğe gittim. Tekrar sordum kararı. "Hocam beklerseniz mülakata alırız" dediler.

REKTÖRLÜĞÜN GÖREVLENDİRDİĞİ İKİ PROFESÖR BENİ SORGULANDI

Mülakata alacaklar diye bekliyorum. Yanıma güvenliği diktiler. Arabamın anahtarını, üzerimdeki her şeyi güvenliğe bıraktım. Mülakat başladı, mülakat diyorum ama aslında beni sorguya aldılar. Rektörlükte disiplin soruşturmaları için bir oda tahsis edilmişti, orada oluyor bu olay. İlk defa birinin ifadesi alınırken kapıya güvenlik koyuyorlardı. Hem kapının önüne hem de arkasına. Beni sorguya çekenler rektörlük tarafından görevlendirilmiş iki profesördü; İlyas Uygur ve Haldun Müderrisoğlu.

Ellerinde 30-40 soru vardı. Hizmet Hareketi ile bağlantımın olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorlardı. Ben de ne Bank Asya hesabı, ne gazete aboneliği, ne de başka bir şey vardı. O yok, bu yok, yok yok yok... Sorgulama bu şekilde devam etti. En son mühendislik fakültesinin de dekanı olan profesör, "Bylock kullandınız mı?" diye sordu. Kullanmamıştım. Kullanmadığımı her sorguda defalarca dile getirdim ama dikkate alınmadı. Mahkeme sürecinde de herkesin üniversite tarafından nasıl fişlendiğini gördüm. Rektörlükten gizli ibareli belgeler mahkemeye sunulmuştu. Kiminin Bank Asya hesabı, kimi hakkında gizli tanık...

BİR YANDAN SORGULARKEN BİR YANDAN DA POLİSE HABER VERMİŞLER

Üniversitedeki odadan çıktığımda kapıda terörle mücadele şubesinden 3-4 polis beni bekliyordu. Meslektaşlarım beni sorgularken diğer yandan da savcılığa "S.A hakkında yakalama kararı var mı?" diye sormuşlar ve evet cevabını alınca okulda olduğumu polise bildirmişler. Meslektaşlarım yapıyor bunu. Ve ben 'örgüte üye olmaktan' üniversite kapısında gözaltına alındım. Diğer meslektaşlarımın gözleri önünde, onurumu kıra kıra, rencide ede ede yaptılar bunu.

DÜZCE'DEKİ YAPILANMAYI DEŞİFRE EDERSEN...

Önce hastaneye sonra emniyete, oradan da Düzce İl Emniyet Müdürlüğü ana binasına götürdüler. Nezarethanelerde yer yokmuş. Sonra dediler ki, "5 gün kimseyle görüşmeyeceksin. 5 günden 30 güne kadar burada kalabilirsin. Bu süre içinde belki 1 kere avukatınla görüşebilirsin". Dördüncü gün ifadem alındı. Bir CMK avukatı geldi. Yine benzer birçok soru sordular. Hepsine hayır dedim çünkü kendimi biliyorum. "Bu numara sana mı ait?" dediler. Benimdi. "Bu numara üzerinden Bylock kullanılmış, emin misin kullanmadığına" dediler. Emindim.

Bir gün sonra mahkemeye çıktım. Sulh ceza hakimi "Birkaç isim verirsen cezanda indirim olacak. Düzce'deki cemaat yapılanmasını deşifre edersen etkin pişmanlıktan yararlanabilirsin" dedi. Böyle bir bilgim bulunmadığını, itiraf edecek de bir şey yapmadığımı ifade ettim. Bylock kullanmadığımı, tutuksuz yargılanmak istediğimi söyledim ama olmadı.



GÖREMEDİĞİNİZ DOSYA NEDENİYLE Mİ BENİ TUTUKLUYORSUNUZ!

Hakim, son bir sözün var mı diye sordu. Var, dedim. Hem görevden uzaklaştırma, hem de tutuklanma kadar ağır iki olayı hak edecek ben ne yapmış olabilirim ki beni tutukluyorsunuz. İşlediğim suç nedir. İddiayı bilmek istiyorum dedim. "Sizinle ilgili 8 dosya var" dedi. Nasıl yani! Benimle ilgili sekiz dosya nasıl olabilirdi ki... İnanamamıştım. "Üniversite dosyası bunlar" diye de ekledi. "Dosyada yazan suçum ne?" diye yineledim. "Dosyalar gizli, biz de göremiyoruz" dedi. "Göremediğiniz suçla mı beni tutukluyorsunuz?" diye tepki verince hakim gözlerimin içine bakamadı. Ve iki suçtan beni tutukladı. Anayasal düzeni ortadan kaldırmak ve silahlı terör örgütüne üye olmak. Aynı gün Düzce Çilimli Cezaevi'ne gönderildik. 9 kişilik koğuşlarda 27 kişi kaldık. Yerlerde yatıyordu herkes.

YANLIŞLIK YAPILAN BYLOCK LİSTESİNDE ADIM GEÇİYORMUŞ!

Birkaç gün sonra ailem avukat tuttu. Avukatım da Bylock kullanıp kullanmadığımı sordu, ona da yok dedim. 7,5 ay cezaevinde yattıktan sonra Bylock kullanmadığıma dair emniyetten yazı gelince tahliye oldum. Bylock kullananlarla ilgili ilk başta 216 bin kişilik bir liste hazırlanmıştı. Sonra bu liste yanlışlık var diye 90 bine düştü. Benim adım da o yanlışlık yapılan kişiler arasındaydı. Bylock kullanan bir kişi bir Wifi'ye bağlanırsa ve siz de o Wifi'ye bağlandıysanız siz de Bylock kullanmış gibi oluyorsunuz. Durum bundan ibaretti. Sonuç olarak beni tutuklayan savcı adli kontrolle tahliye etti. Ama 7,5 ayım cezaevinde geçti. Sonra adli kontrol de kalktı, bankadaki tahditler de.

HAKKIMDAKİ TÜM İDDİALARDAN BERAAT ETTİM

Bu arada cezaevindeyken Ekim 2016'da 675 sayılı KHK ile ihraç edilmiştim. Cezaevinden çıkınca üniversiteye geri dönmek için başvurdum, tabi bizi dikkate almadılar. Meğer üniversiteden biri hakkımda gizli tanıklık yapmış, sonra da ben onu tanımıyorum demiş. Bu nedenle dosyamdaki gizli tanık iddiası böylece düşmüş oldu. Gözaltına alındığımda evde 'Bediüzzaman ve Bilinmeyen Yönleri' adlı bir kitap vardı. Onu almışlar. Hakim 'evinde örgütsel doküman çıkmış' demişti. Nesil Yayınları'nın bastığı bir kitaptı ve kitap hala satıştaydı. Nesil Yayınları KHK ile kapatılmadığı için hakim bu itirazımı kabul etti. Ve Aralık 2018'de hakkımdaki tüm iddialardan beraat ettim. 2,5 yıldır yargılanıyordum. Beraat etmiştim. Artık bir oh çekebilirdim... Ama nerede!



EŞİM BOŞANMA DAVASI AÇTI,
İSTEDİKLERİNİ VERMEZSEM 'FETÖCÜ' DİYE İHBAR EDECEĞİNİ SÖYLEDİ

Fakat bu kez eşim ve ailesi beni vatan haini olarak görmeye başladılar. Beraat ettikten sonra çocukları aldı gitti. Boşanma davası açtı. Gerekçeye de 'terör örgütüne üye olduğundan ihraç edildiği için psikolojisi bozuldu' diye yazdırmış. Benden çok fazla tazminat istedi. Akademisyenken kazanıyordum ama sonra para kazanamadık ki... İş için 40'ın üzerinde fabrikaya başvurdum. Alan olmadı. En son anket analizleri yapmaya başlamıştım.

BOŞANMA GEREKÇESİNİ GÖREN SAVCI, İSTİNAF MAHKEMESİNE BAŞVURDU

Eşimin açtığı dava ile İstinaf Mahkemesi'ndeki dosyamın onaylanması arasında birkaç gün vardı. Savcı boşanma davasındaki gerekçeyi görünce beraat kararının onaylamaması için istinafa başvurdu. Avukatım da kararın bozulabileceğini söyledi. Artık her güne stresle uyanmaya başlamıştım. Ha bugün ha yarın tekrar alacaklar diye psikolojim etkilendi haliyle.

Bir sabah polisler geldi, adres ve gelir tespiti yapacaklarını söylediler. İstanbul 11. Aile Mahkemesi'nden yazı gelmiş. Tabi ben korkuyorum acaba yine mi tutuklanacağım diye. 7-8 defa emniyete çağırdılar.

Bu arada eşim ve ailesi beni sürekli tehdit ediyordu. Ya 50 bin TL para verirsin, her ay 2500 TL gönderirsin, evdeki eşyaları gönderirsin, çocukların velayetini bırakırsın ya da gider adliyede ifade veririm diye.

9 yıllık evliydik. Biri 3,5, diğeri 8 yaşında iki kızım var. Çocuklarla görüşmek istiyorum. Gelirsen savcılığa bildiririm diyordu. Uzaklaştırma kararı aldırdı, çocuklarla görüşmemi engelledi. Eşimin, kayınvalidemin tehditleri, AKP'Li oldukları için evime partiden adam bile gönderiyorlardı. Çok zor ve depresif günler geçirdim. Başımı yastığa stressiz, kaygısız koyduğum bir tek gece bile yoktu. Ağır depresyona girmiştim, günde 3-4 paket sigara içiyordum. Yargılandığım davanın etkisi geçmeden bu defa da yuvam yıkılmıştı. Çok bunalmıştım ve anne babama dahi haber vermeden yurt dışına çıkma kararı aldım.

JANDARMALARLA ARAMDA 5 METRE KALMIŞTI Kİ...

19 Mart 2019'da Meriç üzerinden Yunanistan'a geçtim. Fakat kolay olmadı. Nehir kenarına varabilmek için Edirne İpsala taraflarında bir köy yolunda kilometrelerce yürüdük. Hava soğuk, sis var. Yürüyoruz ama nereye yürüdüğümüzü biz de bilmiyoruz. Kaçakçılar birdenbire jandarma pusu kurmuş dedi ve jandarmalarla aramızda 5 metre kala bizi bırakıp kaçtılar.

Yanımda bir aile daha vardı. Ben de bir refleksle sırtımdaki çantayı attığım gibi koşmaya başladım. Jandarmalar teslim olun kaçmayın, ateş edeceğiz diye bağırıyorlardı. Ben durmadım, niye durmadım, bilmiyorum, bir refleks ile bir anda koşma hissi uyandı. Normal şartlarda durup teslim olacak birisiyimdir.

ELLERİMİN VE DİZLERİM ÜZERİNDE KANALİZASYON BALÇIĞINDA SÜRÜNDÜM

Tarlalara doğru kaçıyordum. Kaç kişilerdi bilmiyorum. Jandarma bir süre kovaladı beni. Biraz koştuktan sonra önüme bir kanalizasyon çıktı. Üstü açık bayağı büyük bir kanalizasyondu. İçini göremedim tabi ki. Mecburen oraya indim ve indiğim gibi dizime kadar balçığa battım ve yüzüstü düştüm. Bu arada el fenerlerini görüyorum.


ETRAFIMDA BÖCEKLER, KURBAĞALAR, YILANLAR, FARELER KAÇIŞMAYA BAŞLADI

Battığım gibi bir ivmeyle koşayım, karşı taraftan çıkayım diye düşündüm ama ayağımı balçıktan çıkaramadım. Sürünmeye başladım. Belki yarım, belki bir saat o balçığın içinde dizlerimin ve elimin üstünde sürüne sürüne yol aldım. Ne kadar bir süre geçtiğini kestiremiyorsunuz, zaten zaman mevhumunu yitiriyorsunuz.

Önümde kurbağalar, fareler, yılanlar, böcekler sağa sola kaçışıyor. Bildiğiniz kazuratın (dışkı) geçtiği, köyün pislik suyunun gittiği ve muhtemelen Meriç nehrine aktığı bir kanaldı.

Kanalizasyon düz gidiyordu sonra sola doğru kıvrılıyordu. Suyun aşındırdığı bir yer vardı. Sırtımı oraya dayadım ve beni görmesinler diye büzüştüm. Orada 15-20 dakika saklandım. Ara ara kafamı kaldırıp gelen giden var mı diye kontrol ettim. Baktım kimse yok çıkıp devam ettim. Ama o kadar zor çıktım ki... Üstüm başım balçıktan, pislikten, kazurattan öyle ağırlaştı ki... Soğuktan etkilenmemek için kalın mont giymiştim. O montun balçıktan ne hale gelebileceğini tahmin edersiniz.

ÜÇ KEZ KÖPEK SALDIRISINA UĞRADIM, PARÇALAYACAKLAR SANDIM

Neyse çıktım, kanalizasyondaki tüm pisliklerin bulaştığı elbiselerimle yürüyorum ve soğuktan donuyorum. Tekrar tarlalara girdim, ara sıra yere yatıyorum, ışıklar görüyorum çünkü. Biraz yürüdükten sonra devasa bir köpek üstüme saldırdı. İç cebimde çakı, çakmak vardı, onları çıkardım. Sopa buldum vs. Köpekten kurtuldum. İlerlemeye devam ettim. Bu arada yolumu kaybettim, kaç km ve kaç saat yürüdüm bilmiyorum.

Yol üstünde kapalı alanda bir sürü gördüm bu kez. Bu sefer çoban köpeği saldırdı üzerime. Beni parçalayacak sandım ve 500 metreden fazla peşimi bırakmadı. Elimdeki çakmağın biraz daha gazını açarak sopayla, çakıyla onu da savdım. Hala Türkiye tarafındayım. Tarlalardayım, ilerliyorum ama endişeliyim... Derken 5-6 köpeğin olduğu bir sürü daha üzerime saldırdı. Bu defa herhalde beni parçalayacaklar dedim.

ARTIK SIFIR NOKTASINA GELMİŞTİM Kİ...

Artık kendimi de her şeyi de bıraktım. Çünkü o an öyle adrenalin oluyor ki korku yerini sıfır noktasına bırakıyor. Endişe, kaygı, korku hiçbir şey hissetmiyorsunuz, umurumda değil, ne olursa olsun diyorsunuz. Bu duygularla elimdeki sopayı artık nasıl bir refleksle, cesaretle savurduysam köpeklere doğru... Bir yandan da avazımın çıktığı kadar bağırıyorum. Yoksa öldürecekler, parçalayacaklar beni... Köpekler bir-iki hırladıktan sonra uzaklaştılar.

Bir süre sonra yol kenarında oda gibi bir yapı gördüm. Oraya gittim ve telefonu açtım. Telefona bir şey olmamıştı. Kalın montun altında deri mont vardı, onun iç cebine koymuştum. Kaçakçılara ulaştım, bir saat sonra geldiler. Arabada bir kadın, bir erkek vardı. Onlar da nasıl kaçtığıma şaşırdılar. Sırt çantamın içindeki Laptop, diplomalar hepsi gitti tabi ki...

JANDARMA TEKRAR KISTIRDI

Kaçakçılar beni bir yere götürdü ve orada beklememi söylediler. Onlara artık güvenmiyordum ama yapacak başka bir şey de yoktu. Mecbur bekledim. Sazlıkların içine doğru girdim, dışarıdan görünmeyecek şekilde saklandım. Bir araba geleceğini ve biri inerse hemen binmemi söylediler. Bir araba yanaştı ve öyle yaptım. Yola çıkar çıkmaz biraz ileride jandarma yolu kapattı. Hemen geri döndük, baktık diğer tarafı da kapatmışlar. İki taraftan da kıstırılmıştık. Yine tarlalara daldık. Şoför yolu bilmiyordu, yanındaki adam tarif ediyordu. Bir yerde durup farları kapatıp yer değiştirdiler. Sonra oradan girip buradan çıktık ve jandarmaları yine atlattık.

AYAK PARMAKLARIMDA HİS KAYBI OLUŞTU



Beni bir eve götürdü kaçakçılar. Duş aldım. Çok dar ve eski kıyafetler verdiler. 2-3 numara küçük bir ayakkabıyı giydiğim için şu anda 4 parmağımda his kaybı var. Ben artık geçmek istemiyordum, ümidimi kaybetmiştim, belki de geçmemek gerekiyor diye düşünmeye başlamıştım. Gidip teslim olmayı dahi defalarca düşündüm. Sabah tekrar deneyeceğiz dediler. Son bir kez daha şans vermek istedim kendime. Yanımda küçük çocukları olan bir aile de vardı ve herkes endişeliydi. Erkenden yola çıktık ve epeyce yürüdükten sonra geçiş yapacağımız yere yaklaştık. Tam varmak üzereydik ki bir tabur jandarma yine çıkageldi.

Araba geriye döndü ve jandarmaları yine atlatmıştık. Hemen nehrin kenarına indik ve bota binip geçtik. Tabi ayakkabının, kıyafetlerin darlığı, soğuk... Ciğerlerimi üşüttüm orada. Akciğerlerimde iltihaplanma başlamış. Hala iyileşemiyorum. Yunanistan tarafında da 6-7 km yürüdük. Yanımdaki aileyi de yalnız bırakmak istemedim, dil bilmiyorlar, eşyaları var...

Nihayetinde tren istasyonunda hepimizi polis aldı. Her mültecinin yaşadığı süreç benim için de başlamıştı. 20 Mart'ta nezarethanede, 21-23 Mart arasında cezaevinde kaldık. Sonra kapalı kampa gönderdiler.

UÇAĞA BİNENE KADAR YÜREĞİM AĞZIMDAYDI...

Atina'dan iltica başvurusunda bulunacaktım. 2025'e kadar randevu bile vermiyorlardı. Sahte kimlikle Atina'dan Almanya'ya uçmayı denedim. İlk seferde yakalandım. İkinci kez Girit'ten denemeye karar verdim. Pazartesi Atina'ya gelmiştim. Cumartesi gemiyle Girit'e geçtim, pazar günü sabah Girit'ten uçtum ama uçağa kadar görevliler beni birkaç kez durdurdu. Yok otobüs dolmuş o yüzden durdurmuşlar, yok öncelikli olanlar varmış bu yüzden durdurmuşlar.

Neden böyle oluyordu bilmiyordum ama son anda hep bir şeyler çıkıyordu. Her seferinde yüreğim ağzıma geliyor ve sonrasında derin bir nefes alıyordum. Yüreğim ağzımda yaşadığım o birkaç saat de nehri geçene kadar yaşadığım bir günlük yolculuk da bir ömür gibiydi. Bitti. Ama ömrümden de çok şey gitti.

Artık Almanya'dayım, ilticaya başvurdum ve şimdilik kampta kalıyorum. Bugün yol mülakatım var. Bir an önce Almanca öğrenip burada da eğitim hayatıma devam etmeyi düşünüyorum. Her şeye yeni baştan başlamak zor ama o zorlu yolculuktan sonra her şey iyi geliyor... Sadece kızlarımı özlüyorum."