20 Aralık 2019 Cuma

Tutsak bebek Muaz’ın annesinden mektup: Ses çıkarmasın diye oğlumun gözlerine bakamıyorum

20 Aralık 2019 
Nurhan Erdal Bahadır, oğlu Muaz (1) ile birlikte bir yıldır Tarsus Cezaevinde yaşıyor. 3 kez koğuşta sinir krizi geçiren bir anne, hapishane şartlarında oğlunu nasıl büyüttüğünü 16 sayfalık mektupta anlattı.


Cemaat soruşturmaları kapsamında iki kez gözaltına alınıp tutuklanan Nurhan Erdal Bahadır (38), bebekli bir annenin cezaevinde neler yaşadığını yazdı. Eşi Levent Bahadır’a bir mektup gönderen genç anne, oğlu Muaz 60 günlükken 7 Aralık 2018’de ikinci kez hapse girdi. Bel fıtığı hastası anne ve Muaz bebek bir yıldır Tarsus Cezaevinde 15 kişilik koğuşta yaşam mücadelesi veriyor.

Birinci yaşını cezaevinde dolduran Muaz’ın annesi, cezaevinde bebeğine nasıl baktığını, onu ne şartlar altında büyütmek zorunda kaldığını peyder pey kaleme aldığı 16 sayfalık uzun mektubunda dehşete düşüren ifadelerle aktarıyor.

Nurhan Erdal Bahadır’ın 17 Ağustos 2019’da yazmaya başlayıp 12 Eylül 2019’da tamamladığı mektubunu Muaz’ın 4 Ekim 2019’da yapılan 1. yaş günü kutlamasında çektirilen 6 fotoğraflar birlikte yayınlıyoruz.

SES ÇIKARMASIN DİYE GÖZLERİNE BAKAMIYORDUM 

Nurhan Erdal Bahadır, bir anne olarak çocuğuyla koğuşta iletişim kuramamanın zorluğunu anlatırken yazdığı ifadeleri oldukça ağır:

“Kuzum benim ilk ses çıkarmaya başladığı aylarda, bir şeyler mırıldanmasın, ses çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise bülbül gibi şakıyor. Sabah saat kaçta uyanırsa uyansın, insanlar rahatsız olmasın diye hemen aşağıya yemekhaneye iniyoruz.”
AŞAĞISI ÇOK SOĞUK
“Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik bir bebek varsa daha da zor. Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum.”
RANZADAN DÜŞTÜ, AYAĞINA İP BAĞLA DEDİLER
Sadece Muaz değil, cezaevinde düşen, kafasını yarılan başka bebekler de oldu. Cezaevinde çıkan yemekler yetişkinler için bile sorunken bir bebek kuru fasulye ya da patlıcan kızartmasıyla beslenmeye mecbur kalıyor:

“Bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda veremedim. Burada Muaz’a verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ sebze ve çorba yapabileceğim bir elektrikli tencere istemek için kurum müdürüyle görüştüm. İzin çıkmadı. Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım. Müdürlerden birisi, “Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!”

 
7 AYLIK BEBEĞİ KURU FASULYE İLE BESLEDİM
Cezaevlerindeki en önemli sorunlardan biri yemekler ve kişisel ihtiyaçları karşılamanın zorluğu. Bebekli olunca bu sorunlar daha da katlanıyor:

“Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte, 7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.”
BANYO İÇİN YATAKHANEYE SU TAŞIDIM
“İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı olanlar oldu.”


GÖZÜNDEKİ KAYMA İLERLEDİ
Muaz bebek kalp hastalığı ve göz kayması sorunuyla dünyaya geldi. Annesi zor koşullarn yanı sıra oğlunun hastalığıyla da hapiste mücadele etmek zorunda kaldı:

“İçimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a daha evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi. Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var. Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor, ‘Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı gün girişini yapar ameliyat ederiz’ dedi. Kasım ayına tekrar kontrole gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma için de ‘En son ameliyat yaparız. Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız’ dedi.”


BEBEKLE 7 SAAT CEZAEVİ ARACINDA BEKLEDİM
Cezaevlerindeki en büyük sorunlardan biri de hücre şeklinde yapılan araçlarda hastaneye, doktora gitmek zorunda kalmaları. Bahadır, bebekli bir annenin öyle bir araçta seyahate zorlanmasını zorluğunu da anlatıyor:

“Hastaneye gidiş günümüzü anlatayım. Sabah saat 08.00’de alıyorlar. Çıkış yapacağımız yerden en az 30 dakika en fazla bir saat bekliyoruz. Sonra araçlar geliyor. Çok şükür bu sefer bindiğimiz araçların camı var. Dışarıyı görebiliyorduk. Tek kişilik koltukları kabin yaparak hücre haline getirmişler. Bebeğimle birlikte o kabine bindik. Mersin Üniversitesine gittiğimiz için yol bir saat sürüyor. Hastaneye vardığımızda araçların içinde bekliyoruz. Muaz’la birlikte o gün yedi saat aracın içinde bekledik.”
SOSYOLOJİ MEZUNU
2012 yılında Atatürk Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Nurhan Erdal Bahadır (38), 15 Temmuz’dan sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı. Nurhan Erdal Bahadır’ı aramak için Adana’daki evlerine gelen Adana KOM polisleri, Bahadır’ı evde bulamayınca kardeşini gözaltına aldı. O günlerde evlilik hazırlığı yapan Bahadır, olayı öğrenir öğrenmez karakola gitti. “Beni arıyorsunuz, kardeşimi bırakın, beni alın” demesine ve kendi ayaklarıyla ifadeye gitmesine rağmen 11 Eylül 2016’da iki kardeş de tutuklandı.
Tarsus Cezaevi’ne gönderilen Bahadır 10 ay sonra, kardeşi 2,5 ay sonra tahliye edildi. Tekrar evlilik hazırlıklarına devam eden Bahadır 2 Aralık 2017’de evlendi. 1 Ekim 2018’de oğlu Muaz dünyaya geldi. 7 Aralık 2018’de ise Adana 2 Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasına giden Bahadır, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve tekrar Tarsus Cezaevine gönderildi. Muaz bebek o günlerde 63 günlüktü. 4 Ekim 2019’da 1. yaşını doldurdu.
16 SAYFALIK TARİHİ BİR MEKTUBUN ORİJİNALİ

Merhaba
Olağanüstü hal çok kötü bir dönemdi. On beş günde bir telefon hakkımız vardı. İki ayda bir açık görüş oluyordu… Sen o zamanlar görüşüme gelemiyordun. Sadece ayda bir telefon görüşmesi yapabiliyorduk. Evli değildik. Bu süreç evliliğimizi de geciktirmişti. Muaz’ım, canım oğlum belki de iki sene önce dünyaya gelecekti. Bize bunları yaşatanlar… Ah! Onlar, ah!.. Canım, biraz maziye dönüp seninle dertleşmek istiyorum.
Acı hikayemiz 08 Ekim 2016 tarihinde sabah 05.00 sularında polisin zile basmasıyla başladı. Kardeşim: “Kim o?” “Polis! Açın kapıyı arama var.” deyince kardeşim kapıyı açıyor. Polisler, beni soruyorlar. Halit, evde olmadığımı söyleyince polisler arama emri olmadığı halde içeriye girip evi aramışlar. Ben ise o sıralarda anneciğimle birlikte memlekette yaşlı babaanneme bakıyorduk. Babaanneciğim yaşlı olduğu için kişisel ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Kardeşim gün içinde beni telefonla arayıp, “Abla, polisler seni arıyor, Adana’ya gelmen gerekiyor.” dedi.


Hafta sonuna denk geldiği için gidememiştim. Pazartesi günü Adana’ya gidince mahallemizde bulunan iki karakola da gittim. Karakolda, “Onlar polis değildir. Polis ne için geldiğini açıklar ve size hangi karakola gitmesi gerektiğini belirten not bırakırlar.” dedi. Bunu duyunca çok şaşırdım. Sonuçta bu yaşıma kadar hiç karakola gitmedim. Ayrıca polislerle de bugüne kadar hiç muhatap olmamıştım. Eve gidememiştim. O gün bir akrabamızda kaldım. İkinci günün sabahında telefonum çaldı. Telefondaki ses: “Hamit işe gelmedi nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye soruyordu. Hayır, dedim. Hamit’i merak edip eve gittiğimizde polisler her yeri dağıtmışlardı. Sanki evimize hırsız girmiş aradığını bulamamış gibiydi.

Yusuf’la birlikte Hamit’i aramaya çıktık. Karakola haber verdik. En sonunda Adana KOM’da Hamit’in gözaltına alındığını öğrendik. Karakola gittiğimizde Yusuf, Hamit’in durumunu sorarken ben de bir diğer polise, beni aramışlar ama herhangi bir not bırakmamışlar. Mahallemizde bulunan iki karakola da gittim. Durumu anlattım fakat net bir cevap alamadım, dedim. Polis, “Hanımefendi siz şöyle oturun. Kimliğinizi verin.” dedi. Oturdum. Ve canım, o karakoldan çıkamadım.

“Fetö/pyd terör örgütüne üye olduğum gerekçesiyle…” gözaltına alınmıştım. Allah’ım o kadar kötü olmuştum ki ben terör örgütüne üye olsam kendi isteğimle karakol karakol gezip bir de üstüne KOM’a gidip beni neden arıyorsunuz diye sorar mıydım. Ah canım ya, o günler gitsin ve bir daha hiç geri gelmesin. Neden mi?
 
KOM şubede bana sürekli soru soran bir başkomiser vardı. Adı Tuna’ydı. Sürekli aşağılayıcı şeyler söylüyor, argo kelimeler kullanıyordu. O kadar bunalmıştım ki çıldıracak gibiydim. Baş komiser, “Suçlusun sen! Fetö terör örgütüne üyesin, bildiklerini anlat ve etkin pişmanlıktan yararlan” diyordu. Ben bir şey yapmadım. Ben suçsuzum dediğim zaman çıldırıyordu. Aman Allah’ım o günler… Bir gece nezarette kaldım. Sabah erkenden adli tıpa götürüldüm. Sonrasında mahkemeye çıktım.

Mahkemede hakim, beni sorgulayan başkomiser gibi direkt, “Suçlusun! Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyor musun?” dedi. Hayır ben bir şey yapmadım. Ben terörist değilim! Hiçbir terör örgütüne de üye değilim, dedim. Hakim cevabını beni tutuklayarak vermişti. Benimle birlikte bir kadın vardı. Ona ev hapsi verip serbest bıraktı.
Akşam saatlerinde Tarsus Cezaevi’ne getirildim. O kadar çok kokuyordum ki başıma neler gelecekti bilmiyordum. Cezaevinde kıyafetlerimizi çıkartarak üst araması yaptılar. O kadar çok utanmıştım ki… 9. koğuşa yerleştirdiler. Oradaki herkes Fetöden tutuklanmıştı. Çoğu hakimdi. Bir üniversite mezunu, komiser, iki öğretmen, bir de yurt müdürü vardı. Allah’ım ya koğuşta üniversite okumayan yoktu. Bunlar darbeden ve üyelikten yargılanıyorlardı. Bana çok komik gelen bir diğer noktada silahlı terör örgütü deyip girdikleri evlerde silah değil kitap toplayarak çıkıyorlardı.

İleride torunlarımız eminim buna güleceklerdir. Anneannemiz ya da babaannemiz gerçekten suçsuz yere yatmışlar ve suçsuzluklarını yıllarca ispatlayamamışlar diyecekler. Bir gün bütün gerçekler ortaya çıktığında bize terörist diyenlerin karşısına çıkıp haykırmak istiyorum. Benim ve 63 günlük bebeğimin hakkına girdiniz! Bizlere iftira attınız! Demek istiyorum.

Can, tam 8,5 ay tutuklu kaldım… 3. mahkemede tahliye olmuştum. İlk mahkemeye çıktığımda hakim o kadar çok bağırmıştı ki unutamıyorum. Bir yandan sürekli soru soruyor. Sorularına istediği gibi cevap verilmeyince sinirlenip bağırıyordu. Her seferinde ben suçsuzum hiçbir terör örgütüne üye değilim. Ben terörist değilim, dediğimde. Hakim, “Etkin pişmanlıktan yararlan.” diyordu. Ben ise kanunlara aykırı bir şey yapmadım, neden etkin pişmanlıktan yararlanayım, diyordum. Düşünsene etkin pişmanlıktan yararlanmak aslında terörist olduğunu bir nevi kabul etmekti. Mahkemede etkin pişmanlıktan yararlanıp terörist olduklarını kabul eden insanlar da oldu. Ben bu duruma çok şaşırmıştım. Resmen insanlarla kelime oyunu oynayıp aslında onlara “Ben teröristim” demelerini sağlıyorlardı.

Hımmm… Bir de isim vermesen etkin pişmanlıktan yararlanamıyorsun. Evet, mahkeme bitti. Hakim tutukluğuma devam kararı vermişti. Mahkemeye beni görmeye sen de gelmiştin. Ama birbirimizi görememiştik…

Mahkeme başkanı, 2. mahkemede bana terör örgütüne üye olduğumu kabul ettirmeye çalışıyordu. Ben, üye değilim, dediğim zaman kızıyordu. Hakim “Sen bana isim söyle ben de, sana yardımcı olayım indirim alırsın ve tutuksuz yargılanırsın” diyordu. Allah’ım o kadar çok üzülmüştüm ki bu olayın tarifi kelimelerle anlatılacak gibi değil. İsimmiş ne ismi vereceğim ben terörist değilim!!! Anaokulunda öğretmenlik yaptığım dönemde Adana Cumhuriyet Başsavcısının çocukları, hakimlerin çocukları… Hepsi geliyordu. Bizler öğrencilerimize anne-babaya saygıdan sonra vatan sevgisini anlatıyorduk. Şimdi ise hakim karşısında yargılanan öğretmen, bir terörist olarak yargılanıyordu.

3. mahkemede tahliye olmuştum. Ramazan ayıydı. Mahkemeye başka vekil bir hakim tayin edilmişti. Tahliye nedenim ise sağlık sorunlarımdı. Cezaevi o kadar eskiydi ki babacığımdan da yaşlıydı. Koğuşun en dip köşesinde kalıyordum. Ranzam duvara bitişikti. Rutubetten duvarların sıvası dökülüyordu. Sürekli rutubet kokusu ile uyuyor ve uyanıyordum. Bir gün yatağımın nevresimini değiştirirken bir ıslaklık hissetim. Yatağımı ranzadan çıkartınca rutubetten nemlendiğini görünce yeni yatak istedim. Bana yatak yerine karton verdiler. “Yatağının nemli yerine koy iyi gelir. Yeni yatak veremeyiz.” dediler. Çok komik değil mi? İnsan hayatı bu kadar ucuz işte…

Belimde fıtık vardı. Yataktan dolayı fıtığım ilerledi. En sonunda hastanede belimin sağ tarafında üç yerde fıtık olduğu ve sağ kalça kemiğinde ciddi anlamda aşınma olduğu için sinirlerime baskı yaptığı anlaşıldı. Fizik tedavi doktoru “Kesinlikle merdiven çıkmayacaksın ve ortopedik yatakta yatman gerekiyor.” demişti.

Doktor bu şekilde söyleyince kendi kendime gülümsedim. Cezaevinde yaşadığım mevzuu aklıma geldi. Allah’ım suçsuz bir şekilde tutuklu bulunuyorum ve sağlığımda bu gidişle daha kötü olacak diye korkmaya başlamıştım. Üzerinde iki ay geçti. Sağ kasık bölgemde ciddi bir ağrı oluşmaya başladı. Acil olarak hastaneye sevkim yapılınca hemen götürüldüm.


Cerrah doktoru, “Ameliyat olman gerekiyor yatışını yapacağım” dedi. Önce tamam, dedim. Çünkü ağrım dayanılacak gibi değildi. Sonrasında doktora neden ameliyat olacağım diye sorduğumda “Açıp bakacağız, ben de bilmiyorum.” dedi. Allah’ım ya bir doktor ameliyat yapacak ama ne için yaptığını bilmeyecek. Yatış yapacağım yere gittik. Yatış işlemlerim yapılırken doktorun bu cevabının üzerine ameliyat olmaktan vazgeçtim.

Sonuçta ben o doktorun gözünde mahkumumdum ve bizlerin bir kıymeti yoktu… Ölsek de olur. Yaşadığım bu ciddi sağlık sorununu hapishaneye geldiğimde ayrıntılı olarak Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine dilekçe yazdım. Bekar bir kadın olduğumu, kasık bölgemde acil olarak ameliyat olmam gerektiği ama genel cerrah doktorunun ne için ameliyat yapacağını bilmediğini, bana, “O bölgeyi açıp bakarız belki de bağırsaklarında sorun vardır.” cevabını verdiğini yazdım. Ayrıca ameliyat olduktan sonra yatış yapacağım yerinde bana uygun olmadığını belirttim.

Ben, tesettürlü bir kadınım ve beni büyük bir odanın içinde demir parmaklıklarla ayrılmış bölümde yatıracaklar, hemen karşımda ise bir komutan ve iki er beni bekleyecekler. Narkozlu olarak geleceğim, nasıl uyanacağım belli değil. Bunların hepsini düşünce ölmek daha cazip gelmişti. Sonuçta beni kimse o halde görmeyecekti. Hiç tanımadığım erkeklerle aynı odada kalmayacaktım.

Yanlış hatırlamıyorsam bu dilekçemden bir ay sonra üçüncü mahkemem vardı. Daha önceki Hakimin yerine vekalet eden mahkeme başkanı, “Yazdığın dilekçeleri okudum. Bir de senden dinlemek istiyorum” dedi. Ben de anlattım. Ben uyandığımda güvendiğim bir kişinin veya ailemden birinin yanında olmak istiyorum. Mahkum olarak değil, vatandaş olarak ameliyat olmak istiyorum. 

Narkozun etkisinden kurtulunca karşımda annemi ve kardeşlerimi görmek istiyorum, dedim. Bunları anlatırken mahkemede bulunan tutuklu yakınlarının ağlama sesleri duyuluyordu.
Hakim oturmamı söyledi. Bu hakim sıkıntılarımızı dinliyor, tutuklulara söz hakkı veriyordu. Daha önceki hakim ise konuşturmuyor, “Geç bunları geç geç eklemek istediğin başka bir şey var mı?” diyordu.

Bu mahkemede hiç gerilmemiştim. Kendimi çok rahat ifade etmiştim. Hatta konuşurken susturulmamıştım. Eğer diğer hakim olsaydı sıkıntılarımızı dinleyeceğini hiç düşünmüyordum. Evet, beklenen karar aşaması canım… “Nurhan Erdal, sağlık nedenlerinden dolayı haftada bir gün imza ile tutuksuz yargılanmasına, diğer tutukluların tutukluluğuna devam.” Allah’ım inanamamıştım. O kadar çok sevinmiştim ki anlatamam. Ama arkamı döndüğümde diğer tutuklu yakınları ağlıyordu. Mahkemeden çıkıp jandarmalarla birlikte ring aracına giderken annemin ve kardeşimin sevinç çığlıkları kulaklarımda çınlıyordu.


Bir önceki mahkememde gelmiştin ama bu mahkemede ise izin alamadığın için gelememiştim. Gözüm seni çok aramıştı… Daha sonra beni ring aracına götürdüler ama koluma kelepçe takmamışlardı. Allah’ım denetimli serbestlikle de olsa artık özgürdüm. Hapishaneye tekrar döndüğümüzde jandarmalarla kapıda neredeyse bir saat bekledik.

Yeni hapishaneye taşınmıştık. Sistem daha tam oturmamıştı. Sonuçta taşınalı bir gün olmuştu.
Uzun bir süre sonra kapı açıldı. Ama beni teslim edecekleri jandarma olmadığı için içeride de beklemek zorunda kaldık.

Jandarma geldiğinde ise “Yarın çıkışını yapsaydık, bugün çıkmak zorunda mı.” dedi. Ben gideyim yarın çıkışı yapmanız için tekrar gelirim, deyince. “Aaa sen burada mıydın.” dedi. Neyse beni en sonunda koğuşuma getirdiler. İçeriye girdiğimde herkes benden cevap bekliyordu. Tahliye! Deyince çığlıklar ve sevinç gözyaşları birbirine karışmıştı.

Ramazan ayındaydık. Ezanı Muhammedi okunalı 1,5 saat olmuştu. Dışarıda işler uzun sürünce iftarımı koğuşta açabilmiştim. Evet, koğuştan çıkma saati gelmişti. Kapı açıldı. Gardiyan, “Nurhan Erdal, hazır mısın!” dedi. Evet, dedim. Yeni cezaevine taşındığımızdan dolayı ancak özel eşyalarımızın bir kısmını alabilmiştik. Diğer eşyalarımızı depoya götürmüşlerdi. Sadece bir çöp poşeti içinde bir iki parça kıyafetle dışarıya çıkardılar. Ben koğuştan çıkarken herkes arkamdan ağlıyordu.

Bu hapishanenin “Fetöden ilk tahliyesi ben olmuştum. Canım arkadaşlarım ben de tahliye olanın arkasından ağlardım. Keşke ben de şu demir kapıdan arkadaşım gibi çıkıp gidebilseydim… diye. Tam çıkış işlemlerim bitmişti ki eşyalarımı depodan getirmediler. Ben de almadan gitmek istemediğimi söyledim. Özellikle de senin mektupların benim için çok özel olduğunu, onların hemen tarafıma teslim edilmesini istedim. Ama vermediler. Eşyalarımı iki ay sonra avukat getirmişti. İlk baktığım şey mektuplarım olmuştu. Hepsi tamamdı. Diğer eşyalarım olmasa da olurdu.

Hapishaneden çıkma vakti gelmişti. Evet, aylar sonra anneciğime ve kardeşime kavuşmuştum. Birbirimize hasretle sarıldık. Annem uzun süre bırakmadı beni… Canım annem… Eve giderken yolda seni aramıştım hatırladın mı?

Daha sonrasında ise nişan ve düğün oldu. Çok sade bir düğün oldu… Cuma günü adli kontrol imzam vardı. Cumartesi günü de düğünümüz vardı. İzmir’e seyahat ettiğimiz o geceyi hiç unutamıyorum. İki sefer kaza atlatmıştık… Cuma günü Adana’ya adli kontrol imza için geldim.


Denetimli serbestlik dosyamın İzmir’e naklini hızlandırmak için şubeye gidip işlemleri hızlandırdım. Artık nasıl bir teröristsem kanundan kaçmıyor, adli kontrol imzamın peşine düşüyordum. Şayet dosyamın nakli İzmir’e yapılmasaydı Adana’ın yolları bana görünecekti. Şubat ayında hamile olduğumu öğrendiğimde içimde buruk bir sevinç vardı… Sana hamile olduğumu söylediğimde benimle aynı duyguları hissettiğini biliyordum. O anda ikimiz de birbirimize bir şey belli etmemeye çalıştık.

Bebeğimle birlikte hapishaneye tekrar döner miyiz endişesi içimi kemirip duruyordu. Sonuçta, 2016’da devam eden bir dosyam vardı. Ama hamileliğimin 4. ayında bebeğimin aort damarında daralma olduğunu öğrenince her şeyi unuttum.

Bebeğimiz 4. ayından itibaren İzmir Tepecik Hastanesi çocuk kardiyolojisi tarafından takip ediliyordu. En son kontrole gittiğimde doktor, sınırda olduğunu 1 milim daha artarsa acil olarak ameliyat olması gerektiğini çünkü bebeğinizin rahatsızlığının hayati risk taşıdığını söylemişti. O anda sarsıldım. Bütün dünyam kararmıştı… Bebeğimizi daha kucağımıza almamıştık. O benim bir parçamdı. Annesi onsuz yapamazdı. Bebeği de annesiz…

Ve bizim biricik parçamız dünyamıza nihayet teşrif etmişti. Fakat kucağıma daha almadan Muaz’ı senin refakatinde ambulansla Tepecik Bornova Hastanesine sevk etiklerini öğrendim. Doğum acılarımı unutturan bu hadiseye sabaha kadar ağlamıştım. Oğlum 1 hafta kuvezde kaldı. Beslemesi için kah beraber gidiyor, kah seninle biberonla süt yetiştiriyordum. Hastanenin ziyaret saati hafta sonuna denk geldiği için çok uzun kalamıyordum oğlumun yanında. Annesi kuvezde kucağına aldığında sakin sakin gözlerimin içine bakıyordu. Bebeğini bırakıp ayrılma vakti geldiğinde ağlamaya başlıyordu. O daha küçücüktü anne sevgisine ve sıcaklığına ihtiyacı vardı. Kuzum benim, aslında ta o günlerde annesinden ayrılmayacağını hal diliyle söylüyormuş da biz anlayamıyormuşuz.
7 Aralık 2018 tarihinde mahkeme sabahı erkenden uyandık. Oğlumun karnını doyurdum. Oğluma, ben üç-dört saate gelirim. Bu süt sana yeter, dedim. Bir taraftan hazırlanıyordum. O gün içimde tarifi imkansız bir hal vardı. Annem kahvaltı yapmam için beni zorladı. Ağlayarak bir şeyler atıştırdım. Annem, “Kızım yemesen sütün olmaz. Torunuma ne vereceksin.” dedi demesine ama daha fazla yiyememiştim.



Mahkeme çok uzun sürmüştü. Karar mahkemesi olduğu için kısa süreceğini düşünmüştüm. Duruşmaya iki defa ara verildi. Önce oğlumu arıyordum. Hemen arkasından seni arıyordum. Karar: Nurhan Erdal Bahadır. 10 yıl 5 ay iyi halden 8 yıl 9 ay… Bir kez daha dünyam kararmıştı… Ben, minik kuzumla birlikte hapishaneye gidecektim. Hem de bebeğimin aort koarktasyonu olmasına rağmen…

Hakim, kararı söylerken vicdanı el vermemiş olacak ki gözümün içine bakamadı. Çünkü karşısında suçsuz bir kadın ve 63 günlük bir bebek vardı. Mahkeme bitince Hamit’e, ben, oğlumu istiyorum onu bana getir, dedim. Karara o kadar çok üzülmüştüm ki Hamit’in beraat ettiğini bile sonra öğrendim biliyor musun?

Bu çocuk beraat etti ama suçsuz yere tam 78 gün hapis yattı. Hatta bir mahkemede Hamit,
Hakime, “Benim durumumda olan diğer kişiler nezarette hemen serbest bırakıldı. Ablamın bu hattı kullandığını söylememe rağmen neden ben hapis yattım?” diye sorunca hakim: “Sen benim işimi mi sorguluyorsun. Sen kim oluyorsun!” diye bağırdı. Of Allah’ım! O günü hiç unutamıyorum… Sen işini madem bu kadar düzgün ve kanunlara uygun yapıyorsun neden suçunu ve vicdanını susturmak için bağırıyorsun. Hakimin bu davranışı düpedüz suçluluk psikolojisiydi. Mahkemedeki herkes hakime acıyarak bakmıştı. Ah Can, sana yazdıkça o hadiseleri tekrar yaşıyor gibi oluyorum ama yazarak dahi olsa seninle dertleşmek bana çok iyi geldi.

Polisler, bizleri çember oluşturarak mahkemeden dışarı çıkartıp bir odaya götürdüler. Polislere her seferinde kardeşimi arayabilir misiniz? Bebeğimi evden getirmeye gitti. Benim burada olduğumu bilmiyordur. Haber verebilir misiniz lütfen? Dememe rağmen aramadılar, aramadılar, aramadılar…
Saat 17.00 gibi hapishaneye götürecek olan sivil polisler geldi. Oradaki memura maruzatımı söyleyince, “Arayacağım numarayı söyleyin hemen arayayım” dedi. Allah razı olsun, dedim. Memur üst araması için önce erkekleri götürünce bizi Adana adliyesine götürdüler. Benimle birlikte iki kadın daha vardı. Bizi bir odaya aldılar. Arama yapacaklardı. Daha önce hiç karşılaşmadığımız bir durum olunca bekleyip polisleri izliyoruz.


Yere üç tane gazete serdiler, “Ayakkabınızı çıkartıp üstüne basın” dediler. Bizler de çıkartıp yere serilen gazetelerin üstüne bastık. Arkasından üstünüzü çıkartın deyince o kadar çok sinirlendim ki… Ben çıkartmıyorum, dedim. “Çıkartmak zorundasın ÇIPLAK ARAMA yapacağız” dediler. Hayretle nasıl yani!?” dedim.

Ben daha öncede tutuklandım bir gece nezarette kaldım ama beni bu şekilde arayan olmadı. Hatta hapishaneye girdiğimde bile böyle aşağılayıcı bir muameleyle hiç karşılaşmadım, dedim. Benimle birlikte olan kadınlar ilk defa tutuklanıyorlardı. Dosyada tek tutuklu ve hükümlü kadın bendim.
Kadınlarda ciddi bir surette itiraz edince, “Tek tek arayacağız iki kişi giyinsin” dediler. Elbet bir gün hukuk geri dönecek. O polislerin bu muamelesinden dolayı dava açacağım ve bu işin peşini bırakmayacağım. Hayatımda hiç bu kadar utanıp aşağılanmamıştım. Ben, bunları yaşarken bebeğim hala gelmemişti. Oğlumu sabah saat 8.00’de bırakıp evden çıkmıştım. İki saatte bir anne sütü alan bebeğim saatlerce aç kalmıştı ve ben yanında yoktum.

Saat 19.00’da bebeğimi getirdiler. Gördüğümde üzeri hep kusmuk olmuştu o kadar çok ağlıyordu ki… Normalde kusan bir bebek değildi. Benim oğlum temiz ve mis gibi kokan bir bebekti. Kucağıma aldım. Sarıldım, öptüm… Muaz’la konuştum. Konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. Çok ağladığı için vücudu hala hıçkırıktan sarsılıyordu.

O anda olaya şahit olan polisler bile halimize acıyarak bakmışlardı. Polislerden biri, “Bebek kaç aylık?” dedi. İki aylık bir bebek, dedim. Polis: “Aslında 6 aydan küçük bebeklerin hapishaneye girmesi kanunen yasak” dedi.

Cevap veremedim. O anda içimden şunlar geçiyordu: Bize bu hukuksuzluğu yapanlar hukuk geri geldiğinde ne yapacaklar acaba? Bu kadar insanın hakkını nasıl ödeyecekler!… Ve benim masum bebeğimin hakkını ve hesabını nasıl verecekler?! 

O iki kadınla cezaevine getirildik. Bizi farklı koğuşlara yerleştirdiler. Beni A-3 koğuşuna vermişlerdi. Koğuş kapısı açılıp içeriye girdiğimde daha önce nezarette bir gece kaldığım kadınlarda oradaydı. Beni görünce çok şaşırdılar. “Aaa bebeğin mi oldu! Kaç aylık bu bebek?” dediler. İki aylık, dedim. Her yeni gelen kişiye yaptıkları gibi önce yiyecek bir şeyler hazırlarlar, sonra da banyo yapmak ister misin diye sorarlar. Bana da sordular. Evet, dedim. Banyoya girdim. Hıçkıra hıçkıra ağladım, ağladım… O an bir nebze de olsa rahatlamıştım…


Benim için yeni bir imtihan başlıyordu… O gece Muaz’ım ile bize gösterilen ranzada birlikte uyumaya çalıştık. Daha öncesinde bebeğimin yanında hiç uyumamıştım. Uykudayken farkına varmadan Muaz’ı incitmekten korktuğum o gece hiç uyumadım. Muaz’ım da uyumadı. Hala minicik vücudu sarsılmaya devam ediyordu. 10-15 dakikada bir uyanıp ağlamaya başlıyordu. Anneciğim sakinleş, ben senin yanındayım bak anneciğin burada diye fısıldayınca rahatlıyor tekrar uyuması için kucağımda sallıyordum.

Birinci gecemizi tamamlamıştık. Sabah uyandığımızda şikayetler başlamıştı. “Bu bebek ne kadar çok ağlıyor.” “Bu hep bu şekilde çok ağlıyor mu?” diye koğuştaki herkes soru sormaya başlamıştı. Rahat uyuyamadık diye insanlar bizi suçluyorlardı. Of Allah’ım! Of!.. O kadar çok kötü olmuştum ki anlatamam. Bebeğin halini görmüyor musunuz? Dün sabah eve bıraktım, akşam geç saatlerde bana getirdiler. Bebeğim bu travmayı hala atlatamadı. Hem kendi yatağında değil, farklı sesler ve kokular var.

Biz evde üç kişiydik. Bebek kendini bir anda on beş kişinin içinde buldu. Yapmayın bize hak verin, dedim. Aslında koğuşta herkes böyle değildi. Birkaç kişi vardı. Diğerlerini etkiliyorlardı. Muaz’ım annesinden ayrıldığı süre zarfında yaşadığı tramvayı uzun süre üzerinden atamadı. Hatta bu durum 2-3 ay sürdü. Yanından ayrılıp ihtiyaçlarım için aşağı kata indiğimde Muaz’ı hiç kimse sakinleştiremiyordu. O anda banyoda olsam apar topar banyodan çıkıyordum. Koşa koşa yanına geldiğimde o minicik vücudu ayrıldığımız ilk günkü gibi sarsılıyordu.

Oy yavrum benim! O günleri tekrar hatırladım… Rab’bimden diliyorum ki; senin bu yaşadıklarını sana yaşatanlar daha da kötülerini yaşasınlar inşallah!… Amin! Kuzum, insanlar seni anlamıyorlardı. İki aylık bir bebeğin düzenli uyuması gerekiyordu. Ama biz onu burada (hapishanede) yaşayamadık. Tam seni uyutuyorum. Hemen arkasından sesli bir şekilde konuşuluyor ve gülüşülüyordu. Sanki sen yokmuşsun gibi davranıyorlardı. İkaz ettiğim zaman “Tamam” deyip susup iki dakika sonra tekrar başlıyorlardı. Oy Allah’ım! Beni ve bebeğimi anlayan yok mu?
Buradaki şaplı yemekleri ve bakliyat ağırlıklı yemekleri yiyince Muaz’da gaz problemi oluştu. İki aylık bebeğin çıkardığı gaz yetişkin bir insanın çıkardığı gazdan daha sesliydi. Koğuşta bazı teyzeleri, “Bu bebek büyümüşte küçülmüş” dediklerinde belli etmesem de çok üzülüyordum. 


Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik bir bebek varsa daha da zor… Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum. Sen, sabah işten gelince kapıyı açar açmaz, “Ben geldim!” derdin. Arkasından oğlumuzu öper, bana muhakkak kahvaltı yapıp yapmadığımızı sorardın. İşte o günlerden sonra burası benim için zindan içinde zindan olmuştu. Koğuştan birinin aklına benim kahvaltı yapıp yapmadığım geldiği zaman gelip sorar; yapmadım, dersem “Senin bebeğine ben bakayım gidip kahvaltı yap” dediği zaman ancak kahvaltı veya yemeğimi yiyebiliyordum.

Düzenli bir şeyler yemediğim için sütüm gittikçe azalıyordu. Bebeğim ise bu durumu bana çok yansıtmamıştı. Ne kadar sütüm varsa o kadarla iktifa ediyordu. Burada ilave olarak Muaz’a mama verebileceğim bir durum da yoktu. İlk aylarımız o kadar zordu ki Muaz’ın gece ağlamaları ve gaz sancısı çok artmıştı. Muaz, gece gaz sancısı ile kıvranırken çığlık çığlığa ağlıyordu. Koğuştaki bazı kadınlar oflayıp puflayıp yataklarında dönüyor, sabah uyandıklarında ise suratları asılıyordu.
Evet, geldiğimin ilk haftası kurum müdürüyle görüştüm. Ameliyat dikişlerim daha iyileşmedi, benim ve bebeğimin kıyafetlerini ailem yıkayıp bana getirseler olur mu, dedim. Evvela bu durumu kabul etmediler. Israrla o daha iki aylık bebek ve kıyafetlerinin hijyenik olması lazım, dedim. En sonunda ısrarım netice vermiş bu durumu kabul etmişlerdi. Haftada bir kıyafetler yıkanıp getirilecekti. Daha sonra 15 günde bir yıkanacak denildi. Sevincim kısa sürmüştü… Hapishaneye geleli 3-4 gün olmuştu. Muaz’ımın sancıları gittikçe artıyordu. Ranzamız  pencerenin tam karşısındaydı.

Arada içeriye oksijen girsin diye pencereyi 5-10 dakikada bir havalandırıp kapatıyordum. Kapattıktan sonra başkası gelip açıyordu. Neden açtıklarını sorduğumda, “İçerisi çok sıcak oluyor.” diyorlardı. Bebek var yapmayın üşütüyor sonra dediğimde “tamam” deyip tekrar aynı davranışı sergiliyorlardı. Artık buna bir son vermeliydim. Ranzamızın etrafını tamamen çarşafla kapattım. Artık Muaz’ıma soğuk hava gelmiyordu. Ama annesinin bahtına yine zindan içinde zindan düşmüştü. Ranzamızın etrafı kapattığım çarşafı Tarsus’a yaz gelince çıkarmıştım.

Canım, şimdi sana yazarken ne kadar çok sıkıntı çekmişim, bunları içimde ne kadar çok biriktirmişim onun farkına vardım. Şimdi ise bu artçılar ben de sinir krizleri olarak nüksediyor. Bazı insanlar senin sıkıntını anlamıyor. O sıkıntımı ve halimi anlamayan insanların yerine koyuyorum, kendimi onları anlamaya ve kalplerini kırmamaya çalışıyorum. Ama onlardan beni anlamaya çalıştıklarını hiçbir zaman görmedim. Burada bebeğimle birlikte çok ciddi sıkıntılar çekiyorum. Muaz’ım olmasa bu tahammül sınırını aşan insanlara kesinlikte bu şekilde davranmazdım. Ama bebeğim var… Kuzuma bir şey söylemesinler diye katlanıyorum.

Ah! Canım ah bizden 20-25 gün sonra çocuklu bir kadın daha geldi. Ama o insan o kadar bencil ki anlatamam. Kendisini ses yapmaması noktasında birkaç kez uyarınca inat için ses çıkartıp bebeğimin uykudan uyanmasını sağlıyordu. Bu insanı Rab’bime havale ettim… Bir de bebeğim üç aylıkken iki aya yakın sigara kokusuna ve dumanına maruz kaldım. İnsanların ne kadar bencil olduklarını burada öğrendim. Bazen uyardığım zaman, “Ben de senin bebeğinin sesine ve pis kokusuna maruz kalıyorum.” diyorlardı. Ne söyleyeyim ben bu vicdansız insanlara…

Muaz’ım şimdi büyüdü 4 Ekim’de tam bir yaşına girecek. Annesiyle birlikte o kadar zorluklara katlandı ki… Kuzum benim ilk agu agu diye sesler çıkarmaya başladığı aylarda bir şeyler mırıldanmasın ve ses çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise bülbül gibi şakıyor… Muaz, sabah saat kaçta uyanırsa uyansın insanlar rahatsız olmasın diye hemen aşağı kata yemekhaneye iniyorduk.

Bu sıkıntılarımın yanında bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda veremedim. Burada Muaz’a verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ sebze ve çorba yapabileceğim bir elektrikli tencere istemek için kurum müdürüyle görüştüm. İzin çıkmadı.

Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım.
Müdürlerden birisi, “Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!
Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte, 7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.

Canım, sen benim bu noktada ne kadar titiz ve hassas olduğumu bilirsin. Ama bebeğimiz bunlarla besleniyor, bunlarla besleniyor… Evet, bize bu haksızlığı yapanlar bebeğimin hakkını hiçbir zaman ödeyemiyecekler!!!

İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı olanlar oldu. Seni o kadar çok aradım ki anlatamam. Sana çok ihtiyacım vardı hem de çok…


Can, bu yaşadığım sıkıntıları seninle paylaşmam gerekiyormuş… Ama zamanım olmadığı için mektup yazamıyordum. “Nasıl zamanın yok mahpustasın?” diyebilirsin. İstersen bir günümü anlatayım.
Sabah saat 08.00 ile 08.10 arası sayım oluyor. Sayıldıktan sonra koğuş tekrar yatıyor. Biz ise saat 09.00 ile 09.30 arası uyanıyoruz. Bazen, Muaz’ım daha erken bazen de geç uyanıyor. O gün nöbetçi olan arkadaş kahvaltı hazırlamasına rağmen ben o zeytini, peyniri tabağıma koyabilmek için bir elimle Muaz’ı tutuyorum diğer elimle de tabağıma bir şeyler koymaya çalışıyorum.

Tabii bizim atom karınca akıllı durur mu? Hayır, durmaz! Ya tabağıma hücum ediyor ya da kahvaltı sofrasına… Bu sebepten dolayı önce Muaz’a yedirmeye çalışıyorum. Muaz’a, labne peyniri, domates içi, salatalık, bu arada oğlumuz artık yumurta yemiyor. Çünkü yumurtayı rafadan getirmedikleri için yediremiyorum. Tek yumurtadan protein alıyordu. Onu da almaz oldu. Ben, çoğu zaman kahvaltımı yarım bırakıyorum. Bazen bu halime acıyan teyzeleri “Sen kahvaltını yap ben Muaz’a bakayım” diyor.

Aşağı kattaki yemekhanede olsun yukarı kattaki yatakhanede olsun Muaz’ımı hiçbir yere bırakamıyorum. Çünkü hiçbir yer hijyenik değil, ayrıca güvenli de değil. Kahvaltı sonrasında maltaya banyo küvetini çıkartıyorum. Kova ile banyoda su taşırken ya kucağımdan biri alıyor ya da Muaz’la birlikte fıtık olan belime rağmen su taşıyorum. Maltada banyosunu yaptıktan sonra arkasından küvetteki suyu boşaltıyorum.

Kucağımda Muaz’la birlikte eşyalarımızı toparlayıp yatakhaneye üstünü giyindirmek için çıkartıyorum. Üstünü giyindirdikten sonra karnını doyuruyorum. Muaz, uyuduktan sonra aşağıya inip abdestimi alıyorum. Bir de bakıyorum ki koğuştaki seslerin etkisiyle de bebeğim uyanmış oluyor. Namazımı kılmadan tekrar yatakhaneye çıkmaya mecbur kalıyordum. Ben namazımı kılarken Muaz’mı çok seven teyzelerinden biri bakıyor. Sonrasında yine Muaz’la oyunlar oynuyoruz. Senin gönderdiğin resimli hikaye kitaplarından bir şeyler öğretiyorum

Öğlen yemeği için tekrar aşağıya iniyoruz. Yine tek elimle Muaz’ımı zaptedip bir yerleri dağıtmadan karavanadan ne gelmişse tabağa koyuyorum. Mesele bugün öğlen yemeğinde kuru fasulye vardı. Ben yemedim midem ağrıdığı için Muaz’ıma da vermedim. Hem nasıl bir yağ olduğunu bilmediğim için hem de şaplı olduğu için Muaz’ımın yemesini istemedim. Bugün meyve günümüz (mavnadan aldığımız meyveler pazartesi günü geliyor) olduğu için; üzüm, armut ve erik yedirdim. Bundan dolayı öğlen yemek yedirmedim oğluma.

Sonrasında ise banyoya girip kıyafetlerini yıkadıktan sonra haliyle çok yorulmuş bir halde çıktım. Tabii tüm bunları yapmam için Muaz’a bakacak birini bulmam gerekiyordu. Maltada onunla oyun oynadık. Topu çok seviyor. Kollarından tutarak top oynatmaya çalışıyorum. Yere bırakamıyorum. Çünkü gardiyanlar maltada sayım yaptıkları için ayakkabılarıyla içeriye giriyorlar. Bundan dolayı yere dokunmasına dahi izin vermiyorum. Top oynatmak benim için tam bir işkence sürekli eğilmiş durumundaki belimi tekrar doğrultmam uzun zaman alıyor. Yine bu halimize acıyan bir teyzemiz Muaz’mı alıyor.


Belim azıcık düzelince hemen kucağıma alıyorum. Akşam yemeğinde makarna ve mercimek çorbası geldi. Bunları bebeğim yiyemediği için akşam yemeği olarak sadece yoğurt yedi. Ah yavrum, ah anneciğim evde olsaydın sana neler yapardım neler. Muaz, yoğurdunu yedikten sonra beni bir şeyler yemen lazım ki sütüm olsun…

Muaz’ı yine sevdiği bir teyzesine veriyorum. Yemeğimi yedikten sonra hemen bulaşıklarımı yıkıyorum. Muaz’ımın dağıttığı yerleri toplayıp kucağıma alıyorum. Akşam sayım saatinde Muaz’a ninni söylüyorum ama nafile uyuttuktan sonra 20-25 dakika sonra yine bir sesle aniden uyanıyor.
Evet, hangi boş saatinde sana mektup yazayım. Bu mektubumu ise sana ağustos ayında başlamışım neredeyse bir ay olacak… Çoğu zaman yazdığım yerden yarım bırakıyorum. Daha sonra ne yazacaktım diye dönüp sayfayı 2-3 defa okuyorum bıraktığım yerden tekrar başlıyorum.

İyi ki yazmaya karar vermişim. Bu yazdıklarım bana terapi gibi geliyor. Hımmm yazmayı unuttum bir de Muaz’ın gözlüğünü çıkarmaması için sürekli takip halindeyim. Ama çoğu zaman mağlup oluyorum. Takmak istemediği zaman zorlamak istemiyorum.

Vee uyku vakti geldi. Bu arada hala tuvalete gidemedim. Bunun için Muaz’ı birilerine bırakmam gerekiyor. Beni en çok yoran durumlardan bir de bu zaten. Kişisel ihtiyaçlarım için Muaz’ı birilerine bırakıyor olamam. Saatlerce tuvalet gidemediğimi biliyorum. İşte, Nur’un bu şartlar altında sana mektup yazamıyordu. Ama imkanım olduğu müddetçe sana daha sık yazmaya çalışacağım.
Saat 24.00 ya da 24.45 gibi yatıyoruz. Saat 24.00’da yatakhanenin ışıkları kapanıyor. Ama çoğu zaman bizim atom karınca karanlıkta annesi ile sesiz sesiz oynamaya çalışıyor. Ses olursa, “şşştttt Muaz uyku saati!” ikazı geliyor.

Havalar ısınmaya başladığı andan itibaren geceleri 10-15 dakikada bir uyanıyor. Koğuş çok sıcak ve havasız olduğu için uyuyamıyor. Koğuşta on dört kişiyiz. Ve dört adet vantilatör alma hakkımız var. Bebeğim bu sıcaklarda isilik oldu. Padiska gibi vücudu kıpkırmızı oldu.

Gün içinde 2-3 defa banyo yaptırmama rağmen bu halin önüne geçemedim. Sonrasında aklıma ilkel yöntemler geldi. Muaz’ıma banyo yaptırırken yemek tuzundan vücuduna sürdüm. Bu şekilde kırmızılıklar tamamen kaybolmasa da biraz azalma oldu. 

Yaz ayları bizim için tam bir cehennemdi. Şu sıralarda hava birazcık serinledi ama kuzum yine terliyor. Bu sıcaklarda yatakhane bölümünde hava akımı olmadığı için yoğun bir havasızlığın yanı sıra ağır bir koku oluştu. Yemekhaneden üst kata doğru çıkmaya başladığımda o kesif kokudan ciğerlerimin yandığını hissediyordum. Bu şartlar altında ise 9 aylık bir bebek yaşıyor. Rabbim korusun!! Amin..


Can, içimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a daha evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi. Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var. Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor: “Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı gün girişini yapar ameliyat ederiz.” dedi. Kasım ayına tekrar kontrole gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma içinde “En son ameliyat yaparız. Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız.” dedi.

Bu arada sırası gelmişken hastaneye gidiş günümüzü anlatayım. Sabah saat 08:00’de alıyorlar. Çıkış yapacağımız yerden en az 30 dakika en fazla bir saat bekliyoruz. Sonra araçlar geliyor. Çok şükür bu sefer bindiğimiz araçların camı var. Dışarıyı görebiliyorduk. Tek kişilik koltukları kabin yaparak hücre haline getirmişler. Bebeğimle birlikte o kabine bindik. Mersin Üniversitesine gittiğimiz için yol bir saat sürüyor. Hastaneye vardığımızda araçların içinde bekliyoruz. 

Muaz’la birlikte o gün yedi saat aracın içinde bekledik. Hava çok sıcak ve klimalar çalışmıyordu. Aracın kapısı kapalı vaziyette saatlerce bekledik. Artık sıcaktan bunalacak raddeye gelmiştik. Ancak sıra bize gelince dışarıya çıkmış kuzum biraz rahatlamıştı. Göz muayenesi yapıldıktan sonra tekrar jandarmalarla birlikte aracın içine yapılan bölüme geçmiştik. O bölümde ben ayakta dahi durmazken kucağımda oğlumla birlikte durmaya çalıştık. Hastane dönüşünde bebeğimin altını değiştirmek istedim. Ama çocuğum yaşadığı stresten bezine ne kakasını ne de çişini yapmıştı.

O günden sonra oğlumun psikolojisi bozuldu. Her şeye ağlamaya başlayan huzursuz bir bebek oldu. Maltaya oyun oynamak için indirdiğimde olsun kişisel ihtiyaçlarımı karşılamak için sevdiği teyzesine bırakmam rağmen mütemadiyen ağlıyordu. Oğlumun bu halinden üç gün sonra sinir krizi geçirdim. Sağ tarafım tamamen uyuştu. Ambulans geldi, serum takıldı ve hastaneye sevkim yapıldı. Hastaneye gittiğimizde kolumda kelepçe takılıydı.

Dışarıdaki insanlar seni o şekilde görünce garip bir yüz ifadesiyle bakıyorlar ya, o insanları orada öldürmek istedim. Sizin gibi insanların yüzünden biz burada suçsuz bir şekilde on aydır özgürlüğümüzden kısıtlanıyoruz, diye bağırmak istedim. Sağımda ve solumda bulunan jandarma erlerinin tuhaf bakışları arasında mırıldanarak içimdeki her şeyi döktüm. O anda öyle rahatlamıştım ki anlatamam. Bu benim hapishanede geçirdiğim 3. sinir kriziydi. 37 yaşıma kadar daha önce böyle bir durum yaşamamıştım.


Merhaba canım yine ben geldim. Sana şimdi yaşadığımız garip bir olayı anlatacağım. Aslında olayın sonucu çok güzel. Koğuştan bir arkadaşımız tahliye oldu. Onun adına çok sevindik. E burada olayın garipliği nerede diyeceksin. Tahliye olmasının gerekçesini şimdi yazıyorum.

Arkadaşın. “Silahlı terör örgütüne üye” gerekçesiyle tutuklamasına karar verilmiş ise de tutuklulukta geçirdiği süre ve bakıma muhtaç dokuz yaşındaki çocuğunun bulunması kanaatine varılarak tahliyesine karar vermiş. On aydır burada Muaz’ımla birlikteyim. Galiba benim bebeğim bakıma muhtaç değil, sizin nazarınızda da 10 ay gibi bir süre uzun tutukluluk değil… Sen olsan ne derdin? İşte geçenlerde böyle bir durum yaşadık. Ağlanacak halime şu anda gülüyorum. Rabbim biz nasıl bir hukuksuzluğun içindeyiz. Bizleri bu durumdan bir an önce kurtar. Amim!!

Annem, geçen hafta çarşamba günü Adana Acıbadem Hastanesinde açık kalp ameliyatı oldu. Annem bakıma muhtaç ama bir kızı var o da mahpushanede… Benim anneciğim ne yapsın… Anneme şu anda Hamit bakıyor. Bir kadına bu anne dahi olsa erkeğin bakması ne kadar uygun. Annemin sesini haftada bir yapılan telefon görüşmemizde duydum. Sesi o kadar çok kötü geliyordu ki… O haliyle bile, “Kızım beni merak etme ben çok iyiyim. Oğluma iyi bak” diyordu. Bir evlat olarak onun en zor anında yanında olarak evlatlık vazifemi yerine getirmeyi çok isterdim. Hem de çok…

Hamit diyor ki: “Abla, anneme geçmiş olsun diye arayan herkes seni soruyor. Annem insanlar arkamızdan konuşmasın diye yakın akrabalarının dışında kimseye söylememiş.” dedi. Ben de, dedim ki Hamit’e; söyle herkesin haberi olsun. Hiçbir tarihte kadınlar, bebekli anneler, yaşlılar ve hastalar bu şekilde zulüm görmemiştir. Söyleyin herkes bu zulmü görsün kapatmasınlar gözlerini, tıkamasınlar kulaklarını, dedim. Vaktiyle Nazi Almanya’sında Hitler bir guruba zulmederken diğer bir grup nasılsa bize bir şey olmuyor diye yapılan mezalimi görmemezlikten gelmişler. Sıra en sonunda kendilerine geldiğinde etrafında onları dinleyecek kimse kalmamış… Her ne ise…

Anneciğim, 2016 yılında Hamit’le birlikte tutuklanınca annem çok kötü rahatsızlanıyor. Annemi bir akrabamız hastaneye götürüyor. Doktor: “Bu teyzeye ne oldu. Vücudu ölümcül bir trafik kazası geçirmiş derecede sarsılmış.” diyor. Akrabamız da: “İki evladını suçsuz yere tutukladılar arkasından hemen bu hale geldi.” diyor. Annem bizim başımıza gelen hadiselerden sonra düzelmedi. İlk önce kalp büyümesi oldu, arkasından ritim bozukluğu ve en sonunda kalp kapakçığı çürüdü. Yıl 2019 ve anneciğim kalp ameliyatı (açık olarak) oldu. Anneciğimin ve bebeğimin hakkını ödeyebilecekler mi?


Allah’ım ya koğuşta yaşadığım sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de kurumun doktoru ile sıkıntı yaşadım. Kurumun doktoruna beni hastaneye sevk etmesi için gittim. Sevkim için dilekçeyi perşembe günü vermiştim. Gittiğimde, doktor: “Daha önce sevkiniz yapılmış” dedi. Ambulansla hastaneye götürüldüğüm için sabah ayağa kalkacak halim yoktu, dedim. Doktor: “Gitseydin zamanında benim yapabileceğim bir şey yok. Hastaneye gidip tekrar sevk istiyorsunuz.” diyerek sesini yükselti. O anda o kadar çok sinirlendim ki, hastaneye gitmek benim yasal hakkım. Beni sevk etmek zorundasınız, dedim.

İnanamıyorum… Ben bir gün önce ambulansla acil olarak hastaneye gitmişim. Doktor, “Gitseydin.” diyor. Ben, hastaneye giderken bebeğimle birlikte gidiyorum. Tek başıma gidemiyorum. Kaldı ki o gün hastalığımdan dolayı ayakta dahi durmazken bebeğime nasıl bakacağım. El insaf!!! Diyorum. Başka bir şey demiyorum.

Bir de üst üste kaç haftadır hastaneye sevk işlemini çarşamba gününe yani tam da görüş günüme denk getiriyorlar. Bize, hastane ya da görüş hakkınızı kullanın tercih sizin, siz bilirsiniz diyorlar. Kanunen hastane de hakkım, görüş de hakkım…

Hastane sevk işleri diyince aklıma geldi. Yazayım. Düşününce bile sinir kat sayım artıyor, çıldıracak gibi oluyorum. Mersin Üniversitesi Göz Hatalıkları Bölümündeki doktor: “Ben, bu hükümlüye bakmam” dedi. Ah Rabbim! Ah! Velev ki ben suçlu olsam dahi, değilim! Hamdolsun Rabbime! Nerde kaldı senin Hipokrat yeminin ve Hipokrat yeminine sadakatin. Senin bakmam diye reddettiğin kişi ben değil, bir bebek! Ey vicdanı meyyit doktor, seni Rab’ime havale ediyorum. Masum ve suçsuz bebeğimden daha kötü olasın inşallah! Öyle ki sana bakacak bir doktor bile bulamasınlar!!! Amin!

Canım, sana burada yaşadığımız trajikomik bir olayı anlatayım. Sözde 21. yüzyıldayız diyerek başlayayım. Mahpushaneye girişim kış aylarına tekabül edişi beraberinde yağmurları da getirmişti. O gün sabahın ilk ışıklarına kadar yağmur yağdı. Yan ranzadaki komşu arkadaşıma tuvalete gideceğim, Muaz’a bakabilir misin? dedim. Arkadaş: “Lağım taşmış tuvaleti kullanamıyoruz” dedi. Ee ne yapacağım ben dedim. Arkadaş: “Dışarıdaki gardiyanları çağırmak için butona basıyorsun. Onlardan birisi gelip kapıdaki mazgalı açıyor derdin neyse söylüyorsun.” dedi. Bunun üzerine ya biz anaokulu çocuğu muyuz, dedim. Gülüştük…

Aşağı kata inip butona bastım. Gardiyan, bana ne derse beğenirsin, “Kaç kişisiniz. Öyle tek tek götüremem.” dedi. Efendim, dedim. Benden başka gidecek yok ve acil bir durum, dedim. Gardiyan: “Bekle gelecekler de var. Bugün tuvalete sürekli insan taşıyoruz.” dedi. Evet, canım burası bizi yeni diye naklini yaptıkları koca bir hapishane ama gelgelelim alt yapısı yok. Hatta hapishanenin yapımı bitmeden müteahhit kaçtığını duymuştuk.

Daha evvel 8,5 ay yattığım C tipi hapishanesindeyken gardiyanlar bize, yeni bir hapishanenin açılacağını, buradaki sıkıntıları yaşamayacağımızı söylemişlerdi. Şimdi ise o dedikleri hapishanedeyim. Burada yağmur çok yağdığında sularımızı kesiyorlar. Saatlerce su verilmiyor. Sular niye kesik dediğimizde, gardiyanlar: Yağmur suyuyla birlikte şebeke suyunu kullanımı altyapıyı tamamen çökertiyor diyorlar. Allah’ım biz kaçıncı yüzyıldayız. Başka milletler uzaya koloniler kurmayı düşünedursun biz TC olarak ortaçağda da gerilere gidiyoruz.




Hapishane bataklığın üstüne kurulduğu için çok sivrisinek var. Beni ısırdıkları yer öyle şişiyor ki kıyafetlerimden bile belli oluyor. Arkadaşlara yeni bir uzvum çıkacak galiba, deyip gülüşüyoruz. Üç gün önce bacağımdan ısırdılar, ısırdıkları yer abartmıyorum elma ölçeğini aldı. Şu anda ısırılan yer kıpkırmızı sonra mosmor oluyor. Aylarca ağrıyor. Daha önce de ısırılıyordum ama bu en kötüsü olmuştu. Çok şükür Muaz’ımı ısırmıyorlar ama oğlumun annesini çok seviyorlar. Ben de bu duruma seviniyorum tabii. Bebeğimi ısırmasınlar da beni ısırsalar da olur, diyorum.

Canım, Muaz’ım büyümeye başladığı için kucağıma aldığımda belim ve sağ kolum çok fazla ağrıyor. Artık bebeğimi taşımakta çok zorlanıyorum. Allah’ım bu zulüm ne zaman bitecek benim dayanacak gücüm kalmadı… İlk geldiğim zaman doğum dikişim açılmıştı. Hastaneye gidemedim. Çünkü Muaz’ımı bırakacak yer yoktu ve yanımda götürdüğümde de sıkıntı yaşarım diye gitmemiştim. O günlerde dikiş ağrısını aylarca çektim. Canım çok acıdığı için kimse görmesin diye geceleri sesiz sesiz ağladım. Şimdi de aynı durumdayım sağ kolum o kadar çok ağrıyor ki anlatmam. Çamaşırları yıkadıktan sonra sıkamıyorum. Sulu sulu ipe asmak mecburiyetinde kalıyorum. Çamaşırları elde yıkadığım için kolumun ağrısı artıyor.

Bundan dolayı Muaz’ı kucağımda düşüreceğim diye çok korkuyorum. Hastaneye gitmek benim için çok sıkıntılı olduğu için pek gitmek istemiyorum. Ama bebeğimiz söz konusu olduğunda çektiğim o zorluklara rağmen gidiyorum. Artık Nur’unun dayanacak gücü kalmadı biliyor musun? Sabah uyanıp bebeğimi akşama kadar kucağımda taşımak zorunda kalıyorum. Bu da fıtığımın ve kalça kemiğimdeki aşınma sonucu oluşan baskıyı artırıyor galiba. Bana, merdiven inmek ve çıkmak yasak olmasına rağmen yirmi basamaklı merdivenden günde en az on defe inip çıkıyorum. Gece Muaz’ım uyuyunca ağrılarımdan uyuyamıyorum. Sesiz sesiz ağlıyorum… Allah’ım! Bizi bir an önce bu tuzağın içinden kurtar. Allah’ım! Beni ve oğlumu bu zindandan kurtar diye dua ediyorum.

Can, artık mektubumu burada bitireceğim. Mektubuma başlayalı neredeyse bir ay olacak. Ama şunu da yazmadan bitirmek istemiyorum. Nur’unun en çok üzüldüğü durum ne diye soracak olursan Muaz’ımızın hiçbir halini görememen derim. On aydır buradayız. Üç kere açık görüşümüze gelebildin. Ve geldiğin her açık görüşte Muaz’ı kucağımda sana vermeye çalıştığımda bir yabancıymışsın gibi ağladı ya, beni en çok yaralayan durum bu oldu. Ağrılarımı, insanların bencilliklerini, çektiğim meşakkatleri unuturum ama o halini asla unutamam. Benim bebeğim babasız ve baba sevgisinden yoksun büyüyor.


Muaz, seni heceliyor. Babbab ba baba diyor. Ama seni baba olarak bilmiyor. Onun zihinde baba üst ranzanın demirine iliştirdiğim fotoğraflardaki baba… Her gece uyumadan babamızı öpüp öyle uyuyoruz. Gün içinde teyzeleri, “Baba nerede Muaz?” dedikleri zaman üst ranzanın altına iliştirdiğim fotoğrafı gösteriyor. Bu durum bana çok ağır geliyor. Benim oğlumun babası var ama yok… Bir çocuğun hayatında baba çok önemli bir yere sahiptir. Rab’im biz en kısa zamanda kavuştursun inşallah!

Muaz’ın ilk diş çıkarma dönemini de görmedin. 4 Ekim’de doğum günü var. İnşallah birlikte yaparız. Muaz, yürümeden ilk adımını atmadan sana kavuşuruz inşallah! Sizleri çok seviyorum… A-3 koğuşundan sevgilerle!!!
Nurhan Erdal Bahadır.



17 Aralık 2019 Salı

Ceylan, hasta tutuklu abisi Veysel Avunan’la son görüşmesini hıçkırıklarla anlattı

17 Aralık 2019
Cezaevinde verem ve menenjit olup belden aşağısı felç olan tutuklu Veysel Avunan’ın kızkardeşi son görüşmesini BOLD’a gönderdiği yeni videoda anlattı.

İki yıldır Elazığ T Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan hasta tutuklu Veysel Avunan’ın kızkardeşi Ceylan Avunan Korkmaz, abisiyle dün yaptığı son görüşü anlattı.  Gözyaşlarını tutamayan 21 yaşındaki Korkmaz, “Ben burada keyfi duyuru yapmıyorum, neden beni görmezlikten geliyorsunuz.” dedi.

Veysel Avunan, geçtiğimiz Haziran ayında cezaevinde verem ve menenjite yakalanmış, tedavisi ihmal edildiği için tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştu. Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunu 28 yaşındaki Avunan, tuvalet ihtiyacını koğuş arkadaşlarının yardımıyla giderebiliyor.


KEYFİ DUYURU YAPMIYORUM

Her pazartesi abisiyle görüşmeye giden Ceylan Avunan Korkmaz, “Abime nasılsın, iyi misin, hastaneye gidiyor musunuz diye sordum. Evet her gün gidiyorum diye cevap verdi. Biz konuşurken orada biri bana ‘Veysel Avunan’ın kızkardeşi misin?’ diye sordu. Evet, dedim. ‘Abinizin belinden sıvı alınması gerekiyor, abiniz hastaneye götürülmüyor’ dedi. Gerçekten sesime kulak verecek, vicdanlı ve merhametli insanlara sesleniyorum. Burada keyfi duyuru yapmıyorum. Bize yardımcı olun. Benim abim zaten sağlığından oldu, canından olmasın. Gencecik bir insanı hayattan kopartmayın. Zaten hayatı zindan edildi.” ifadelerini kullandı.

NEDEN KİMSE SESİME KULAK VERMİYOR?

Bir senedir perişan halde olduklarını ve artık yaşadıklarına dayanacak gücünün kalmadığını belirten Ceylan A. Korkmaz’ın feryadı:

“Bir senedir sesimi duyurmaya çalışıyorum. Neden kimse sesime kulak vermiyor, neden beni görmezlikten geliyorlar. Mahkum edildiği yetmiyor, mahkumlara mahkum edildi. Lütfen abimi bu şartlar altında cezaevinde tutmayın, tahliye edin. Abim kime ne yapmış, biz kime yapmışız.”

BİZİM NE YAŞADIĞIMIZI BİLEMEZSİNİZ
Abimi terör örgütüyle suçluyorsunuz, gidin abimin yaşadığı hayata bir bakın, ailemin hayatına bakın, terörle ilgisi var mı? Abim daha 28 yaşında. Abim bizim en büyüğümüz. Siz bizim ne şartlar altında büyüdüğümüzü asla bilmiyorsunuz, bilemezseniz de… Abimin ne zorlukla okuduğunu bilmiyorsunuz. Babam yıllarca abimi okuttu, oğlum benim yaşadığım hayatı, zorluğu yaşamasın diye. Tam da sevinmiştik. Abim kurtuldu, biz kurtulduk, hayatımız kurtuldu, geleceğimiz kurtuldu derken biz bunu mu hak ettik.

GÜÇLÜ GÖRÜNMEKTEN YORULDUM


Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün. Bu insanın zerre kadar suç işlemediğini biliyorsunuz. İki senedir hastalıkla uğraşıyor. O orada, biz burada uğraşıyoruz. Abim orada perişan, biz burada perişanız. Görüşe gittiğim günlerde sırf o üzülmesin diye o kadar kendimi sıkıyorum ki… Ama artık güçlü görünmekten çok yoruldum anlıyor musunuz? Anlamıyorsunuz, anlasaydınız abimi tahliye ederdiniz. Türkiye’de ve bizim yaşadığımız yerde zerre kadar adalet yok, görüyoruz bunu.”


16 Aralık 2019 Pazartesi

Doğumhane kapısında gözaltına alınan pembe başörtülü anne konuştu

16 Aralık 2019 
Fadime Günay, doğumhane kapısında gözaltına alınan ilk anneydi. Bir sembol olan fotoğrafını, yaşadıklarını, gözaltı kararını veren kadın savcıyı BOLD’a anlattı.



Fadime Günay (31), Tenkil sürecinde doğumhane kapısında gözaltına alınan ilk annelerden biri. Onu pembe başörtüsünden hatırlayacaksınız. İki büklüm olmuş halde, yüzündeki acının yansıdığı o kare sürecin sembollerinden oldu. Fotoğraf Alanya Adliyesinin önünde çekildi. Tarih 30 Ocak 2017, saat 14.30 civarıydı. Fadime Günay’ın bir kolunda kadın polis memuru, diğer kolunda annesi ve onun kucağında da gece yarısı 1.30’da normal doğumla dünyaya getirdiği kızı Beyza vardı.

Doğumdan henüz çıkmış lohusa kadın, eşikteki iki küçük basamağı çıkmaya çalışıyordu. Ama adım dahi atamayacak haldeydi. 6 dikişi bulunan bir kadının o an yaşadığı acı, stres ve sıkıntı herkesi derinden etkilemişti. Kamuoyunda büyük bir tepki oluştu ve Fadime Günay ifade için götürüldüğü adliyede 5 saat bekletildikten sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Günay o gün şanslıydı ama daha sonra birçok hamile kadın aynı şeyi yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan Günay, hamile tutukluların sesi soluğu olmak için yaşadığı o anları BOLD Medya’ya anlattı:

15 TEMMUZ’DA ÜÇ AYLIK HAMİLEYDİM

“27 yaşında evlendim. 30 Temmuz 2015’te. Bir yandan okuyordum, öğrenciydim, bir yandan evhanımı oldum. 15 Temmuz olduğunda 3,5 aylık hamileydim. Eşimle evimizdeydik, herkes gibi. Eşim işletme mezunu. 15 Temmuz’dan sonra kapatılan okullarda işçi olarak çalışıyordu. İşsiz kalınca bir kafede garsonluk yapmaya başlamıştı. Biz de o günlerde iş yerine yakın bir yere taşınmıştık. 15 Temmuz’dan 3 ay sonra Kasım 2016’da eşimi oradan da çıkardılar, eski iş yerlerini bahane ederek. Hakkımızda herhangi bir arama ya da ihbar olduğunu da bilmiyorduk.

O süreçte ben zaten sürekli hastaneye gidip geliyordum. Antalya’da Akdeniz Şifa Hastanesine, Alanya’da da yarı özel olan Başkent Hastanesine hamileliğim sürecinde hep gittim. Hani bir yere kaçtığımız yok bir şey yok, öyle bir fikrim olsa hastaneye gitmezdim.

DOĞUM OLDU, KIZIMI KUCAĞIMA ALDIM…

Eşim işsiz kalınca kirayı ödeyememeye başlamıştık. Doğum yaklaşınca annemin yanına Alanya’ya yerleştim. Ocakta doğum yapacaktım. Yine kontrollere gidiyordum. Her hafta kontrole gittiğim hastanede hiçbir sıkıntı yaşamadım. 28 Ocak 2017’de saat 22.00 gibi doğuma gittim. Alanya Başkent Hastanesine. Giriş işlemleri yapıldı. Saat 1.30’da doğum yaptım. Normal doğumla kızım dünyaya geldi. Çocuğumu kucağıma aldım ama insanın içinde bir sıkıntı olur ya… Öyle bir haldeydim. Çocuğu alıyorsunuz, seviniyorsunuz, annem de yanımda ama farklı bir ruh halindeydim. Anlatamıyorum şu anda, çok değişikti. Sabaha karşı saat 5-6 gibi koridordan sesler geldi. Anneme bakmasını söyledim. Bir şey yok, şapkalı birileri var dedi sadece.

Fadime Günay, kızı Beyza ile birlikte bu kareyi çektirdikten kısa bir süre sonra gözaltına alındı. Alanya Başkent Hastanesi, 29 Ocak 2017.


4 POLİS BİRDENBİRE ODAMA GİRDİ

Saat 6.30-7.00 gibiydi. Odama polisler girdi. Sanırım 4 kişilerdi. Bir anda korkuyorsunuz tabi ne oluyor diye. Yeni doğum yapmışım, o saatte odama giriyorlar, ne olduğunu sormak istedim. Kontrol sürecinde değil de tam doğumda gelmeleri çok kötüydü. TC’mi verdiysem demek ki buradayım. O yüzden tepki göstermiştim. Fetö vs dediler… Ben de ne fetösü diye söyleyince, ‘Ne dikleniyorsun, diklenmeye senin hakkın yok, gözaltındasın” dediler.

Saat 7.30 gibi yanımda bir kadın polis kaldı, diğerleri gitti. Kapıda hastane yetkilileriyle konuşmalarını duydum, 14.30’da çıkış verilecek dediler. Doğumdan daha 24 saat geçmeden çıkış verilmesi görülmüş bir şey değildir. Yanımda annem var ve o benden daha kötü oldu, ona moral vermeye çalıştım. Doğumdan yeni çıkmışım, halsizim, bitkinim ama inanın o anları bile yaşayamadım.


KADININ HALİNDEN EN İYİ KADIN ANLAR DİYORSUNUZ AMA…

Daha sonra polis değişimi oldu ve başka bir bayan polis geldi sonra. Çıkış verilmesi saçma, dedi. Yardımcı olmak isteyen polisler de vardı. Hem hastaneden çıkış verilecek hem de nezarete konulacaktım. Doğum yaptığım gün pazar günüydü ve savcı o gün nezarete götürülmemi istemişti. Savcının bayan olması da bana çok ağır gelmişti. Yıkılmıştım o an. Bir kadının halinden en iyi kadın anlar diyorsunuz ama… Hastaneden alınıp nezarete konulmamı istemiş. Sosyal medyada tepki olunca bundan vazgeçtiler.

Ertesi gün 30 Ocak 2017 Pazartesi günü saat 14.30 gibi Alanya Adliyesine götürüldüm. Fotoğraf kapıdan girerken çekilmiş. 17.00’e kadar orada bekledim. SEGBİS ile Antalya’da hakim karşısına çıkacaktım. Normalde oraya çocuk almıyorlarmış, ama aldılar. Kızımı emzirmem gerekiyordu. Herkes tuhaf tuhaf bize bakıyor, gelen geçen soruyor. Daha 1 günlük çocukla adliyede bu kadın ne yapıyor diye şaşırıp kalmıştı herkes.

POLİS EŞLİĞİNDE İKİNCİ GECE

Sonra mahkeme salonuna aldılar beni. Katip, halimi görünce ‘kendini acındırmaya çalışıyor’ gibi bir şeyler söylemiş. Polis memuru da ‘yeni doğum yapmış bir kadın, normal’ dedi. Sonra bana sordu, ‘burada da beklemeniz gerekebilir, ayakta olacaksınız, dayanamayacak gibiyseniz isterseniz erteleyelim’ dediler. Ben yok dedim, ifademi vermek istedim.

18.00’e kadar bekledik, o gün olmadı. Tekrar hastaneye gittik. Bir gece daha polisler eşliğinde gece geçirdik. Ertesi gün saat 10.00’da tekrar gittik. İki buçuk gibi hakim karşısına çıktık. Hakim durumumu bildiği için oturmamı söyledi. Okula gittin mi, üniversitede orada mı okudun, yurtta kaldın mı gibi klasik soruları sordular. Sonra imza karşılığı bıraktılar ama ama bu olmaya da bilirdi. Sosyal medyada duyurulması etkili oldu. Ama dosyam kapatılmadı, tutuksuz yargılandım. Haftada bir gün imzam vardı. 6 yıl 3 ay ceza verdiler. Dosyam Yargıtay’da.

FOTOĞRAF ÇEKİLİRKEN HİÇ FARK ETMEDİM

Fotoğrafa daha sonra bakınca şükrettim. Hamd olsun evdeyim, kızım yanımda dedim. Allah’a çok şükür başka bir sağlık sorunu yaşamadım. Pembe başörtümü, özel olarak o gün için hazırlamıştım. Polisler götürürken taksam çıkarsam mı diye düşündüm ama sonra takmaya karar verdim. Yarım kalan birçok duygu vardı içimde… Fotoğraf çekilirken de hiç fark etmedim. Orada iki basamaklı bir merdiven vardı. Adım attığımda sancı girmişti. O sancının acısı yüzüme yansımış olabilir. 6 dikiş atılmıştı. İlk çocuğum, ilk kez doğum yapıyorum, vücudunuzun neye nasıl tepki vereceğini ben de o gün yeni öğreniyordum. Doğum zor oldu, şöyle, ben duygularını, acılarını çok belli eden bir insan değilim, o fotoğrafa nasıl yansımış, ben de açıkçası şaşırdım. Doğum yapacağım zaman da annem de hemşire de inanmadı, emin misin sancın var mı diye sormuşlardı. O anda belki daha da güçleniyor insan. Koşturmam gereken daha bir çok olay yaşadım."

KIZIMIN KIRKI ÇIKMAMIŞTI, BABAMI TUTUKLADILAR

Beyza Günay

Fadime Günay serbest bırakılır ama sıkıntıları bitmez. Temizlik görevlisi annesi, kamyon şoförü babası ve eğitim kurumlarında işçi olarak çalışan eşi peş peşe tutuklanır.

“Kızım 35 günlüktü, daha 40’ı çıkmamıştı, babamın banka hesapları bloke oldu. Nedenini öğrenmek için karakola gitti, babamı orada gözaltına aldılar. Bir hafta Antalya KOM’da gözaltında kaldı. Tek başına tutuldu nezarette. Ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bilgi de verilmiyor. Biz orada olduğunu biliyoruz, burada öyle biri kalmıyor diyorlar. Sonra tutuklandı. Beş dakika sürmedi mahkemesi, dosyanın içeriğine bakmadan, savunmasını dinlemeden, söz hakkı vermeden… Sırf Tokatlılar Derneğine üye diye tutuklandı babam. Yöresel bir dernek ve Bank Asya gerekçe gösterilecek tutukladılar. Hiç içeriğine bakmadan, babamın savunmasını dinlemeden karar verildi. 4 ay Antalya Döşemealtı L Tipi Cezaevinde kaldı. Cezaevinde vertigo hastası oldu, prostat çıktı. 54 yaşında bir adam. Şu an babam beraat etti.

HİZMETLİ OLARAK ÇALIŞAN ANNEMİ BİLE ALDILAR

“Üç kardeşiz, ben en büyüğüm. Babam içerideyken Kadir gecesinden bir gün önce, Ramazan’a denk gelmişti, annemi aldılar. Annem de kapatılan Alanya Ufuk Fen Lisesinde temizlik görevlisi olarak çalışmıştı. Kayyım atanınca annem zaten işten çıkartılmıştı. En son 2 aylık maaşı kalmıştı, onu bile alamamıştı. Hak talep edemedi ki 16 yıl çalıştı. Bunca yılın tazminatını da hiç vermediler. Sonra başka bir yerde yine temizlik işi yapıyordu. O sabah tam işe gidecekken kapıyı açıyor, karşısında polisleri görüyor. Erkek kardeşim bu sıkıntılar yüzünden kaza yaptı. Annem hem ona bakıyor, hem çalışıyordu. Annemi de 3 gün tuttular, onu da imzayla bıraktılar.

Kızım bir yaşına girdiğinde eşimi de tutukladılar. O da 5 ay kaldı Antalya Cezaevinde. Kapatılan kurumlarda sigortası bulunduğu için aldılar. Biz kimseye kötü bir şey yapmadık…"
Beyza Günay, 29 Ocak 2020’de 3. yaşına girecek.





Fadime Günay, eşi Antalya Döşemealtı Cezaevinde tutukluyken kızıyla gittiği bir görüş gününde.

12 Aralık 2019 Perşembe

Bebeklerin bulunduğu Çorum Cezaevinde kalorifer yanmıyor

12 Aralık 2019 
 Kaloriferlerin yanmadığı Çorum Cezaevinde devamlı kalan 2, dönüşümlü gidip gelen 2 bebek ve çocuk bulunuyor. Yarın 2,5 yaşındaki Hamza da cezaevindeki annesinin yanına teslim edilecek.

Cezaevlerindeki insanlık dışı koşullar ve hak ihlalleri kış gelince daha da artıyor. Hava sıcaklığının geceleri eksi 3’e düştüğü Çorum’daki cezaevinde kaloriferler yanmıyor. Yargı paketinden yararlanıp kısa bir süre önce tahliye olan Emine A, Çorum Cezaevinde şu anda sürekli kalan 2, dönüşümlü gidip gelen 2 bebek ve çocuğun daha olduğunu, kış günü çocukların hasta olmaya mahkum edildiğini söyledi.
HAMZA’YA BEN BAKACAĞIM AMA DURMUYOR
16 kişilik bir koğuşta kaldığını ifade eden Emine A, “Ben tutukluyken orada 3 bebek vardı. Diğer ikisi de annelerinin yanına gelip gidiyordu. Küçüklerden Hamza 1 haftadır benim yanımda. Annesi haber gönderdi. Burası çok soğuk kalorifer yanmıyor, hasta olmasın, mümkün olduğunca sizinle kalsın diye ama çocuk durmuyor. Annesini istiyor. Ben kalsın istiyorum, keşke hep dursa, bakacağım ama durmuyor. Mecburen yarın vereceğim annesine” dedi.
ÇOCUK ARTIK İÇ GEÇİRİYOR, BİZ DE DAYANAMIYORUZ
Emine A, 7 aylıkken hapse giren Hamza’nın psikolojik durumunu ise şöyle anlattı: “Çocuk artık bayağı iç geçiriyor. Biz de dayanamıyoruz. Sıkıyor kendini. Gözlerinden yaşlar geliyor. Bağıra bağıra ağlamıyor, içeride hep sus sus dedikleri için, susarak ağlamayı öğrenmiş. Annem diyor, sessizce ağlıyor, arkası gelmiyor.”
Gülende ve Erdal Bıçakçı’nın en küçük oğlu olan Hamza Bıçakçı 7 aylıkken annesiyle birlikte Çorum Cezaevine girdi. 2,5 yaşını doldurdu. Mart 2018’den beri karı-koca tutuklu bulunan Bıçakçı çiftinin üç çocuğu var. Zeynep (7) ve Numan’a (10) Kahramanmaraş’ta ikamet eden yaşlı babaanne ve dede bakıyor.

Hamza, ablası Zeynep (7) ve abisi Numan’a (10) ile.
Emine A. “Hamza’nın ailesinden Çorum’da kimse yok. Ben içerideyken annesi rica etmişti ‘Hamza dışarıyı hiç görmedi, çıkınca biraz ilgilenebilir misin, oğlum dışarıyı görsün’ diye. Ben de tabi dedim. Canla başla. Çocuk bu. Geçen hafta ailesi Maraş’tan açık görüşe geldi, onlar bana teslim ettiler. Annesinden de izin aldılar. Yarın da götüreceğim.” ifadelerini kullandı.
ŞEKER HASTASIYIM, İLAÇLARIMI 25 GÜN VERMEDİLER
Şeker hastası olduğunu ve cezaevindeyken ilaçlarının verilmediğini de belirten Emine A. “3 ay içeride kaldım. Psikolojik baskı var orada. Ben kendim hastalandım. Zoraki doktora götürüyorlar. Ellerim uyuşuyordu. Doktor acil ameliyat olman gerekiyor dedi. Ben burada ameliyat olamam dedim. Çıkınca olurum dedim. Doktor aparat vereyim, onu takın dedi. Ama bir ay bekledim hala gelecek aparat. Şeker hastasıyım, ilaçlarımı 25 gün vermediler. Daha ne diyeyim” diye konuştu.
KAZAN PATLAMIŞ
Öte yandan HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, sorunun çözümü için cezaevi yetkileriyle görüştüğünü 2 gün önce sosyal medya hesabından duyurmuş ve şöyle demişti: “Çorum Cezaevi’nde kaloriferlerin yanmadığı şikayetleri vardı. Yetkililerle görüştüm. Patlayan 2 kazanın tamirinin bu gece biteceğini belirttiler. Umarım sorun gecikmeden biter.”






Hamza ve annesi Gülende Bıçakçı.


Hamza, bir hafta misafir kaldığı Emine A.'nın evinde uyurken.
7 aylıkken hapse giren Hamza bir haftadır Emine A.’nın yanında: “Çocuk artık bayağı iç geçiriyor. Biz de dayanamıyoruz. Sıkıyor kendini. Gözlerinden yaşlar geliyor. Bağıra bağıra ağlamıyor, içeride hep sus sus dedikleri için, susarak ağlamayı öğrenmiş. Annem… diyor arkası gelmiyor.”

‘Ablamı serbest bırakın, düşük riski var, iğne tedavisi görüyor’

11 Aralık 2019
Önceki gün İzmir’de tutuklanan 4 aylık hamile Emine Büşra İbişoğlu’nun düşük riski devam ediyor. BOLD Medya’ya konuşan kardeşi yetkililere acil çağrıda bulundu.

6 Aralık 2019’da İzmir’deki evinde gözaltına alınan hamile tutuklu Emine Büşra İbişoğlu S., İzmir Şakran Cezaevine gönderildi. 4 aylık hamile olan genç anne düşük riski olduğu için bir aydır iğne tedavisi görüyordu.

Emine Büşra İbişoğlu S.’nin kardeşi Fatih İbişoğlu, ablasının tutukluğuna sosyal medya hesabından tepki göstererek serbest bırakılması çağrısında bulundu. Fatih İbişoğlu, “4 aylık hamile Emine Büşra İbişoğlu’nu derhal serbest bırakın. Kanunlara göre hamile bir kadın yargılama sürecini tutuklu geçiremez. Ablam tutuksuz yargılansın!!” dedi.

GÖZALTINDAYKEN DOKTORA GÖTÜRÜLDÜ

Ablasının gerçekten düşük riski olduğunu ve son bir aydır son bir aydır iğne tedavisi gördüğünü belirten İbişoğlu, “Ablamı gözaltındayken hastaneye götürüldü. Oradaki doktor evet düşük riski var, seni tanıyorum dedi. Hatta bunu rapora da yazdı. Ama buna rağmen tutukladılar. Şu an geçici koğuşta tutuluyor. Defalarca kanaması oldu, sıkıntılı ve acil bir durum yaşanıyor. Bir çözüm bulunmalı.” dedi.

CEZAEVİ ŞARTLARI DOĞUM İÇİN UYGUN!

Bold Medya’ya konuşan İbişoğlu, ablasının ifade verirken yaşadıklarını ise şöyle anlattı: “Savcı, cezaevi şartları doğum için uygundur, yeterlidir, hastane imkanı var diye söylemiş ablama. Etkin pişmanlıktan faydalan yoksa çocuğun cezaevinde büyür tarzında ifadeler kullanmış.”

FELSEFE ÖĞRETMENİ


Emine Büşra İbişoğlu S. ve eşi geçen yıl evlendi. Balıkesir Üniversitesinden mezun olan genç anne adayı, felsefe öğretmeni. İzmir ve Bornova kolejlerinde öğretmenlik yaptı. 9 Eylül Üniversitesinden mezun olan eşi ise KHK ile ihraç edilen bir matematik öğretmeni. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan genç çiftin mahkemesi 9 Aralık 2019’da İzmir 4. Sulh Ceza Hakimliğinde görüldü ve ikisi de tutuklanıp İzmir Şakran Cezaevine gönderildi.




11 Aralık 2019 Çarşamba

Anne babalar içeride, çocuklar dışarıda perişan: “Sesimi duyun, artık dayanamıyorum”

11 Aralık 2019 
Anne ve babası tutuklu çocukların psikolojileri gün geçtikçe daha da bozuluyor. Ebeveynler içeride, çocuklar dışarıda perişan. Daha bugün 3 çocuk sahibi Döndü çifti Mardin’de tutuklandı.

15 Temmuz’dan sonra birçok anne ve baba darbe bahane edilerek tutuklandı. Bir anda anne babasız kalan çocuklar şok geçirdi, travma yaşadı. Bu süreç hala devam ediyor. Daha bu sabah Deniz ve Hıdır Döndü çiftinin üç kızı Selma, Belma ve Semra yalnız kaldı. İki çocukları bulunan Özlem ve Selim Yıldırım çifti ise İstanbul Emniyet Müdürlüğünde gözaltında tutuluyor.

Çoğu akrabalarının yanında kalan ya da sosyal hizmetlere verilen çocukların psikolojisi ise iyice bozulmuş durumda. 3 yaşındaki oğlu Bedirhan ile Balıkesir Burhaniye T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan Zinnet Kaya, “Sesimi duyun, artık dayanamıyorum. Artık kaldıramıyorum” diyor.

Zinnet Kaya ve çocukları Kamil Yusuf (10), Nihal (8), Bedirhan (3). Burhaniye T Tipi Kapalı Cezaevi, 2019
1 SAAT KIZINA SARILIP AĞLADI

Yaklaşık iki yıldır aynı cezaevinde kalan Zinnet ve Babahan Kaya çiftinin 3 çocukları var. Bedirhan, Haziran 2018’den bu yana annesiyle birlikte cezaevinde. Kamil Yusuf (10), Nihal (8) ise dede ve babaanneleriyle İstanbul’da yaşıyor.

Yeğenlerini geçen hafta annelerinin açık görüşüne götüren amca A. Kaya, “Ne yazık ki yengenin durumu çok kötüydü. Psikolojisi iyice bozulmuş. 1 saat boyunca kızına sarılıp ağladı. Hiç konuşmadı desem yeridir. İnanın ilk defa yengemizi böyle gördüm. Sesimi duyurun, artık dayanamıyorum, dedi” diye konuştu.

Çocukları bazen 2, bazen 3 ayda bir görüşe götürebildiğini ifade eden A. Kaya, “Bedirhan devamlı ablama ve abimin yanına gitmek istiyorum diyor. Artık büyüdü. Konuşuyor. Niye buradayız diye sorguluyor. Abim, ablam gidiyor, niye biz kalıyoruz diyor. Biz de gidelim diye her gün ağlıyormuş. Çocuk devamlı çıkalım anne, çıkalım anne dediği için artık anne de yıpranmış. Büyük oğlu iyice içine kapandı. İyice psikolojisi bozuldu. Bilmiyoruz kime gidelim, ne yapalım.” ifadelerini kullandı.

Anne ve babası tutuklu bulunan çocukların durumunu HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sürekli TBMM’de gündeme getiriyor. Konuyla ilgili Ocak 2020’de yasal bir düzenleme yapılması bekleniyor.

ANNE-BABASI TUTUKLU ÇOCUKLARDAN BAZILARI

Özlem-Selim Yıldırım çifti, şu anda İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğünde gözaltında tutuluyor. Dün gece gözaltına alındılar. 2 çocukları var. Çocukları Meryem İnci ve Şeyma anneannelerinin yanında.
Bugün tutuklanan ev hanımı Deniz Döndü ile öğretmen Hıdır Döndü’nün üç kızı var. Selma 7, Belma 3, Semra ise daha 2 yaşında. Kapıları kırılarak anne babası gözaltına alınan ve Mardin Cezaevine gönderilen çiftin çocuklarıyla şu anda amcaları K. Deniz ilgileniyor. Mardin Kızıltepe’ye bağlı Akdoğan Köyünde yaşayan K. Deniz, “Çocuklar gece gündüz ağlıyor. Gece korkuyla uyanıyorlar. Anne babalarını kapı kırarak yere yatırarak aldıkları için çocuklar bayağı korkmuş. Ağlıyorlar sürekli, bir dayılarına, bir komşuya götürüyorum. Biz de ne yapacağımızı şaşırdık.” dedi.




3 çocuk sahibi Derya Gül Mersin Tarsus Cezaevinde, eşi ise Kahramanmaraş’ta tutuklu. Derya Gül’ün 7 yaşındaki büyük kızı Ayşe Esra (en sağda) anneannesiyle birlikte yaşıyor. Yavuz Selim (3,5) ve Yağız Sinan (2) dönüşümlü olarak annelerinin yanına gidiyorlar. Derya Gül’ün kucağındaki yeğeni Bahar. Onun da annesi İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu. (Fotoğraf Tarsus Cezaevi, Temmuz 2019).
7 Ekim 2019’da Mardin’de tutuklanan evhanımı Selma Andırınlı Mardin Cezaevinde, eşi Yakup Andırınlı ise 40 aydır Kahramanmaraş Türkoğlu Cezaevinde tutuklu. Üç çocukları bulunan Andırınlı çiftinin kızları Zeynep 5, Hafsa 7, Ebrar 12 yaşında. Hafsa hasta,vücut gelişim problemi var. Bakıma muhtaç. Doktor kontrolünde tedavi oluyor. Küçük kız Zeynep annesiz uyuyamıyor. Büyük kızları okula gitmek istemiyor. Çocuklara 70 yaşındaki sağlık sorunları olan anneanneleri bakıyor.
Mustafa İhsan’ın (4) boynunu büken bu fotoğraf, Müzeyyen-Erdoğan Yılmaz çifti tutuklanmadan hemen önce çekildi. 2 Aralık 2019 tutuklanan Yılmaz çifti Altındağ Karapürçek Cezaevine gönderildi. Anne babasız kalan Mustafa İhsan’a Ankara’da ikamet eden hasta anneanne ve dede bakıyor. Mustafa İhsan dışında iki torunlarına daha bakmak zorunda kalan ebeveynler oldukça zor durumda. Yılmaz çiftinin 28 Aralık 2019’da mahkemesi olacak.
Ayşegül Kapaklı ve çocukları Ahmet Efe (5) ve Alperen Fatih (10). 7 yıl 6 ay hüküm verilen Ayşegül-Hüsamettin Kapaklı çifti Eskişehir Cezaevinde tutuklu. İki çocukları var. Ahmet Efe, epilepsi hastası. İki çocuğa da hasta anneanne bakıyor.
Hüsamettin Kapaklı ve çocukları.
6 yıl 3 ay hüküm verilen Aslı Özdemir Çanakkale’de, eşi Murat Özdemir ise Manisa’da tutuklu. 5 ve 10 yaşlarındaki çocuklarına yaşlı dede ve anneanneleri bakıyor.
8 aydır tutuklu bulunan Necla Şen ile üç yıldır tutuklu Gökhan Şen çiftinin Mualla (2), Orhan (5) adında iki çocukları var. Karabük cezaevinde bulunan Necla Şen’in henüz davaları başlamadı. Çocuklar gece sayıklayarak uyanıyor ve “Annem nerede” diye ağlıyorlar.