8 Ocak 2020 Çarşamba

Hamileyken tutuklandı, 2 yaşındaki çocuğuyla birlikte hapse atıldı, HSK “Her şey normal” dedi

8 Ocak 2020 
Hamileliğin zorlukları, diğer çocuğuna cezaevinde bakmak durumunda kalması ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun onun için verdiği hukuk mücadelesiyle Elif Aydın’ın hikayesi…

Elif Aydın (31), eğitim faaliyetlerinde bulunduğu için tutuklanan binlerce eğitimciden biri. Öğrenci yurdunda çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında 25 Mayıs 2018’de tutuklanarak Gebze Kadın Kapalı Cezaevine gönderildiğinde iki aylık hamileydi. Ayrıca iki çocuğu daha vardı. Şimdi 8 yaşında olan Kadir annesiz kalmış, Musab (3,5) annesiyle birlikte hapse girmişti. Yusuf Kaan ise annesinin karnındaydı. Üçü birlikte, 8 kişilik koğuşta, tek bir yatakta, cezaevi ortamında yaşamaya mecbur bırakılmıştı. Elif Aydın, cezaevi günlerini BOLD’a anlattı.

Aydın’ın sesini ilk duyurmaya çalışan ve hukuk mücadelesi başlatan isim ise HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’ydu. Aydın’ın yaşadıklarını ve Gergerlioğlu’nun onun için verdiği mücadele sürecini sunuyoruz.

GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU İŞLEDİLER

HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, kanuna rağmen Elif Aydın’ı tutuklayan Konya 6. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Kadir Gezici, üyeler Gülpınar Duman, Senem Birdal ve tutukluluğun devamı yönünde mütaala veren savcı Yakup Şahin hakkında, görevi kötüye kullanma ve hürriyeti tahdit suçlarından HSK’ya şikayet başvurusunda bulunmuş ve cezai soruşturma yapılmasını talep ederek, mücadelenin fitilini ateşledi. 1 Temmuz 2018 tarihli başvuruya HSK, yeni cevap verdi ve başvurunun işleme konulmadığını açıkladı.

Bunun skandal olduğunu söyleyen Gergerlioğlu, HSK’nın suça ortak olduğunu belirtti. Gergerlioğlu, “1,5 sene sonra HSK geri dönüş yapmış ve 5275 sayılı kanunun 16/4 maddesini çiğneyerek tutukluluk kararı veren hakim ve savcıları korumuş, şikayet dilekçesini işleme bile almamış. Hakim ve Cumhuriyet savcılarının keyfi işlemlerini denetlemekle yükümlü olan HSK, verdiği bu kararla denetim görevini yapmaktan kaçınmış, hakim ve savcıların hamile bir kadını tutuklaması suçuna ortak olmuştur.” dedi.

HSK’nın kendisine muhalif gördüğü hakim ve savcılarla ilgili en basit iddiaları anında işleme koyarak soruşturma açtığını, dolayısıyla ayrımcılık da yaptığını belirten Gergerlioğlu, “Türk Ceza Kanununun bir maddesini veya Anayasanın bir hükmünü sosyal medyada paylaştığı için Zonguldak Hakimi Kemal Karanfil hakkında soruşturma açıldı. Savunma istendi.” ifadelerini kullandı.

HSK’nın Gergerlioğlu’na gönderdiği 13 Kasım 2019 tarihli karar.



HAMİLELER HAKKINDAKİ KANUN

Gergerlioğlu HSK’nın açıklamasına 30 Aralık 2019’da itirazda bulundu ama henüz buna da bir cevap verilmiş değil. Hamile kadınlar hakkında hala mahkemelerde tutukluluk kararı veriliyor. Oysa 5275 sayılı CİK 16/4 maddesinde “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur.” deniliyor. Bu hükümler tutuklular için de uygulanması gerekiyor.

ELİF AYDIN: İKİ KERE MERDİVENLERDEN YUVARLANDIM

8 aylık olana kadar cezaevinde kalan Elif Aydın, Kasım 2018’de 6 yıl 10 ay ceza verildikten sonra tahliye edildi. Dosyası Yargıtay’da. Tahliye olduktan bir ay sonra, 20 Aralık 2018’de oğlu Yusuf Kaan’ı dünyaya getiren Aydın dışarı çıktı ama hapiste hamile kadınlar bulunuyor. 5 aylıkken tutuklanan Elif Tuğral onlardan biri. Tuğral, Şakran Cezaevinde 8. ayına girdi. Doğumuna çok az kaldı.

Elif Aydın, cezaevinde geçirdiği 6 ayı, hamile ve bebekli bir anne olarak hapiste yaşadıklarını ve sonrasını BOLD’a anlattı:

“Biz Konya’da yaşıyorduk. Ilgın ilçesinde özel bir yurtta idarecilik yapıyordum. Olaylar olunca iş yerimiz kapatıldı. Biz de Kocaeli’ne ailemin yanına taşındık. Eşim 15 Temmuz’dan 2-3 sonra tutuklandı. Bir yıl hapiste kaldı. O çıktıktan 9 ay sonra ben tutuklandım. İçerideyken hamileliğim kötü geçmedi ama beni üzen çocuklarımdı. Dışarıda bir çocuğum kaldı, o zaman 2 yaşında olan Musab yanımdaydı, üçüncüsü karnımdaydı. Üçümüz aynı yatakta uyumaya çalıştık koğuşta.

CEZAEVİ ORTAMI ANNELER İÇİN ÇOK ZOR

Kontroller için her ay doktora götürüldüm, cezaevi yönetimiyle ilgili hiçbir şey diyemem ama suçsuz bir şekilde tutuklu olmak çok ağırdı. İki defa merdivenlerden yuvarlandım, hastaneye kaldırıldım. Pazar günüydü, doktor yoktu, hastane hastane gezdirildim.

Çocuğum da kaç merdivenlerden yuvarlandı. Yüzü gözü patladı. 8 kişilik bir koğuştu. Bazen 9 oluyordu. Cezaevi ortamı çocuklu bir anne için çok zor. Kesinlikle yaşanılmaz, psikolojik olarak da çok zor. Benim girdiğim dönem Allah’tan yaz dönemiydi. Vaktimizi hep avluda geçiriyorduk. Havalar soğumaya başlayınca içeri geçince psikolojik olarak ben de oğlum da yıprandık.

OĞLUM ENFEKSİYON KAPTI, GÖZÜ ŞİŞTİ


Koğuştaki diğer insanlar da kendilerince haklılar. Ses kaldırmıyor, bir sıkıntı duymak, görmek istemiyorlar. Çocukla in çık, oraya dokunma, buraya dokunma. Arkadaşlar her gün çamaşır suyuyla yıkıyorlardı. Buna rağmen ortam hijyen açısından iyi değildi. Musab enfeksiyon kaptı, gözü şişti, kafasını ranzalara vurdu kaç kere. Yuvarlandı, ağzı patladı, kafası şişti. Bunları görünce, bir de hamilesiniz daha çok sıkıntı oluyor haliyle.”

Elif Aydın bu fotoğrafı, tahliye olduktan 2-3 gün sonra çektirdiğini söylüyor.




Elif Aydın’ın eşi de bir yıl Gebze Cezaevinde tutuklu kalmış.




6 Ocak 2020 Pazartesi

Ragıp Enes Katran’ın abisi Fevzi Katran: Kardeşimi canice öldürdüler

7 Ocak 2019 
Boğaziçi Köprüsü’nde kesici aletlerle öldürülen Harbiyeli Ragıp Enes Katran’ın ailesi ilk kez BOLD’a konuştu. Asker abisi o geceyi ve sonrasını anlattı.

Ragıp Enes Katran'ın en büyük hayali pilot olmaktı.
Ragıp Enes Katran, 15 Temmuz’da Hava Harp Okulu 3. sınıf öğrencisiydi. 20 yaşındaydı. O gün arkadaşları gibi komutanlarının emriyle Yalova’daki kamp yerinde otobüse bindirildi ve Boğaziçi Köprüsüne götürüldü. Köprüde delici ve kesici aletlerle öldürüldü. Otopsi raporunda ölüm nedenine beyin kanaması yazdılar. Vücudunda 8 yerde kesici delici alet yarası vardı. Boynunda ise, boyun organlarını ortaya çıkaran 6 cm uzunluğunda kesik mevcuttu.

Ragıp Enes ölümünden 10 gün sonra İstanbul Adli Tıp’ta bulundu ve defnedildi. Arkadaşları ise o geceden sonra tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderildi. Geçtiğimiz hafta, 3 Ocak 2020 günü Ragıp’ın 70 arkadaşına daha müebbet hapis cezası verildi. 3,5 yılda ise tüm askeri okullardan 355 öğrenci darbeden sorumlu tutularak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ragıp’ın, Murat’ın katilleri de KHK ile korunmaya alındı.

O gün Boğaziçi Köprüsünde hayatını kaybeden iki öğrenci bulunuyor. Murat Tekin’in annesi, babası ve ablası Murat’ın vahşi bir şekilde öldürüldüğünü birçok kez anlattı. Ragıp’ın ailesi ise sessizliğe gömülmüştü. Yaşadıkları şoku, acıyı atlatabilmiş değiller, atlatabilecek gibi de görünmüyorlar. Ablası Elif Katran ile görüşmek için birçok kez teklifte bulunmuştum ama maalesef konuşmak istememişti.


Ragıp Enes ablası Elif Katran ile.

Kendisi gibi asker olan deniz astsubayı abisi Fevzi Katran’ın (33) Almanya’da olduğu öğrenince ona ulaştım ve görüştüm. 677 sayılı KHK ile ihraç edilen Katran, eşi ve iki çocuğuyla birlikte 16 ay önce Almanya’ya yerleşmiş. Üç ay önce dünyaya gelen küçük oğluna amcasının hatırasını yaşatsın diye Enes Burak adını vermişler.

Benim için oldukça zor bir röportajdı. Kardeşi kan revan içinde kalıncaya kadar canice öldürülen bir insanın yarasını sorularımla kanatmaktan korktum. Fevzi Katran da ailesiyle bile konuşmadığı birçok ayrıntıyı ilk kez anlattığını söyledi. Ragıp Enes’i İstanbul Adli Tıp’ta nasıl bulduklarını, cansız bedenini gördüklerinde hissettiklerini, cenaze nakil ve defin işlemleri sırasında yaşadıklarını… Bunları anlatırken çoğu zaman boğazı düğümlendi, sessiz kaldı, ağlamamak için kendini çok zor tuttu.

“Kardeşimi canice öldürdüler. Orada bir grup var. Onlara halk diyemeyeceğim. Bizim halkımız bunları yapmaz.” diyen Fevzi Katran, 15 Temmuz’da şehit olan herkesin ailesine başladığı diledikten sonra ekliyor:

“İnsanımızın çoğunun şunu düşünmesi gerekir. Olaylar gösterildiği gibi değil. Birileri orada kurgu senaryo bir şey üretip onu dayatıyor. Tarihe not düşmek adına bunların konuşulması lazım. Bütün askeri öğrencilerin aileleri çıkıp konuşmalı.”

FEVZİ KATRAN İLE YAPTIĞIM ÖZEL RÖPORTAJIN VİDEOSUNU BU LİNKTEN İZLEYEBİLİRSİNİZ
O BİZİM EN KÜÇÜĞÜMÜZDÜ
1986’da Gaziantep’te doğdum. Biz 7 kardeşiz. Bir abim 2013’te kanserden vefat etti. Kardeşim de Ragıp Enes Katran bu malum olaylarda vefat etti. Şu an 5 kişi kaldık. Bir abim ve üç ablam var. Ragıp Enes bizim en küçüğümüzdü. O hep bizim en kıymetlimizdi, en akıllımızdı. Beraber büyüdük. Onu büyüttük. Ablamla hep ona hediyeler alıp getirirdik o zamanlarda. Hep ona bir şeyler yapmaya çalışırdık. Bizim ailemiz böyle kendi halinde, Gaziantep’te yaşardık.

Ragıp Enes abileri Fevzi ve Adem Katran ile birlikte.
BANA  ÖZENİP ASKER OLMAK İSTEDİ
Babam fabrika işçisi, annem ev hanımı. Ben ilkokul ve liseyi Gaziantep’te okudum. Daha sonra Yalova’da deniz astsubay okulunda gidip deniz astsubayı olmuştum. Vefat eden abim sınıf öğretmeniydi. Diğer abim de devlet memuru. Ragıp Enes de herhalde bizden görüp birazcık askeri merakı oradan kaynaklanmış olabilir. İzinlere geldiğimizde üniformayla görürdü. O da hep istiyordu. Başarılı da bir öğrenciydi. Biz de biraz onu yönlendirmiş olduk.
HAYALİ PİLOT OLMAKTI
Ragıp hep pilot olmak isterdi. Okula girdiğinde de çok sevinmişti. Ben ona Deniz Harp Okuluna gel, bak burası da iyi. Bildiğimiz şeyler var, sana söyleriz, yönlendiririz diyordum. “Yok yok abi ben pilot olacağım” diyordu. O kazanma süreci de uzun. Önce sınava giriyor. Sonra Hava Harp Okuluna gidip spor mülakatlarına giriyor. Onun sonrasında 15 gün uçuş eğitimi alıyorlar ve ondan sonra kabul ediyorlar HHO’na. O uçuş eğitimden sonra aramıştı, çok mutluydu, çok sevinmişti. “Beni aldılar” demişti. Neşe dolu, disiplinli, çalışkan bir çocuktu Ragıp. Kimse sorsanız hep güler yüzlü der. Onu hiç asık suratlı hatırlamıyorum.
BÜTÜN ZORLUKLARINI ÇEKEREK HHO’NA GİRDİ


Ragıp Hava Harp Okuluna gitmek için ortaokuldan sonra askeri liseye başvurdu. Kazanamadı o zaman. 85’ti giriş puanı, 83’te kaldı. Eğer bir yerden olsa idi o zaman girerdi. Ben kendimden de biliyorum, kimseden soru almadım. ÖSS’nin yaptığı sınava girip yüksek bir puan alıp okula gittim, kendim zorluklarla kazandım. Kimse de bana hadi sen gel içeri gir otur, bak bu okulda oku, mezun ol demedi. Bütün zorluklarını çekerek o okula girdik, kardeşim de öyle ben de öyle ve bütün zorluklarını çekerek mezun olduk. Kardeşim gelirdi dizleri, dirsekleri hep yara bere içinde. Sürünmüşler, eğitim yapmışlar, yüzü gözü kızarmış, kararmış, beyaz tenliydi. Saatlerce güneşte bekletmişler. Bunlar mı torpilli çocuklar. Alındı, beslendi, hemen bir şey yapıldı. Yo hayır, öyle bir şey yok.
KARDEŞİMİZ AKLIMIZIN UCUNA GELMEDİ
15 Temmuz gecesi ben evimdeydim. Mustafa Tarık daha küçüktü. O zaman Ankara’da görev yapıyordum. Evde çocuğumu uyutuyordum. Saat 9-9.30 suları. Televizyon da açık değildi. Hiçbir şeyden haberim yok. 9.30-10 gibi bir arkadaşımın ısrarlı aramalarıyla öğrendim. “Ya bir şey oluyor, sen Ankara’dasın, haberin var mı” diye soruyordu. Böyle öğrendim yani 15 Temmuz’u. Sonra televizyonu açıp öğrendim.

Ailem Gaziantep’teydi. Sonra onları aradım, konuştuk. Tabi kardeşimiz hiç aklımızın ucuna gelmiyor. Çünkü o Yalova’da, kamp yerinde, güvende, herhangi bir şey olmaz diye düşünüyoruz. Cep telefonları da yok yanlarında. Arayıp soramıyoruz. Ta ertesi gün ben ona bir mesaj attım. ‘Telefonunu alırsan, açarsan, haber ver’ diye. Tabi herhangi bir cevap gelmedi.
TEDİRGİN OLDUK, NE YAPACAĞIMIZI BİLEMEDİK
Pazar günüydü yanlış hatırlamıyorsam, okulda kalan arkadaşlarından biri aradı. “Biz burada 700 küsur öğrenciydik. Bunların bir kısmını o gece dışarı çıkardılar ve çoğu da gözaltında. Sizin Ragıp Enes de gözaltında olma ihtimali yüksek, bilginiz olsun” dedi. Çocukların oradan çıkarıldığına dair ilk bilgimiz o şekilde oldu.

Ondan sonra tabi biz tedirgin olduk. Ne yapacağımızı bilemedik. Avukatlara sorduk. Çocuklar iyidir, merak etmeyin, ortaya çıkarlar dediler. O arada HHO öğrencilerinin aileleri Whatsup grubu kurmuştu. Benim çocuğum burada bulundu, benim çocuğum şurada bulundu gibi bilgiler alıyorduk. Biz de İstanbul Emniyeti arıyoruz. Sonra bize dediler ki İstanbul Barosunu arayın. Oradan çocuğunuz gözaltına alınınca avukat tayin ediliyor, neredeyse ortaya çıkar dediler.

Ben her bir saate 1, iki saate bir arıyorum, abim ayrı arıyor. Baroyu, emniyeti… Bir de diyorlar ki, İstanbul Emniyet’i olmayabilir, farklı farklı ilçelere götürüldü çocuklar, oralar olabilir, bütün ilçeleri arıyoruz. Tek tek karakolları, böyle isimde biri var mı yok mu.


10 GÜN BOYUNCA HER YERDE RAGIP’I ARADIK
Bu arayışımız 8-10 gün sürdü. Ayın 26’sına kadar. Hiçbir haber alamadık. O sırada da haber alınamayan 3 Harp Okulu öğrencisi kaldı. Biri Murat Tekin, Ragıp Enes, bir de hasta olan bir arkadaş vardı. En son o arkadaş da yanlış hatırlamıyorsam Haseki Hastanesinden çıktı. Oradan arayıp ailesine haber verdi ve son geriye iki aile kaldık.

Murat’ın babası İstanbul Adli Tıp’a kendisi gidip görmüş, orada tanımış oğlunu. Aslında biz daha önce Adli Tıp’ı aramıştık ama kimliği belirsiz askerler var gibi bir şey söylenmişti. Biz de orada olacağına ihtimal vermemiştik. 10 gün geçince mecburen abimle ben 27 Temmuz sabahı İstanbul Adli Tıp’a gittik. Ayağımız geri gide gide, dualar ede ede… Burada çıkmasın Allahım, başka bir yerde bulalım, bir hastanede dualarıyla gittik.
BEN DE ABİM DE YIKILDIK
Kardeşimiz için geldiğimizi söyledik. Beklettiler. Sonra içeriye çağırdılar. Ben kardeşimin bir fotoğrafını gösterdim. Görevlinin yüzü biraz düştü. Tanıdı muhtemelen. ‘Benzer biri var, gelin bakın’ dedi. Teşhis için içeriye girdik ve kardeşimi teşhis ettik. Tabi yıkıldık. Ben de yıkıldım, abim de yıkıldı. Yarım saat ne yaptığımızı hatırlamıyorum. Abime bir kimlik tespit tutanağı gibi bir kağıt imzalattılar.
VÜCUDUNDA MORLUKLAR,  KESİKLER VARDI
Vücudunda morluklar vardı, delik ve kesikler vardı. 7-8 kesik yazıyor otopsi raporunda. Yüzünü görünce kendimizden geçtiğimiz için o kadar detaylı bakamıyorsunuz. Otopsinin de izleri diye düşündüm o an. Bize beyin kanamasından öldüğünü söylediler. Daha sonra okuduğumuz gibi kesici, delici aletlerle her biri öldürmeye niyetli, öldürme kastı ile yapılmış, kesikler, delikler.. Yani canilik söz konusu. Kardeşimi, Murat’ı ve diğer öğrencileri canice öldürdüler. Orada bir grup var. Onlara halk diyemeyeceğim. Bizim halkımız bunları yapmaz diye düşünüyorum.
RAGIP ENES KATRAN’IN OTOPSİ RAPORU




O yıkımı öğreniyorsunuz ama bitmiyor orada. Görevlilerden biri dedi ki, biz size cenaze hizmeti veremeyeceğiz. Araba, herhangi bir şey… Kendiniz yapacaksınız. Yıkım üstüne yıkım yaşadık. Sonra araştırmaya başladık. İnternetten, oradan buradan bakıyoruz. Bu işler nasıl yapılır. Bir cenaze nasıl alınıp götürülür. İnternetten bu işi yapan bir adam buldum. Aradım telefonla. Yarım saat 45 dakika sonra geldi. Adamla konuştuk. Normalde parasını veriyorsunuz, devletin yapmadığı işlemi sizin için yapıyor. Tabut ayarlayacak, cenazeyi tabuta koyuyorlar, tabutu arabaya götürüyorlar. Tamam öyle yapalım dedik. Adam dedi ki “Olmaz… Beni içeriye almazlar.” Adam korkuyor, “Bir daha bana burada iş yaptırmazlar” dedi. Bize sadece bir tabut ayarladı. Nakliye için yoldan araba çevirdik, onlar da kabul etmedi. Bir tanıdığımız küçük bir araba, Doblo idi yanlış hatırlamıyorsam buldu. Kardeşimizi tabuta biz koyduk. Havaalanına öylece götürebildik. Uçağa verdik ve memlekete gönderdik.

Annem babam o zaman Gölcük’te abimin yanındaydı. Onları da alıp biz de arabayla memlekete yola çıktık, defnetmek üzere. Fakat telefonu açıp bizimkilere Ragıp Enes’i burada bulduk derken çok zorlanmıştım. Nasıl söyleyeceğim! Biz orada yıkıldık, onlar orada yıkıldı. Sonra biz onların yanına gidince tekrar yıkıldık.


GELİN, CENAZENİZİ BURADAN ALIN!
Cenazeyi memlekette akrabalar karşıladı. Mezarlık morguna koydular. Biz tabi o zaman da safiyane bir şekilde, mezarlıkta normal işlemleri yapılacak gibi düşünüyoruz. Öğlen namazına defnedeceğiz gibi planlıyoruz. Öğlen olmadan mezarlıktan aradılar. Mezarlık müdürü mü artık kimse. Dediler ki, ‘Cenazenize burada hizmet vermeyeceğiz. Gelin cenazenizi alın. Biz herhangi bir işlem yapmayacağız.’ O anda 3-5 kişi kardeşimi gidip oradan almak zorunda kaldık.
MEZARLIK ÖNÜNDE PROVAKASYON OLACAKTI
Orada sanki böyle bir provakasyon olacak gibiydi. Kalabalık toplanmış. Biz de belki kalabalık bir grupla gitsek belki bir şey olacakmış gibi. insanlar bekliyordu. Polisler vardı. Artık polisler neyi bekliyorsa…

Herkes bir şey söylüyordu. Bu çocuğa yer veremeyecekler. Oraya defnettirmezler. Biri köye defnedelim, diyor. Kimseye bir zarar gelmesin, ailemizde, tanıdıklarımıza ve cenazemizi sakin bir şekilde alıp gidelim diye ben, abim, iki de akrabamızdan 4 kişi gittik, aldık. Kardeşimi biz defnettik. Annem babam cenazeye gelemediler. Sessiz sedasız defnettik. Cenaze namazını biz kıldık. Bir imam cenaze namazı kıldırmadı. Gidip söylediler camiye, caminin imamı selasını okumadı.




DEFNEDERKEN SİVİL POLİSLER BİZİ TAKİP EDİYORDU
Antep’te şehir merkezinde aile mezarlığımız vardı. Babam eskiden almıştı, iyi ki de almış. Yoksa yer vermeyeceklerdi. Biz defnederken de polisler bizi takip ediyordu. Sivil polisler görünce anlıyordum. 2-3 araba toplanmışlar… Kendimiz kıldırdık cenaze namazını. İnternetten bakarak, yani nasıl oluyor bunlar, nasıl yapılıyor diye.

Defnettikten sonra annem babamı da aldık, mezarın başına getirip bir de onlarla cenaze namazı kıldığımızı hatırlıyorum tekrar. Babam, ablalarım son bir kez göreyim diye bakmak istediler ama izin vermedik. Daha fazla üzülmesinler diye uygun görmemiştik. Hep eski güzel günlerini, güzel gülüşünü hatırlasınlar diye. En sonunda abimin ‘Çok şükür cenazesini bulduk” dediğini hatırlıyorum. İnsanın buna sevinebileceğini düşünebiliyor musunuz… Çok şükür bir mezarımız var. Çok şükür.
ÖĞRENCİLERİ DARBENİN BİR PARÇASI YAPILMAK İSTENDİ
Birebir yanında olup onunla köprüye giden çocuklardan kimseye ulaşamadım. Aslında olayın canlı tanıkları onlar ve onlar da şu an cezaevindeler ve müebbet hapis cezası aldılar. Çocukları saat 10-11 gibi toplamışlar ve terör saldırısı var, Hava Harp Okuluna gidiyoruz diye arabalara bindirmişler. Hepsine de yetmemiş o otobüsler. Saat 12.00 gibi çıkmışlar yola. Bunun kamera kayıtları var. Olay olmuş. Köprü’yü tıkamışlar. Belli bir şey için oraya götürdükleri belli. Kimi Köprü’ye götürüyorlar, kimi Sultanbeyli’de kalmış, kimi Orhanlı’da kalmış, kimini Digiturk’e götürmüşler. Ve çocukların hiçbir şeyden haberi yok. Cep telefonları yok, herhangi ulaşabilecekleri bir şey yok. Onlar Hava Harp Okuluna gittiklerini düşünerek yola çıkıyorlar. Başlarında da bir komutan var ve ne derse onun sözüne uyup gidiyorlar.

Bu çocuklar darbenin bir parçası yapılmak istendi. Yoksa aklı olan, asker olmasa da az buçuk düşünebilen bir insan darbenin öğrenci ile yapılmayacağını bilir. Daha sonra bütün askeri okulları kapattılar. Bu bir sebep olabilir. O gece darbeye katılan yeterli sayıda insan yoktu, çocukları dahil ederek insan sayısını artırmış oldular. Artık bunu planlayanlar kim ise okulları kapatmak için bütün çocukları oradan tasfiye ettiler. Ve yerine yenilerini aldılar. Milli Savunma Üniversitesi diye bir kurum kurup. Oradaki çocukların hepsi mi suçlu idi?


YÜZÜ GÖZÜ KANLI GENCECİK BİRİNİ TAŞIYORLAR
Bir videoda kardeşimi benzettiğim biri var. Bire bir kardeşim diyemiyorum, çünkü yüzü gözü çok kanlı, karga tulumba gencecik birini taşıyorlar. Tabi bu videoların çoğunu da izleyemiyorum, bakamıyorum. Kaldırmıyor yüreğim. İnsanlar onu nasıl yapabilmiş hayretler içindeyim. Ellerinde G3 var bu çocukların. Öldürülme pahasına kimseyi öldürmemişler.
ELLERİNDE G3 VAR VE KİMSEYE ATEŞ ETMEMİŞLER
G3 ile birine bir mermi değse o kişi oradan sağ kurtulamaz. Eğer o çocuklar o gece G3 ile halka ateş etmiş olsa idi, kimse çocukların yanına yaklaşamazdı. Ama çocuklar kendilerine bir şey olma pahasına o silahlara dokunmamışlar. Balistik raporlarında da var. Çocukların silahlarından ateş edilmemiş. Ama ne hikmetse bizim çocuğumuzu hem öldürmüş hem de hain etmişler. Kim bunu neye göre yapmış, bilemiyorum. Hakim olmuşlar, savcı olmuşlar, yargılamışlar ve o gece bizi hain ilan etmişler. Neye göre yapmışlar bunu. Bütün olayları inceleyip bu haindir, vatanına ihanet etmiştir deyip nasıl bu kanıya varmışlar hayret ediyorum.
677 KHK İLE İHRAÇ EDİLDİM
Ben 15 Temmuz’dan sonra iki ay çalıştım. Daha sonra açığa alındım iki kere. 15 gün, 15 gün arayla. Daha sonra da 677 sayılı KHK ile ihraç ettiler. Ben bunlara üzülemedim bile. Beni açığa almışlar, sonra ihraç etmişler, emek verdiğim mesleğim elimden gitmiş, üzülemedim yani, yaşadığımız o kadar şeyden sonra… İnanın hiçbir şey hissetmedim. Çünkü gencecik bir çocuğun cenazesine neler yaptıklarını gördüm. Bunlar 2016 yılında yaşandı. 200 yıl önce yaşanmadı. Türkiye’de yaşandı. İnsanların bilmesi lazım. Masum değil o insanlar. Daha sonra o katillere KHK ile zırh çıkardılar, yargılanamaz bunlar diye. Neden? Kimi koruyorlar? Katilleri koruyorlar. Bunları görünce kendime üzülecek takatim kalmadı.

İlk başta açığa alırlarken herhangi bir şey söylememişlerdi, şundan bundan dolayı alıyoruz diye. Daha sonra bizi Bylock çukuruna bizi attıklarını öğrendim, öyle bir şey olmamasına rağmen o ara popüler olan Bylock’tu. İlk zamanlarda. Yani Bylock listelerine bizim de ismimizi yazmışlar. Oysa Bylock nedir, ne yapar, sonradan öğreniyorum. O listelerin altına da bu liste delil olarak kullanılamaz diye yazmışlar. Ondan sonra da bizi savcılığa bildirmişler. Yani bizi kendi kurumumuz savcılığa bildirmiş. Biz bu adamı attık siz de yakalayın!

Dikkat ediyorum, hep işini iyi yapan insanlara bir şekilde iftira, çamur atılmaya çalışılıyor. Bize terörist diyorlar ama herhangi bir şeyle suçlayamıyorlar. Suçladığı şey, işini iyi yapmak, İngilizce’den iyi not almak, o aldığı notlarla yurt dışına gitmek. Terörist tanımı bu olmuş. Daha fazla orada yaşam hakkı olmadığını gördük. KHK’lıyız, bir şekilde bizi arıyorlar, terörist diye damgalamışlar, bizden dolayı eşime, aileme zulüm ederler diye çekinerek yurt dışına çıkma kararı aldık.
KATİLİ BULUNSUN DİYE ŞİKAYETTE BULUNDUK AMA…
Biz şikayette bulunmuştuk, katili bulunsun diye. Ama bir sonuç alamadık. Savcı takipsizlik kararı verdi. Daha sonra o gün orada sivil şahısların herhangi bir suç işledilerse onlardan muaf tutulacağı bir KHK ile korumaya alındı. Yani orada o katillere bir zırh uydurdular ve onların yargılanmasını engellediler. Ama er ya da geç bu değişecek, masumiyetleri ortaya çıkacak, bütün Harp Okulu öğrencilerinin. Kardeşim de dahil… Biz zaten şehit olduğuna inanıyoruz. Bunu resmi makamlar da er ya da geç tescil edecekler.

Fevzi Katran ve ailesi hayatlarına artık Almanya’da devam ediyor. Röportajı bir pazar günü evlerinde gerçekleştirdik.
 KÖPRÜDEKİ POLİS ARAÇLARI ZARAR GÖRDÜ DİYE TAZMİNAT DAVASI AÇTILAR


Emniyet Genel Müdürlüğü, o gece araçlarına, köprüye zarar geldi diye zararı tahsil etmek için askerlere tazminat davası dava açıyor. Toplamda 250 bin TL gibi bir rakam. Bütün ailelere pay etmişler. Kardeşim vefat ettiği için aileme gönderdiler belgesini. Hem kardeşimizin orada canını almışlar, hem de araçlara verilen zararı sizden alacağız diyorlar.

Yoldan geçen birine sorun Türkiye’de, böyle bir şey olmaz der. Bu ülke darbeleri yaşamış. Ben kendim görmedim. Az buçuk biliyorum ki darbe böyle olmaz. Hadi diyelim ki başarsız oldu. O en üstteki genelkurmay, kuvvet komutanları, başarısız oldu ise altındaki insanlar onlardan aykırı bir şey yaptı diye ceza alması lazım. Başarılı olsa zaten ceza alması lazım, darbeci olduğu için. Eğer birisi darbeye kalkıştı ise altındaki görevli kişiye sahip çıkamadığı için ceza alması lazım. Ama bizde ne oldu. Ödüllendirildiler. Milli savunma bakanı yapıldılar, taltif edildiler. Asıl ceza alması gereken kişiler ceza almadı, gencecik kişilere müebbet verildi. Ortada bir olay var, onun neticesi kime yaradıysa o yapmıştır o olayı.
OLAYLAR GÖSTERİLDİĞİ GİBİ DEĞİL
O gün şehit olan herkese ben Allah’tan rahmet diliyorum. İnsanımızın çoğunun şunu düşünmesi gerekir. Olaylar gösterildiği gibi değil. Birileri orada kurgu senaryo bir şey üretip onu dayatıyor. İnsanların düşünmesi lazım. Tarihe not düşmek adına bunların konuşulması lazım.


Ragıp Enes, hayatını kaybettiği Boğaziçi Köprüsü önünde…

Abisi Fevzi Katran ile.

Ablalarıyla.

Abileriyle.




Arkadaşlarıyla

 

HAVA HARP OKULUNDA KULLANDIĞI PANO


 
AİLESİNİN ONUN İÇİN EVDE HAZIRLADIĞI KÖŞE
 
ÖLÜM BELGESİ


5 Ocak 2020 Pazar

5 Ocak 2020 
Bacağındaki tümörden dolayı daha önce ameliyat olan hasta tutuklu Seynur Özdemir, tekrar ameliyat için Ankara’ya sevk edildi. Özdemir’deki tümör gün geçtikçe büyüyor.

Sol bacağında tümör bulunan Seynur Özdemir (36), ameliyat için üç hafta önce Antalya L Tipi Cezaevinden Ankara Sincan Kadın Kapalı Cezaevine sevk edildi.

Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki doktorlar “Biz bu ameliyatı yapamayız. Bacağı kalçadan kesmek zorunda kalabiliriz” dediği için, Özdemir Hacettepe Üniversitesi Hastanesine gönderildi. Özdemir’in tahliye edilmesi için gerekli olan heyet raporu ise hala verilmedi.
2,5 LİTRE BÜYÜKLÜĞÜNDE
6 aydır tutuklu olan Seynur Özdemir, 2015 yılından bu yana yumuşak doku tümörü (gardner fibroma) hastası. Sol ayağının arka kısmında, kalçadan dize kadar olan bölümde 2,5 litre büyüklüğünde bir tümör var. Tümörün MR görüntülerindeki son boyutu 32 cm.

Seynur Özdemir ilk ameliyatını Ekim 2015’te Hacettepe Üniversite Hastanesinde oldu. O zaman yumurta kadar olan tümör, kas dokusuyla birlikte -tv kumandası büyüklüğünde bir yer- alındı. Fakat tümörün gittikçe büyüyen bir yapısı bulunuyor.
BİYOPSİ YAPILACAK
Eşi cezaevine girdikten sonra tümörün daha da büyüdüğünü belirten eşi Adem Özdemir, “6 aydır sıkıntı, stres, üzüntü yaşıyor. Hastalığının endişelerini taşıyor. Tutukluluk nedeniyle eşimin tedavisi akamete uğruyor. Ankara’da en son göründüğü doktor, tümörün büyüme katsayısının arttığını söyledi. Korkumuz odur ki, bacağının tamamen alınmak zorunda kalması.” dedi.

Eşinin şu anda hastaneye gidip geldiğini söyleyen Özdemir “MR görüntüsü aldılar. Önümüzdeki hafta içi biyopsi yapılacak. Radyoloji bölümü görecek ve ona göre tedavi belirlenecek. Kemoterapi mi yapılacak yoksa ameliyatla o bölge mi alınacak henüz bilmiyoruz.” ifadelerini kullandı.


O RAPORU ALAMIYORUZ
Seynur Özdemir’e, tahliye edilebilmesi için mahkemelerin istediği heyet raporu bugüne kadar verilmedi. Bir kere Antalya 8. Ağır Ceza Mahkemesi, 2 kere de Kütahya 2. Ağır Ceza Mahkemesi raporu talep etmesine rağmen hasta tutuklu hala bekletiliyor.
Adem Özdemir, “Eşim tutuklandıktan sonra dosyası yaklaşık 5 ay Yetkili Mahkeme Tayini için Yargıtay’da idi. Bu süreçte Antalya Mahkemesi dosya ile ilgileniyordu. 1 defa Antalya mahkemesi heyete yolladı. Ekim sonu gibi Yargıtay, dosyaya Kütahya baksın dedi. Kütahya mahkemesi 2 defa ivedi olarak heyet raporu talep etti.” dedi.

İlk duruşması 13 Aralık 2019’da Kütahya 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen Seynur Özdemir’e mahkeme heyeti ‘tamam hastasın ama bize rapor lazım’ ifadelerini kullandı. “Ama o raporu da alamıyoruz.” diyen Adem Özdemir şöyle devam etti: “Doktorlar cezaevinde kalamaz demiyor ya da diyemiyor. Kalabilir de demiyorlar. Mahkemeler üç kere heyet raporuna gönderdi ama sonuç çıkmadı.”
APANDİS AMELİYATI DEĞİL Kİ!
Eşinin durumunu Adalet Bakanlığı, Aile Bakanlığına, Cezaevleri Genel Müdürlüğüne, bazı milletvekillerine, TBMM İnsan Hakları Komisyonuna ve mahkemelere defalarca kez dilekçe yazarak bildirdiğini belirten Adem Özdemir, “Bu bir apandis ameliyatı değil ki, hemen kalksın gitsin koğuşunda yatsın. İnsan evinde kaldıramıyor böyle ameliyatları, cezaevinde nasıl kaldırsın. Üstelik ameliyatla alınsa dahi tümörün yüzde 60-70 oranında tekrar ortaya çıkma durumu var. Hastalık sürekli devam ediyor. Tahliye taleplerimizi yenileyeceğiz. Bir çözüm bulunmasını istiyoruz.” dedi.
ÇOCUKLARIYLA BERABER CEZAEVİNDE
Cemaat soruşturmaları kapsamında 19 Haziran 2019’da tutuklanan Seynur Özdemir, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İktisat Bölümü mezunu. Evli ve iki çocuk sahibi olan Özdemir’in 3 yaşında Bahar Nur ve 5 yaşında Salim adında iki çocuğu bulunuyor.

Bahar Nur annesiyle birlikte 5 ay Antalya Cezaevinde kaldı. Şu an iki çocuğu da yanında. Çocuklarını annelerine bırakmak zorunda kaldığını belirten Adem Özdemir, “Oğlum benimle dışarıda, kızım annesiyle içerideydi. Eşim Ankara’ya gönderilince kızımı da Ankara’daki akrabalarımıza bıraktık. Anneleri tedavi öncesi çocuklarıyla vakit geçirmek istedi. Oğlumu da alıp Antalya’dan Ankara’ya geldik. Ameliyat olursa ikisini de akrabalara bırakacağız. Çocuklar bir orada bir burada.” dedi.
 
Seynur Özdemir için 8 Ocak 2019’da ara karar değerlendirmesi yapılacak. 3 Şubat 2019’da ise ikinci mahkemesi görülecek.
GERGERLİOĞLU BİRÇOK KEZ GÜNDEME GETİRDİ
Cezaevindeki hak ihlallerini yakından takip eden ve her zaman gündeme getiren HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu Seynur Özdemir’in durumunu da defalarca kez gündeme getirdi.


Seynur-Adem Özdemir çiftinin, Bahar Nur (3) ve Salim (5) yaşındaki iki çocukları bulunuyor. Bahar 5 ay annesiyle birlikte Antalya L Tipi Cezaevinde kaldı. Şu anda iki çocuğu da yanında.


SEYNUR ÖZDEMİR’İN HASTANE RAPORU

1 Ocak 2020 Çarşamba

KHK’lı bir annenin feryadı: Kızımı babası yokken defnetmek istemiyorum

1 Ocak 2020 
KHK’lı olduğu için engelli kızına bakım parası verilmeyen Ümmühan Güler, 3 yıldır yaşadığı zorlukları anlattı ve ekledi: “Bunları yardım kampanyası yapılsın diye anlatmıyorum!”

Yüzde 98 engelli Sevdegül Güler’in hastane odasındaki fotoğrafı herkesi çok üzmüştü. Anne Ümmühan Güler, çalışmak zorunda kalınca Sevdegül’ün durumu ağırlamış ve 2,5 ay önce Adıyaman Devlet Hastanesine kaldırılmıştı.
KIZIM BÜTÜN YETİLERİNİ KAYBETTİ
8 yaşındayken geçirdiği kızamık virüsü (SSPE hastalığı adı veriliyor) nedeniyle yatalak hale gelen Sevdegül’e anne ve babası üç sene öncesine kadar beraber bakıyor, onunla bir bebek gibi ilgileniyorlardı. İkisi de öğretmendi. Ümmühan Güler 20 yıl anaokulu öğretmeni olarak görev yapmış, eşi ise 27 sene tarih öğretmeni olarak öğrenci yetiştirmişti. 15 Temmuz’dan sonra ihraç edildiler. Baba Mehmet Güler, Cemaat soruşturmaları kapsamında Şubat 2017’de tutuklandı.

12 yıl önce yatalak hale gelen kızına tek başına bakmak zorunda kalan Ümmühan Güler (50), “Kızım artık görme, duyma, yürüme, yeme bütün yetilerini kaybetti. Gidecek mi, kayıp mı edeceğim diye bir endişe korku var. Bir birikmişlik var. Onu kaybetme korkusu yaşıyorum. Babası yokken onu defnetmek istemiyorum. Babası cezaevinden bunun için gelmesin. Benim de kızımın da eşime ihtiyacımız var.” dedi.
EŞİMİN YARGI YOLU YENİDEN AÇILSIN
Eşinin tutuklandıktan sonra 14 ay cezaevinde kaldığını, daha sonra şartlı tahliye edildiğini belirten Ümmühan Güler, “Mahkemede çocuğun durumunu söyledik. O gün de çok hastaydı kızım. 7 yıl 6 ay ceza verip eşimi bıraktılar. Mahkemeden çıktık, hastaneye geldik. Ben zaten hastanedeydim. 10 gün boyunca çocukla ilgilendik.” diye konuştu.
Verilen cezaya bir haftalık itiraz sürecini kaçırdıklarını belirten Güler şöyle devam etti: “Avukatımız ‘başvurdum ama UYAP’ta dilekçe görünmüyor, kaybolmuş’ diyor. İstinaf Mahkemesi cezasını onayladığı için 10 ay önce eşimi tekrar aldılar. Ramazan Bayramından bir hafta önceyi. Ramazan’n 20’si gibi. Ben tekrar yalnız kaldım. Yeniden yargı yolunun açılmasını ve tahliye edilmesini istiyorum.”
ÜÇ CİHAZLA YAŞAMA TUTUNUYOR
Eşinin yokluğunda bir tuhafiyede çalışan anne, kızını ihmal ettiğini düşünüyor ve vicdan azabı yaşadığını söylüyor: “Koştur koştur eve geliyordum, altını değiştir, karnını doyurup geri işe gidiyordum, çocuk ister istemez yıprandı. Zamanında altını değiştiremedim, karnını doyuramadım. Şimdi onun vicdan azabını çekiyorum. Çalışmak zorunda kalınca ihmal ettim kızımı. Babası olsaydı, işe güce bakacaktı, ev geçindirecekti. Daha önce onunla konuşuyordum, seviyordum, vakit geçiriyordum, egzersizlerini yapıyordum. O da artık evdeki stresi, ilgisizliği hissediyor. Koşturarak bakıyorum.”

2 hafta önce taburcu edilen Sevdegül’ün tedavisine evde devam ediliyor, fakat durumu ciddiyetini koruyor. “Yoğun bakım odası gibi bir odayı evde kurduk.” diyen Ümmühan Güler, kızının 3 cihazla yaşama tutunmaya çalıştığını ifade ediyor: “Kızım iyi değil. Gözlerini açmıyor. Sadece karnından besleniyor. Hastanedeyken midesine pet takıldı. Babasının yokluğu onu çok etkiledi.”
AYNI GÜN İKİ ACI BİRDEN YAŞADIM
Güler çiftinin 4 çocuğu var. Büyük kızı ve oğlu üniversite okuyor. Sevdegül’den küçük, 9 yaşında bir oğulları daha bulunuyor. Ümmühan Güler, eşinin ikinci kez tutuklandığı gün iki acıyı birden yaşamış:
“O gün 25 yaşındaki büyük kızımın hipofiz bezinde tümör çıktı. O gün iki acıyı birden yaşamak zorunda kaldım. Kızım tek başına Ankara’ya ameliyata gitti. Ameliyattan çıkınca annemi istiyorum diye ağlamış. Düşünün ben yanında yokum. Çünkü engelli kardeşine bakıyorum. Amcası kuzeni vardı ama ne annesi, ne babası vardı.”
YARDIM KAMPANYASI YAPILSIN DİYE BUNLARI ANLATMIYORUM
Güler çiftinin 4 çocuğu var. Büyük kızı ve oğlu üniversite okuyor. Sevdegül’den küçük, 9 yaşında bir oğulları daha bulunuyor. Ümmühan Güler, eşinin ikinci kez tutuklandığı gün iki acıyı birden yaşamış:
“O gün 25 yaşındaki büyük kızımın hipofiz bezinde tümör çıktı. O gün iki acıyı birden yaşamak zorunda kaldım. Kızım tek başına Ankara’ya ameliyata gitti. Ameliyattan çıkınca annemi istiyorum diye ağlamış. Düşünün ben yanında yokum. Çünkü engelli kardeşine bakıyorum. Amcası kuzeni vardı ama ne annesi, ne babası vardı.”

8 yaşındayken kızamık virüsü adı verilen SSPE hastalığı geçiren Sevdegül Güler, 12 yıldır yatalak.