17 Temmuz 2019 Çarşamba

Safiye bebek ve annesi tahliye oldu

17 Temmuz 2019 
24 Mayıs 2019’da Antalya’da dünyaya geldikten bir gün sonra annesiyle birlikte tekrar cezaevine gönderilen Safiye bebek ve annesi Hatice Şahnaz bu akşam 18.00’de tahliye oldu.



Mutlu haberi baba Hüseyin Şahnaz sosyal medya hesabından duyurdu.

4 Eylül 2018’den bu yana Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olan Hatice Şahnaz (28) 9 aylık hamilelik sürecini hapiste geçirmiş, kızı Safiye’yi 24 Mayıs 2019’da Antalya Muratpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde dünyaya getirmişti.

Henüz 1,5 aylık evliyken tutuklanan Hatice Şahnaz Cemaat soruşturmaları kapsamında üyelikten yargılanıyordu.

8 Kasım 2018’de Antalya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan Hatice Şahnaz’ın dosyası Yargıtay’daydı.

Cezayı onaylayan Yargıtay, 5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanunu’na göre 6 ay ceza ertelemesi vererek anne ve bebeği tahliye etti. 6 ayın iki ayını cezaevinde geçiren Hatice Şahnaz şimdilik 4 ay evinde olacak.


16 Temmuz 2019 Salı

AİHM inanamadı: Karaciğer nakli olan hasta gerçekten cezaevinde mi?

16 Temmuz 2019 
Karaciğer nakli olduktan sonra cezaevine gönderilen Şerif Ağu’nun dosyasını AİHM, yakın takibe aldı. Ağu’nun 53 gündür Antalya L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunduğuna inanamayan mahkeme, Türk hükümetine cevaplaması için 13 soru sordu.


Karaciğer nakli yapıldıktan sonra, Adli Tıp Kurumu raporuna rağmen tahliye edilmeyen matematik öğretmeni Şerif Ağu’ya yapılan haksızlıklara AİHM inanamadı.

Ağu’nun avukatı Süleyman Nuri Ekinci, 20 Haziran 2019’da AİHM’ne bir dilekçe göndererek müvekkilinin yaşadığı hak ihlalleriyle ilgili başvuruda bulundu.

AİHM, karaciğer nakli yapıldıktan sonra tekrar cezaevine gönderilen hasta tutuklu Şerif Ağu’nun avukatını 4 Temmuz’da arayarak “Şerif Ağu dosyasını yakından takip etmek istiyoruz. Karaciğer nakli yapılan bu hasta gerçekten cezaevinde mi? Bize bunu ispatlayan belgelerinizi gönderebilir misiniz” dedi.

Ağu’nun, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesinden alınan nakil raporu ile Antalya L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunduğunu gösteren belge AİHM’ne gönderildi.

15 TEMMUZ’A KADAR TÜRKİYE’DEN CEVAP İSTENDİ

AİHM ayrıca, Türk hükümetinden 15 Temmuz’a kadar, Şerif Ağu ile ilgili şu soruları cevaplamasını istedi:

Şerif Ağu şu anda tutuklu mu?
Şu andaki sağlık durumu nasıl?
Günlük özel bakımı yapılıyor mu?
Günlük ihtiyaçları için ne tür desteklerde bulunuluyor?
Cezaevinde yeterli egzersiz yapabiliyor mu? Yeterli bir beslenme programına sahip mi?
Cezaevindeki sıhhi şartlar hastanın durumuna uygun mu?
Normal bir odada mı tutuluyor?
Odada kaç kişi bulunuyor? Boyutu nedir?
İyileşmesi için nasıl bir tedavi yöntemi izleniyor?
Hangi aralıklarla sağlık kontrolüne götürülüyor?
Tedavi gördüğü hastanenin tıbbi durumu yeterli mi?
Hasta, cezaevine döndükten sonra herhangi bir tıbbi komplikasyon geçirdi mi?
Sağlık durumuna dair en son raporlar nelerdir?

Üç yıldır yaşamadıkları sıkıntı kalmayan Ağu’nun ailesi, dört gözle AİHM’nin kararını bekliyor. Eşi Serpil Ağu, “Avukatımız AİHM’ne üç hafta önce başvuru yapmıştı. Kısa bir zaman geçmesine rağmen geçen hafta aradılar. İnanamamışlar eşimin cezaevinde olduğuna. Doğru olup olmadığını sormuşlar. Teyit ettiler. İstedikleri belgeleri ilettik. Sonuç bekliyoruz. Avukatımıza bu şekilde arayarak belge istemelerinin çok nadir bir uygulama olduğunu da belirtmişler” dedi.

6 UZMAN DOKTORUN İMZALADIĞI RAPOR DİKKATE ALINMADI

Matematik öğretmeni Şerif Ağu (48), bir ifadede adı geçtiği için 22 Haziran 2016’da gözaltına alınıp iki gün sonra tutuklandı ve Antalya L Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi.

Antalya’da özel kurumlarda 18 yıl öğretmenlik yapan Ağu, 18 yıldır Hepatit B taşıyıcısıydı. 2015’te karaciğerinde kötü huylu bir tümör tespit edildiği için ameliyat oldu. Tutuklandığı günlerde karaciğer nakli olmaya hazırlanan Ağu, operasyon gerçekleştirilemeden cezaevine girdi.



Serpil Ağu, eşinin durumunu resmi makamlara anlatmak için 2,5 yıl mücadele etti ve 30 Mart 2019’da Şerif Ağu’ya başarılı bir operasyonla nakil yapıldı. 1,5 ay hastanede gözetim altında tutulan Ağu, İstanbul Adli Tıp’ın ‘cezasının ertelenmesi gerekir’ raporuna rağmen 14 Mayıs 2019’da tekrar hapse gönderildi.

5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16/2. maddesine göre cezaevinde tek başına bakımını yapamayan bir hastanın tahliye edilmesi gerekiyor. İstanbul Adli Tıp Kurumu, Ağu’nun durumunu inceleyerek 8 Nisan 2019’da Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesine hazırladığı raporu gönderdi.



Raporda, “5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16/2. maddesi kapsamında değerlendirildiği, 6 (altı) ay süre ile cezasının infazının tehirinin uygun olduğu, tehir süresi bitiminde son durumunu gösteren sağlık kurulu raporu ile birlikte muayeneye gönderilmesi sonrasında sorulan hususlar hakkında yeniden değerlendirileceği oy birliği ile mütalaa olunur” denildi.

Fakat, 6 uzman doktorun imzaladığı bu rapora rağmen, Ağu’ya örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 15 Mart 2018’de, 8 yıl 9 ay ceza veren Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi hastanın cezasını ertelemedi. Raporu dikkate almayan iki hakim ret gerekçesine “Sağlık ile ilgili herhangi bir mütalaa olmadığından tutukluluğunun devamına…” yazdı.

EŞİMLE MASKEYLE GÖRÜŞÜYORUZ




53 gündür Antalya L Tipi Cezaevinin revir bölümünde tutuklu bulunan Ağu’nun dosyası şu anda Yargıtay aşamasında. Nakil olan başka bir tutuklu ile birlikte aynı odada bulunan Ağu, günde 21 adet ilaç içiyor.

Karaciğer nakli olan hastaların enfeksiyon kapma riskinin ve hayati tehlikesinin çok yüksek olduğunu söyleyen Serpil Ağu eşinin tedavisinin hijyenik ortamda ve titizlikle yapılması gerektiğini ifade etti. Ağu şöyle devam etti:

“18 saat sürdü eşimin ameliyatı. Riskli bir ameliyat zaten. İlk üç ay, ikinci üç ay, bir yıl çok önemli. Karaciğer nakli yeniden hayata dönüş gibi bir olay. İnsanlar doğum tarihini bile artık nakil olduğu tarihi söyler, yeniden doğduğum tarih dermiş. Evde itina ile, her gün özel dezenfektanlarla dahi bakılan hastalar enfeksiyon kapabiliyor, komplikasyonlar oluşabiliyor. Eşimle görüş günümüzde maskeyle görüşüyoruz. O da biz de maske takıyoruz. Nakilden sonra risk bir süre devam edebiliyorken kalınan yer cezaevi.

LÜTFEN CEZAEVİNDE ÖLÜME TERK EDİLMESİN

Ayrıca kaldığı yer Antalya Cezaevi. Gündüz sıcak ve nemli. 50 dereceyi gördüğümüz oluyor. Geceleri serinlemiyor. İnsanlar klima ve deniz ile normalde zor serinlerken bu sıcakta hastalıkla hapiste mücadelenin zorluğunu düşünün. Ayrıca bu hastalarda kilo ve kan şekerinin de kontrol altında tutmak önemli. Az yağlı, az şekerli gıdalar önemli. Toplu yemek çıkan bir yerde ne verilirse onu yemek zorunda.

Beslenme ve temiz havanın dışında tabi ki insan psikolojisi sevdiklerinin yanında olması onların ilgisi, moral motivasyonuyla birçok hastalıkta olduğu gibi organın adaptasyon sürecinde elbette önemli idi. Böyle bir hastaya tahliye neden çok görülüyor. Lütfen eşim cezaevinde ölüme terk edilmesin.”

Şerif Ağu, Antalya L Tipi Cezaevi, 2016


Şerif Ağu için AİHM’in istediği bilgi dilekçesi.


12 Temmuz 2019 Cuma

15 kez müebbet verilen 5 günlük erin annesi ilk kez konuştu: Benim sesimi dünyaya duyurun!

12 Temmuz 2019 
15 kez müebbet verilen Er Ahmet’in hikayesini annesi ilk kez anlattı ve oğlunun üç yıldır açamadığı valizini BOLD için açtı.




Makbule Özdemir, 3 Mayıs 2016'da Çorum'daki evinin önünde askere gidecek oğlu için şenlik düzenledi. Ahmet ve arkadaşları o gece halay çekti, eğlendi, sarılıp ağlaştı, helalleştiler. Annesi Ahmet'in omzuna allı pullu ay yıldızlı yazmasını (allık) taktı, ellerine kınasını yaktı. Hayırlısıyla gitsin gelsin diye dualarla uğurladılar.

O zaman 20 yaşında olan Ahmet Özdemir, 5 Mayıs 2016'da önce Isparta'daki acemi birliğine, 10 Temmuz'da da İstanbul Metris Kışlasına teslim oldu. Ve bir daha geri dönemedi.

15 Temmuz gerçekleştiğinde 5 günlük er olan Özdemir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) önünde 14 vatandaşın şehit edilmesinden sorumlu tutularak 14 kez ölüme sebebiyet vermekten, 1 kez de darbeye teşebbüsten müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Yüzlerce askeri öğrenci gibi o da 3 yıldır cezaevinde.

Oysa 14 vatandaşı şehit edenler belli değil. Ahmet Özdemir'in gönüllü avukatlığını yapan Gül Önder, "Çünkü herhangi bir balistik inceleme yapılmadı. Bunu çok talep ettik. İBB binasının çevresinde o kadar çok kamera var ki, o görüntülerin incelenmesini istedik. Hiçbiri dosyaya konmadı. Mahkeme gerek bile görmedi. Balistik incelemenin bu saatten sonra yapılması da mümkün değil. Fiziki imkansızlık denildi" demişti.

Ahmet Özdemir'in 3 Mayıs 2016'da evinin önünde yapılan asker kınası. Annesi sağda sarı başörtülü Makbule Özdemir.
EVE VALİZİNİ GÖNDERDİLER
Bir hafta aradıktan sonra oğlunun Silivri Cezaevinde olduğunu öğrenebilen Makbule Özdemir'in Çorum'daki evine 15 Temmuz'dan 2 ay sonra bir valiz geldi.

Arkadaşları kışladaki eşyalarını toplayıp annesine göndermişlerdi. Makbule Özdemir, o gün dolabın üstüne kaldırdığı valizi hiç açmadı, açamadı, içindekileri çıkaramadı, dokunamadı, bakamadı. Ta ki geçen hafta cumartesi gününe kadar...

Acılı anne, valizi yerinden indirip BOLD Medya için açtı. "Benim bu sesimi dünya duysun, ne olur elinden geleni yap" diyen Özdemir 3 yıldır yaşadıklarını gözyaşlarıyla anlattı, içini döktü.


DÖRT OĞLUM VAR
Biz Çorum'da köyde yaşıyorduk. Eşim ve ailesi çobanlık yapıyor, davar güdüyorlardı. 16 yaşında evlendim, hemen bebeğim oldu. Eşimle aynı köyde büyüdük. Dedelerimiz akrabaydı.
Dört oğlum var. Feyyaz (30), Faruk (26), Ahmet (23), Enes (15). Enes 5-6 aylıkken merkeze geldik. Çocuklar şehirde hem rahat ederler, hem de çalışırlar diye. Büyük oğlumu askerden gelince evlendirdik. Şırnak'ta yaptı askerliğini.
ASKER PARASINI KENDİSİ BİRİKTİRDİ
İkinci oğlum hasta. 26 yaşında. Sara hastası. O çalışamıyor. Ahmet'i 12 yaşında sanayiye verdim. Hem okula gitti, hem cumartesi günleri çalıştı. 20 yaşına kadar aynı ustanın yanındaydı. Kaynakçılık yaptı.

Askerliği geldi, askere gönderdim. Gitmeden önce evimizin önünde şenlik yaptık, kınasını yaktık, valizini hazırladık. Asker parasını kendisi biriktirdi Ahmet. Çalışıyordu, kazandığı parayı getirip babasına veriyordu. Babası ona 50 lira harçlık ayırıyordu. Onu biriktire biriktire asker parası yaptı.


ASKERE YOLLADIM, SUÇ MU YAPTIM...
Ahmet öyle böyle değil, ele gelmeyecek bir bebekti. Yaşı geldi askere yolladım, suç mu yaptım... Baksana başımıza gelenlere... Bebeğim daha 4 günlük askerdi. 5. gün darbeye götürdüler. Benim çocuğumun sigarası, kahvesi bile yok.

Etmeyin kurban olayım, daha üzerinde zimmetli silahı bile yok. "İki gün tuvalet temizledik, iki gün de yemek yaptık anne" dedi. "Üçüncü gün göreve gidiyoruz diye bizi hazırladılar, bir hazırladık, bir durun dediler, bir hazırlandık hadi dediler, öyle öyle bizi götürdüler" dedi.
4 GÜNLÜK ASKERE 14 KEZ MÜEBBET, HANGİ TÜRKİYE'DE DUYULMUŞ A YAVRUM
Bir hafta bulamadık bebeğimizi, aman neler çektik ay yavrum... Bize telefon ettiler de öyle öğrendik. Çok perişanız. Bu affı bekliyor çocuklar. "Anne keşke Meclis kapanmadan bir şey olsa..." diyor.



Bir de 14 kez müebbet verdiler, toplu ceza. Dört günlük askere 14 kez müebbet hangi Türkiye'de duyulmuş a yavrum. İstinafa gitti dediler, daha cevap gelmedi. Komşular, akrabalar toplandılar, Allah razı olsun avukat tuttular, 1'er milyar verdiler. Bir tek benim yavrum değil, askerlerimizin hepsi suçsuz. Erin ne suçu var. Er bu er! Daha 4 günlük er, ne bilsin.
VALİZİ CENAZE GELMİŞ GİBİ GELDİ EVE
Makbule Özdemir, 15 Temmuz'dan 2 ay sonra Metris Kışlasından gönderilen, 3 yıldır açamadığı oğlunun valizini görüştüğümüzde açmaya karar verdi.

Kışladaki valizini arkadaşları posta ile gönderdi. Valizine koyduğumuz öteberilerimiz öylece geldi. Üstünü başını hiç değiştirmemiş, hiçbir şeye elini sürmemiş, 4 günde bebek ne değiştirsin.
Valizi geldi geleli dolabın üstüne koydum, 3 senedir açmadım, duruyor öylece. Cenaze gelmiş gibi. Kendi yok, valizi var. Ayakkabıları, pantolonun kemeri üstünde, çıkardığı gibi duruyor. Asker elbiselerini giymiş, öyle hazırlanmış gitmiş.

Üç senedir çektiğimizi bir Allah bilir, bir biz biliriz. Valla bir Allah bilir, bir biz biliriz. Kurban olduğum Rabbim, nasıl olacak bilmiyorum. Gidiyorum geliyorum yanına, üzülüyorum, inan hasta oldum bak, hepimiz hasta olduk.
HERKES KORKUYOR, YAYINLAYAMIYOR
Gazetelere de verdim yavrum, bizim Çorum'un gazetesine de verdim. Bir kere yazdılar, bir daha yazmadılar, korktular. Ahmet mektup yazmış cezaevinden, Aygül abla mı diye birine (Yazgülü Aldoğan). O gazeteciyi de görevden almış diyorlar, gerçek mi yalan mı... O yayınladı bebeğimin mektubunu, resimlerini. Herkes korkuyor a yavrum, yayınlayamıyor işte. Bebeğim oradan çıksaydı da hiçbir şeyimiz olmayaydı, o bebeğim bana yeterdi.
OĞLUMU DEVLETE TESLİM ETTİM, DEVLETTEN İSTİYORUM
Söylediklerimin hepsini yayınla. Ben bu bebeğimi devlete teslim ettim, devletten istiyorum. Kimseden çekincem yok. Sesimi duyuramadım, gideceğim yerlere gidemiyorum. Cumhurbaşkanı seçim için buraya geldi, görüşmek istedim, ulaşamadım. Ulaşılmıyor, konuşulmuyor. Hasta bebeği bırakıp bir yerlere gidemiyorum.

Hiç kimseden korkum yok. Her yerde konuşurum. Ölüme giderim bebeğim için, benim suçsuz bebeğim böyle olduktan sonra ha yaşamışım ha ölüyüm. Ben onları yavan ekmekle, çobancılıkla büyüttüm.

KAÇ MEKTUP YAZDIM CUMHURBAŞKANINA
Üç senedir kaç tane mektup yazdım, öyle bir yalvardım ki, 10 yaşındaki çocuk yazdıklarımı okusaydı bana geri dönerdi ki 'bu ablam ne diyor' diye. Adresimi de telefonumu da yazdım. Ne olur bana ulaş, kurban olurum ne olur beni bul diye yalvardım. Üç sene bir adama ulaşılmazsa böyle Türkiye mi olur?
DÜNYA DUYSUN BENİM SESİMİ, ELİNDEN NE GELİRSE YAP
Kurban olayım yavrum, benim sesimi herkese duyur kızım, Türkiye, dünya duysun, ne olur kurban olayım. Elinden ne gelirse yap... Her kanala beni at, resimlerimi, her şeyi göster. Gidiyorum, geliyorum, yanında ağlıyorum. Dün Selpak almış, gözlerimin yaşını siliyor, 'annem ağlama' diyor.
O POLİSLER BİR VİCDANA GELSE DE KONUŞSA...
Oğlum, “Biz bilmiyoruz nereye gittiğimizi anne, komutan bize ateş edin, dedi. Biz ateş etmedik, halk oradaydı. Biz saat sekizde çıktık, dokuzda oraya vardık. Zaten daha gittiği yeri bile bilmiyor. Halk bize bağırdı 'asker kışlaya' diye. Komutan 'ateş edin' diyor, biz bakıyoruz ortada ne terörist var ne bir şey. Biz mal gibi olduk bakıyoruz.

Attığını vuruyor, attığını vuruyor komutan, arkadaşın birini vurdu. Biz korktuk o zaman. Komutan halk ile konuşurken biz kaçtık, kaça kaça polislerimize teslim olduk. Silahlarımızı verdik" diye anlattı o anı. Çocukların teslim olduğu polisler bir vicdana gelse de konuşsa... "Tir tir titriyorduk anne" diyor. Sonra çocukları karakola götürmüşler. Dört gün karakolda kalmışlar. Çocukları dövmüşler. Ben 5 günlük çocuğu devlete teslim ettim. Bu böyle olur mu?


BİR AY GÖRÜŞÜNE GİDİYORUM, BİR AY HARÇLIK GÖNDERİYORUM
Elimin değneğiydi o. Çalışıyor, getiriyordu yavrum, babasıyla beraber. Hasta çocuğumun aylığını alıyorum, 750 lira. İşte onunla, babasının getirdiğiyle geçiniyoruz. Babası inşaatta çalışıyor, bugün giderse yarın gidemiyor. Dokuz aydır evimizin kirası duruyor. Ev sahibi durumumuzu biliyor da idare ediyoruz. Allah razı olsun ondan. Ondan bundan para alıp gittim bu ayki açık görüşe. Dün görüş günümüz vardı. Top oynarken ayağını incitmiş, alçıya almışlar, elinde değnekle geziyor. Üzüldüm görünce.

Bazen oluyor ki, çocuğuma harçlık gönderemiyorum, bir ay görüşüne gidiyorum, bir ay harçlığını gönderiyorum, gidilmiyor her ay her ay. Melek (Çetinkaya) hanımlar aile otobüsü tuttular. Onlarla gidip geliyoruz. İki kişi 360. Küçük oğlumu da götürüyorum. Kafam yerinde olmuyor, gece birde indik, mecburen o yardım ediyor bana. Her hafta kapalı görüş var da her hafta nasıl gideyim. Babası kapalısına gitti geçen hafta. Altı aydır gidemiyordu. İŞ-KUR'dan iş çıkmıştı, altı aylık. Oradan izin alamadı.
CEZAEVİ MÜDÜRÜ BİLE SUÇUNUZ YOK DİYOR
O kadar yolu gidiyoruz geliyoruz, yarım saat konuşuyoruz. Çorum'dan Ankara 3-4 saat. Oradan Silivri. Toplamda 12-13 saat sürüyor. Ne desin oğlum. Nasılsınız, ne yapıyorsunuz, üzülmeyin, çıkacağız. Biz burada sesimizi hiç duyuramıyoruz anne. Herkes burada bize suçsuz yere yatıyorsunuz diyor görüşmelerimizde. Cezaevi müdürü bile onların suçu yok diyormuş. Daha ben bilmiyorum fetöyü 20 yaşındaki çocuk ne bilsin...
BİZİMKİLER MEHMETÇİK DEĞİL Mİ?
Mehmetçiğimiz diyorlar. Bizimkiler Mehmetçik değil mi. Ben öyle gönderdim onu. Gençlerimiz diyorlar, gençleri doldurdular cezaevine. Bu çocukların hiç suçu yok. Emir kulu. Komutan çıkarmasaydı hiçbiri gitmezlerdi, komutan çıkartmasaydı gider miydi onlar. 5 günlük asker ne bilsin, nereye gideceğini... Böyle olacağını bilseydim ben gönderir miydim, hiç göndermezdim. 20 yaşındaki çok ne bilsin darbeyi. Bir an önce bırakılmasını istiyoruz bu çocukları...

Ahmet Özdemir, annesi Makbule Özdemir ve en küçük kardeşi Enes (sağda) ile birlikte Silivri Cezaevinde bir görüş gününde.
 ÖLDÜREYİM KENDİMİ DE SESİMİ ÖYLE Mİ DUYSUNLAR!

Teşekkür ederim kızım, beni arayıp bulduğum için. Allah razı olsun, gayrı başka çaremiz kalmadı. Vallaha kalmadı. Valla o bebek hapiste olmasaydı kendimi öldüreyim de ondan sonra sesimi duysunlar diye kaç kere dedim.

MAKBULE ÖZDEMİR İLE YAPTIĞIMIZ GÖRÜNTÜLÜ RÖPORTAJIN LİNKİ: 
https://www.youtube.com/watch?v=SnQKP8Wk1C8&t=129s

9 Temmuz 2019 Salı

3 aylık bebeği karnında öldü, 1 kez düşük yaptı, 2 aylık hamile tutuklu yaşam mücadelesi veriyor

9 Temmuz 2019 
2 aylık hamile Hanife Çiftçi, 43 derece sıcakta 15 kişilik koğuşta tutuluyor. Kanaması var ancak bardağı doldurmadan hastaneye sevk edilmeyeceği söylendi.



Cemaat soruşturmaları kapsamında 27 Haziran 2019’da tutuklanıp Osmaniye T Tipi Cezaevine gönderilen 2 aylık hamile Hanife Çiftçi(36), 43 derece sıcakta, 15 kişilik koğuşta yaşam savaşı veriyor.

Daha önce 3 aylık bebeği karnında ölen, 1 kez de düşük yapan Çiftçi, 1 Temmuz 2019’da Osmaniye Cumhuriyet Savcılığına dilekçe yazarak hamilelik sıkıntıları yaşadığını, ara ara kanaması olduğunu ve cezaevi ortamının hamileliğini tehlikeye attığını belirtti.

Hanife Çiftçi, cezaevine götürülürken...

Çiftçi’nin avukatı da dün Adana Adli Tıp’a verilmek üzere dilekçe yazarak müvekkilinin cezaevinin stresli ortamında kalacak durumda olmadığını açıklayıp heyet raporu talep etti.



“TEM ŞUBE’Yİ ARAYIP GELECEĞİMİZİ BİLDİRDİK”

Birkaç ifadede adı geçtiği için 24 Haziran 2019’da gözaltına alınan Hanife Çiftçi’nin eşi Salih Çiftçi, eşi hakkında herhangi bir arama olmadığını belirtti. “Biz Adana’da oturuyorduk, Osmaniye’ye taşınmıştık, ikametgahımızı Osmaniye’ye getirmemiştik. Sabah Adana’da oturduğumuz eve gitmişler. Komşumuz haber verdi. Ben Sivas’taydım, eşim Osmaniye’de. Osmaniye TEM şubeyi aradım, ‘yarın geleceğiz, aramanıza gerek yok’ dedim” dedi.

“KAN BİR BARDAK DOLMAYINCA SENİ HASTANEYE GÖTÜREMEYİZ”

Ertesi gün avukatlarıyla birlikte Osmaniye TEM Şube’ye giden Hanife Çiftçi, 2 aylık hamile olduğunu söylemesine rağmen gözaltına alındı. Üç gün nezarethanede kalan eşinin ilk gece kanaması başladığı söyleyen Salih Çiftçi, “Salı gecesi rahatsızlanıyor, kanaması oluyor, ambulans çağırıyorlar. Gelen doktor nezarethaneye indiriliyor ve eşimi dinledikten sonra ‘kan bir bardak dolmadıktan sonra seni hastaneye geri götüremeyiz’ deyip çıkıyor. Oysa daha önce düşük yapan, çocuğu karnında ölen bir kadının şikayeti dikkate alınmalı” dedi.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hanife Çiftçi’nin durumunu Meclis’te birçok kez gündeme getirdi, getirmeye devam ediyor.

Osmaniye 1. Sulh Hakimliği tarafından 27 Haziran’da tutuklanan Hanife Çiftçi, 15 kişilik koğuşta hayata tutunmaya çalışıyor. Salih Çiftçi, “Dün görüş günümüz vardı. 2 çocuk var koğuşta, çocuklu aileler yerde yatıyor. Osmaniye çok sıcak olduğu için içerisi de çok sıcak, su sıkıntısı var. Cezaevi yönetimine dilekçe yazıp su saatlerinin yeterli olmadığını bildirmişler. Eşim yemek yiyemediğini, çocuklar başta olmak üzere kimsenin uyuyamadığını ve çocukların huzursuz olduğunu anlattı” ifadelerini kullandı.

MOBİLYA FABRİKASINA TMSF EL KOYMUŞ

2005 yılında evlenen Çiftçi çiftinin, iki oğlu, bir kızı daha bulunuyor. Eşi cezaevine girdiği için Sivas’ta işçi olarak çalıştığı mobilya fabrikasından ayrılıp çocuklarına bakmaya başladığını söyleyen Salih Çiftçi, “Ben de Ekim 2016’da 3 ay cezaevine girip çıktım. Üyelikten 6 yıl 3 ay ceza aldım. Dosyam şu anda İstinaf Mahkemesinde” dedi.



15 Temmuz’dan önce Osmaniye Organize Saniye Bölgesinde babasıyla ortak kurdukları mobilya fabrikalarının bulunduğu belirten Çiftçi şöyle devam etti: “150 çalışanımız vardı. Ticaret yapıyorduk. 2016 Ekim ayında TMSF fabrikamıza el koydu, kayyım atandı ve Ekim 2018’de de fabrikayı satmak zorunda kaldılar.”

TMSF FABRİKAYI 9 MİLYON BORÇLA SATMAK ZORUNDA KALDI

TMSF el koyduğunda fabrikalarının 750 bin TL borcu olduğunu, hatta kasada 450 bin TL nakitleri bulunduğunu ifade eden Salih Çiftçi, “TMSF fabrikayı 9 milyon borçla sattı. İki yıl çalıştıramadıkları gibi fabrikayı borca soktular” dedi.

9 KADIN TUTUKLANDI, 4’Ü SERBEST BIRAKILDI

Hanife Çiftçi ile birlikte gözaltına 13 kadından 9’u serbest bırakıldı, 5’i tutuklandı. Salih Çiftçi, tutuklular arasında bulunan Hamiyet Çolak’ın da geçen hafta anjiyo olduğunu söyledi.




Hanife Çiftçi, mahkeme önünde.
ÇİFTÇİ AİLESİ








   

7 Temmuz 2019 Pazar

Giderken beni öptün mü anne?

7 Temmuz 2019
Bir yıldır annesinden ayrı kalan Betül Topçu (5), son görüş gününde annesinden ayrılmak istemeyince cezaevine girdi. Betül’ün annesine ilk sorusu “Giderken beni öptün mü anne? Beni neden terk ettin.” oldu.



15 Temmuz’dan sonra cezaevine giren ya da anne babasını evde beklemek zorunda kalan çocukların yaşadığı travmalar bu süreçte ebeveynlerin en zor imtihanlarından biri oldu.

Yaklaşık bir yıldır anne babasından ayrı kalan Betül Topçu, Nisan 2019’da annesinin açık görüşüne gitti. Fakat annesinden ayrılmak istemeyince mecburen Kars T Tipi Cezaevine girdi.

Sekiz ay sonra annesiyle ilk kez uyuyan Betül’ün “Anne bir sabah uyandığımda neden beni terk edip gittiniz? Giderken beni öptünüz mü?” sorusu her şeyin özeti.

“YANIMA DÖNMENİZİ İSTİYORUM”


Bir yurtta müdürlük yapan Ayşe Topçu (32) ve matematik öğretmeni eşi Ahmet Hamdi Topçu, Cemaat soruşturmaları kapsamında 27 Ağustos 2018’de Erzurum’daki evlerinde gözaltına alındı.

Bir hafta Kars’ta gözaltında kaldıktan sonra tutuklanan Ayşe Topçu, Kars T Tipi Cezaevine gönderildi. Ahmet Hamdi Topçu serbest bırakıldı. Evine, kızının yanına geri dönen baba ertesi gün tekrar tutuklanarak Erzurum H Tipi Kapalı Cezaevine konuldu.

Betül babası Ahmet Hamdi Topçu ile.


Yedi sene önce evlenen Topçu çiftinin, 5 yaşındaki kızları Betül’e o günden beri anneannesi bakıyor. Betül, Ramazan ayı başlamadan bir hafta önce Nisan 2019’da annesinin açık görüşüne götürüldü.

Cezaevindeki anne babalar, kaldıkları yeri çocuklarına genelde ‘biz burada çalışıyoruz, işimiz bitince geri döneceğiz’ şeklinde açıklıyorlar. Betül de öyle biliyor.

Son görüşte “Ben artık sizin para kazanmanızı istemiyorum, bana bir şey almanızı istemiyorum, yanımda olmanı istiyorum” diye çok ağlayınca anneannesi Betül’ü cezaevine bırakmak zorunda kaldı.

45 GÜN DAYANABİLDİ

45 gün Kars T Tipi Cezaevinde kalan Betül’ün yaşadığı travma daha ilk gece ortaya çıktı. Sekiz ay sonra annesiyle uyuyan Betül, anneanne, dede ve dayısına söyleyemediği, aylardır içinde sakladığı o cümle, bütün Topçu ailesinin kederi oldu.

Koğuş ranzasından düştüğü için bir ay önce tekrar anneannesinin yanına geri dönen Betül, anne ve babasının yolunu gözlüyor. Ayşe-Ahmet Hamdi Topçu yarın (8 Temmuz 2019) saat 11.00’de Kars Adliye Sarayında 5. kez hakim karşısına çıkacak ve örgüt üyesi olmadıklarını, sadece öğretmenlik yaptıklarını anlatmaya çalışacaklar.






1 Temmuz 2019 Pazartesi

KHK’lı bir özel harekat polisinin ardından…

1 Temmuz 2019 
Habib Akbaş, KHK’yla ihraç edildi. 21 ay yatıp, tarlalarda çalışarak ailesini ayakta tuttu. Ekmek peşindeyken hayatını kaybetti. Yaşadıklarını eşi Selda Akbaş yazdı…


Los Angeles ve Irak başkonsolosluklarında misyon koruma görevi üstlenen KHK’lı özel harekat polisi Habip Akbaş (47), 19 Haziran 2019’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.

Çatalca Çanakça köyünde kullandığı çekici araçla tıra çarpan Habib Akbaş’ın eşi Selda Akbaş, 2015 yılından bu yana yaşadıklarını eşinin ardından yazdığı yazıda anlattı. Hem kendisinin hem de tüm KHK’lıların uğradığı haksızlıkları bir kez daha dile getirdi.

1995’TE ÖZEL HAREKAT POLİSİ OLDU

Eşim Eylül 1995’te Özel Harekat Polisi oldu ve ilk görev yeri Van’a gitti. Aynı yıl evlendik ve ben de yanına gittim. 2000 yılında Samsun’a tayini çıktı. Hep özel harekatçıydı eşim. 2003’te Los Angelas Başkonsolosluğunda misyon koruma görevlisi olarak görevlendirildi. Konsolosun evini ya da konsoloslukları korumakla görevliydi. 2006’ya kadar buradaydık. 2006’da tekrar Samsun’a geldik. 2008’de tekrar Van’a gittik. 2014’e kadar hep Van’daydık. Sadece 2013 yaz aylarıydı sanırım, üç aylığına Irak Konsolosluğunda yine misyon koruma görevlisi olarak çalıştı.

Eşim Mart 2014’te açığa alındı. Sebep 17 / 25 olayları nedeniyle paralel yapı vs dediler. Üç ay kadar başka birimlerde çalıştı. Daha sonra zorunlu tayini çıktı. Memleketimiz olduğu için İstanbul’a gelmeyi tercih ettik.

Haziran 2014’te Beylikdüzü’nde göreve başladı. Birkaç ay orada devam ettikten sonra köyümüze yakın olan Çatalca’ya tayin istedi. 15 Temmuz’dan iki ay öncesine kadar burada asayişte görevliydi.



15 TEMMUZ’DA AMİRİNİ ARAYIP “VATANIM MİLLETİM İÇİN NE YAPMAM GEREKİYORSA HAZIRIM” DEDİ

Eşim 15 Temmuz gecesi özel harekatta bağlı olduğu amirini arayıp “Uygun görürseniz göreve gelmek istiyorum. Vatanım milletim için ne gerekiyorsa yapmak istiyorum” dedi. Bunlara ben şahidim. Çünkü o gece evde birlikteydik. Müdürü de “İhtiyaç olursa ben seni çağıracağım” dedi.

O gece göreve çağrılmadı eşim ama 1 Eylül 2016’da, 672 sayılı KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Zaten zor olan hayatımız o günden sonra daha zorlaştı. Mayıs 2017’de evimize polisler geldi. Alıp götürdüler onu. 12 gün gözaltında kaldı. On iki gün sonunda onu ziyarete gittiğimizde polisler “Biz seni de alacaktık, madem geldin ifadeni alalım” dediler ve beni başka bir şubeye götürdüler.

Saatlerce ifade verdim. Klasik sorularını sordular. Şu örgüte üye misin, şurada paran var mı, onu yaptın mı, bunu yaptın mı… Sonra çok şükür serbest bıraktılar. 3-4 gün sonra, 30 Mayıs 2017’de mahkemede oldu ve eşim kendisine isnad edilen Bylock suçlamasıyla tutuklandı. Fakat daha ilk mahkemede Bylock olmadığı tespit edildi.

Ama yine de bu zulmü bize layık gördüler. Kaç ay cezaevinde yatmak zorunda kaldı. İddianamesi bir yıl sonra 25 Mayıs 2018’de hazırlandı. Bylock’tan bir şey çıkmayınca iddianameye bazı itirafçıların ifadelerini ve bankayı eklemişler.

Evet, bankada herkes gibi hesabımız vardı. Bunu da inkar etmedik, sebeplerimiz belliydi. Daha az EFT parası alıyordu Bank Asya. Üstelik banka TMSF’ye geçtikten sonra hesabımızı kullanmaya devam etmiştik. Bunu makul buldu mahkeme. Ayrıca bütün bankalarda hesabımız vardı.

CEZAEVİNDEN ÇIKALI DÖRT AY OLMUŞTU

6 Şubat 2019’da, 4. mahkemede eşim serbest bırakıldı. Savcı hakimden eşimin tahliyesini talep etmişti. Daha dört ay olmuştu çıkalı… Velhasıl hayat mücadelesi başladı… 2017 Ağustos’ta hak etmiş olmasına rağmen eşimi emekli yapmadılar. Mecburen ben bulaşıkçılık yapıyordum, rızkımızı öylece temin ediyorduk. Eşim çıktıktan sonra Ankara’ya gittik ve emeklilik işlemlerini halledebildik.

Ama yine de çalışması gerekiyordu. Üç çocuğumuz var, evin geçimi kolay değil. Hem şoförlük yapıyordu hem de hep birlikte tarlamızda kavun, karpuz, domates, biber, patlıcan ekiyor, çiftçilikle uğraşıyorduk.

Son akşam; eşim bahçenin su ve elektrik işlerini bitirmişti ve bana “Bundan sonra gelirsin, fişi takarsın, oturur, beklersin mahsulün başında hanım” demişti. Orada onu hiç anlayamadım. Malum mu olmuştu bilmiyorum. Her şeyi tamamlayıp gitti gibi bir şey…

İşlerimiz bitince arabamıza oturduk, çerez almıştık, saat on buçuk, on bir civarıydı. Şehrin biraz yukarısındaydı tarla, şehrin ışıklarına bakıp dedi ki “Daha ne isteyeyim, bak emekli olmuşum, çok şükür maaşımız var artık, çocuklarımız yanımızda, biz de birlikteyiz, mahsulümüz de kendi kendine hizmetini görecek. Daha ne isteyeyim ki Allah’tan” dedi. Ben hiçbir şey diyemedim. Belki orada ömür isteseydik. Eksik kalmış duamız.

Ertesi sabah birlikte kahvaltımızı yaptık. Hava çok yağışlıydı. Abdestini aldı, saat 08.30’da evden çıktı.Saat 09.05’te kaza gerçekleşti. Bizim 11.00 civarı haberimiz oldu.

Selda Akbaş: 21 Şubat 2019’da hep birlikte çekindiğimiz son karemiz…



SON MAHKEMEMİZ…

Biz eşimle birlikte İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıyorduk, dosyamız aynıydı. Mayıs 2019’daki son mahkememizde hakkımızda ifade verenleri dinledi hakim. “Kuran okuyor, namaz kılıyorduk” demekten başka bir şey söyleyemediler.

Hakim bey bu kez bana dönüp “Ne diyorsunuz bunlara?” diye sordu. “Biz özel harekatçı eşleriydik. Eşlerimiz kapıdan çıktıktan itibaren geriye dönme garantileri yoktu ve eşler olarak bir araya geldiğimizde yapabileceğimiz tek şey Kuran-ı Kerim okuyup onlar için dua etmek ve ne okuduğumuzu anlamak için meallerine bakmaktı. Müslüman insanlardık hakim bey” dedim.

Hiçbir yorum yapmadı ve dijitallerin incelenmesini talep ederek Eylül 2019’a mahkememizi erteledi. Yani Biz Kuran okumakla, namaz kılmakla, kitap okumakla yargılanıyoruz… Elhamdülillah hırsız demiyorlar, yolsuz demiyorlar, hain demiyorlar… Değiliz çünkü…

BUGÜN EŞİMİN VEFATININ 6. GÜNÜ

Bugün eşimin vefatının 6. günü. Allahım hepinizden razı olsun. Rabbim sizlere eşlerinizle yaşayacağınız hayırlı uzun ömürler versin.

Ben sizlerin dualarını üzerimde o kadar çok hissettim ki en başından beri Allah razı olsun.
Allah böyle bir acıyı düşmanıma bile vermesin. Herkes beni tebrik ediyor metanetimden dolayı nasıl metanetli olmam ki?

Ben onu şu kısacık dünyanın kısacık nimetleriyle sevmedim ki fani dünyadan gitti diye kahrolayım. Cezaevine girdiği günde ağlamamıştım, masumdu, mutlaka geri geleceğine imanım tamdı çünkü benim.

Ve yine iman ediyorum bizler de bize takdir edilen zamana kadar yaşayıp öleceğiz ve sonsuz bir hayat yurdu olan ahirette tekrar beraber olacağız inşallah. Rabbime layık bir kul, Peybamberime layık bir ümmet ve kendisine layık bir eş olarak yaşayıp ölmeyi nasip etsin Rabbim bizi ahirette cennetinde de bir ve beraber etsin.

Ben Allah’a inanan bir Müslüman olarak kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini bilen biri olarak nasıl metanetli olmam. Ayrıca ben bir Özel Harekat Polis eşiyim, evlendiğimiz günden beri ölümle yüzleşmeye hazır yaşadık biz. Ailem polise kız vermeyiz, ne zaman bir kör kurşuna gideceği belli olmaz acaba hangi hastaneden hangi morgtan haber gelecek diye hep bekleyeceksin deyince ben ölümün kaderde yazılı olduğunu, vefat edenlerin sadece polisler olmadığını söyleyip eşimle evlenmeme izin vermeleri için ısrar etmiştim.

“BU ZULMÜ BİZLERE YAPANLARA HAKKIMI HELAL ETMİYORUM” DERDİ

Ve abim, eşimi morga koyarken eşim artık polis değildi. Mazlumdu, çünkü zulüm gördü.

21 yıl her türlü terör örgütleriyle mücadele etmiş vatan ve millet selameti için mücadele etmiş bir Polis Özel Harekat (PÖH)’dü benim eşim. Ayrıca hep söylediği ‘Müslüman terörist olmaz, terörist Müslüman olamaz’ derdi. Çok üzülürdü bu iftirayı bize attıkları için ve bu zulmü bizlere yapanlara ve bunlara destek olanlara hakkımı helal etmiyorum sıratta bekleyeceğim, hakkımı hepsinden tek tek almadan onlara kurtuluş yok demişti.
Ben beddua etmiyorum ama hakkımızı ALLAH alsın diyorum!
Kimseye kin duymuyorum öfkem yok.
Allah her şeyin sahibidir, şahididir.
Hepimizin imtihanı farklı olacak tabi yine en başından beri inandığıma inanıyorum ama kendimi buna layık görmüyorum.
İmanı kuvvetli olanın imtihanı da ağır olur. İnşallah Rabbim imanımızı kuvvetlendirsin, ayaklarımızı kaydırmasın.

ÖMRÜ BOYUNCA ŞEHİT OLMA HAYALİYLE YAŞADI

Bizlere Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmeyi nasip etsin inşallah.
Ben eşimin çok feci bir şekilde vefatına şahit oldum, inşallah şehit olmuştur eşim.
İçeride 21 ay yattı ve ben 1 hafta bile yanına gitmeyi ihmal etmedim, sadece 3 görüşümüz mahkememe denk geldiği için gidemedim. Onu içerideyken bir kere üzmedim, ihtiyaçlarını eksik etmedim. Öyle güzel bir pembe tablo çizmişim ki çıkınca “Hatun hani her şey yolunda, hiçbir sıkıntımız yok derdin, hiç de öyle değilmiş” dediğinde, “Habip bey ben sana eğer sıkıntılarımızı anlatsam senin elinden bir şey gelip de düzeltecek miydin, hayır. Niye bahsedip seni o dört duvar arasında üzeydim ki. Bizim de çekmemiz gereken sıkıntı varmış imtihan!”

Ve yine eşim cezaevinden çıktıktan sonra “Hatun içeridekiler çok şanslı, asıl zulüm size yapılıyor, (içeride işkence gören keyfi muamele yapılan hücrelerde tutulan kardeşlerimiz müstesna) bizim içeride günlerimiz hep bir Müslüman olarak yaşayarak geçiyordu. Dünya meşgalesinden uzak, manevi güzellikleri yaşayarak geçtiği için hiç daralmazdık. Ve birkaç defa acaba hiç çıkmasaydım bile demişti.

Ben gönül koyunca “Sadece özleminiz vardı” demiş ve eklemişti: “En şanslılar ise vefat eden kardeşlerimiz Allah bize de nasip etsin” deyince “Aman Habibim duanı düzgün yap, duanın kabul vaktidir” desem de sonra “Peki niye şanslılar” dedim, “Çünkü bu zulümatlı zamanda vefat edenlerin şehit olma ihtimali var” demişti. Ömrü boyunca şehit olma hayaliyle yaşayan ebedi zevcim ciğer parem canım Habibim… Rabbim şehitlerle haşretsin inşallah.

KAZA YAPTIĞINDA DA ÖZEL KAMUFLAJ KIYAFETLERİ VERDİ

Eşim izleyenler olduysa, kazanın videosu internette var. Üzerinde hala özel harekat kamuflaj kıyafetleri vardı. Aşıktı mesleğine. Çok feci bir şekilde vefat etmiş. Kırılmadık kemikleri kalmamış beyin kanaması durmadı. 9, belki daha fazla kalp durdu, bazen 5 dakika bazen 10, bazen 20 dakika kalp masajından sonra geri geldi. 17 saat boyunca kanı aktı. Yoğun bakıma defalarca çocuklarımla girdim, hiç kendine gelmedi, çok çağırdım gel Habibim beni yalnız bırakma dedim ama tepki vermedi. Geri gelmedi. Ben de olsam gelmezdim, şu zalim dünyada yaşayıp ne görecekti ki asıl yurdunda Rabbimin yanında cennet yamaçlarında olmak en güzeli zaten hayatın gayesiydi…

Kazadan haber alır almaz hemen yanına gittim ve kabre girinceye kadar yanından hiç ayrılmadım, bağırmadım, çağırmadım ama acısı içimi yaktı, sessiz sessiz ağladım ve hep ağlayacağım biliyorum. ALLAH beni önce kendine layık kul Habibim dediği Peygamberimize layık ümmet, sevgili eşim Habibime layık eş olarak yaşamayı, evlatlarımızı layık evlatlar olarak yetiştirmeyi nasip etsin.

Eşim günah cihetiyle vefat etti, sevap cihetiyle hala yaşıyor, sizlerin kardeşlerim dediği kaderdaşların, yaptığınız iyi ameller de inşallah onun sevap hanesine işlenecektir.


Yazılacak o kadar çok şey var ki zaman zaman yazmak isterim, sizinle konuşmak bana ilaç gibi geliyor. Hakkınızı helal ediniz. Dualarınıza bizleri de ekleyiniz.


29 Haziran 2019 Cumartesi

10 yıldır kanser hastası, 650 gündür cezaevinde

29 Haziran 2019
2009'dan beri kanserle mücadele eden polis memuru Mustafa Koray Mehirli, hayati tehlikesi olan bu hastalıkla 3 yıldır cezaevinde yaşamaya mecbur bırakılıyor.

 2009 yılında tiroid kanseri teşhisi konulan ve o günden beri düzenli ilaç tedavi gören polis memuru Mustafa Koray Mehirli (47), 3 yıldır cezaevinde.

29 Temmuz 2016'dan itibaren iki kez hapse giren ve toplamda 650 gündür tutuklu olan Mehirli, 10 yıldır tedavisini takip eden Adana Balcalı Nükleer Tıp Merkezi'nde ayda bir kontrole gitmesi ve ilaç tedavisi alması gerekiyor. Ama cezaevi şartları ve imkanları dahilinde bu tedavi aksamış durumda.

SAĞLIK OCAĞINA GÖTÜRÜLÜYOR

Eşinin hastalığının ilerlemesinden korkan F. Mehirli, ne yapacağını, nereye gideceğini dahi bilmediğini söylüyor. Mehirli, "Eşim cezaevinde sürekli dilekçe veriyor, doktoruna götürülmesi için. Ama sağlık ocağına götürüldü. Kızım CİMER'e dilekçe yazdı. Bir hafta sonra Mersin Yenişehir Hastanesine götürüldü. Oradan verilen sonuçları eşim bana gönderdi, Balcalı'daki doktora gösterdik. İlaçlarını artırmamız gerektiğini söyledi" dedi.

 2009'da iki kez ameliyat geçiren eşinin durumunu ciddi olduğunu ifade eden F. Mehirli, "Ameliyattan sonra Adana'da atom tedavisi aldı. Vücuduna damardan ilaç verildi. Tek başına orada 4-5 gün kaldı. Hiç kimse kendisine yaklaşamıyor, temasta bulanamıyor. Çıktıktan sonra uzun bir süre yemeğini, bardağını, kaşığını her şeyini ayırmıştım. Atom öyle bir şey ki, vücut aldıktan sonra bütün çevreyi etkileyebiliyor. Farklı bir oda oluşturduk. Tedavisi devam ediyordu. Ta ki içeri alınana kadar..." ifadelerini kullandı.

23 yıllık polis memuru Mustafa Koray Mehirli, Cemaat soruşturmaları kapsamında 29 Temmuz 2016'da Adana'da tutuklandı. Üç gün nezarethanede gözaltında kaldıktan sonra 1 Ağustos 2016'da çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklanıp Adana Kozan Cezaevine gönderildi.

SAYISIZ DİLEKÇE VERDİ

Hasta haliyle burada yaşamaya mecbur bırakılan Mehirli, bu süre içinde birçok kez cezaevi yönetimine dilekçe yazıp Balcalı'ya sevkinin yapılmasını istedi. Dilekçelerine bir süre sonra cevap verildi fakat devlet hastanesine götürüldü.

Bu girişimlerden sonuç almayınca, bu kez eşi F. Mehirli, cezaevi savcısına durumu anlattı. Bu görüşmeden 20 gün sonra eşinin Adana Balcalı Nükleer Tıp Merkezine sevk edildiğini belirten Mehirli, "20 gün sonra doktoruna fakat tedavi aksadığı için değerlerinde değişme olmuş. İlaçları verildi hemen. Oradaki doktor hanım, 2 ayda bir rutin kontrolünün yapılması gerektiğini söyledi. İki ayda bir olmasa da 3 ayda bir eşim götürdüler" dedi.

403 gün sonra Ekim 2017'de hastalığı nedeniyle tahliye edilen Mustafa Koray Mehirli, tedavisine dışarıda devam etti. Durumu iyiye giderken, 8 Haziran 2018'de bir ifadede adı geçtiği için hakkında tekrar tutuklama kararı çıkarıldı. O gün kontrol için randevusu olan Mehirli hastaneye gidip tahlillerini yaptırdı. 2,5 ay süren tedavisi tamamlanınca da 22 Ekim 2018'de kendisi gidip teslim oldu.

15 Kasım 2018'de Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasında Mehirli, 7 yıl 13 ay, 15 gün hapis cezasına çarptırıldı ve Mersin Tarsus Cezaevine gönderildi.

Hukuki yardıma ihtiyacı olduğunu belirten F. Mehirli, "Eşim şu an Tarsus'ta. Orada durumu ne kadar değerlendirilir, değerlendirilmez bilmiyorum. Bu konuda yalnız kalmak çok zor. Dosyası İstinaf Mahkemesinde. Bu süreci dışarıda geçirebilirmiş, başvuru dahi yapamadık, avukat yoğun olduğu için ilgilenemeyeceğini söyledi" dedi.

 MUSTAFA KORAY MEHİRLİ'NİN HASTANE RAPORLARI