10 Haziran 2019 Pazartesi

Müebbet alan askeri öğrencilerden mektup var

10 Haziran 2019
26 Astsubay Meslek Yüksek Okulu öğrencisi 15 Temmuz yargılamalarında müebbet aldı. Hiçbir olaya karışmadıkları gibi, kalkışmaya direndiler. Öğrencilerden BOLD’a mektup var.

Fırat Gültekin

Balıkesir Astsubay Meslek Yüksek Okulu’nun 59 öğrencisi, 10 Temmuz 2016’da staj yapmak üzere İstanbul Esenler’deki 66. Mekanize Tugayı Topkule Kışlasına gönderildi.

12 gün burada eğitim gördükten sonra Balıkesir’e dönecek, 30 Ağustos 2016’daki mezuniyet töreninden sonra da rütbelerini takıp göreve başlayacaklardı.

Fakat 15 Temmuz hayatlarının dönüm noktası oldu. O yıl staj yerleri üç kez değiştirilen öğrenciler, 15 Temmuz sabahına Topkule Kışlası’nda uyandı. Kendilerine önce tatbikat yapılacağı, atış talimi olacağı söylendi, silah, teçhizat dağıtıldı.

Bu durum bazı öğrencilerin tuhafına gitti ve Balıkesir’deki komutanlarını arayıp olanları anlattılar. Komutanları “Artık Topkule Kışlası’nın emri altında olduklarını ve ne söylenirse uymaları gerektiğini” ifade etti.



Saat 17.00 olduğunda öğrencilerin çarşı izinleri iptal edildi. 21.00 sularında ise bir terör saldırısının gerçekleştiği ve polisin yardıma ihtiyacı olduğu emredilerek öğrenciler iki grup halinde kışladan çıkarıldı. Birinci grup komutanları eşliğinde A Haber binasına, diğer grup Vatan Caddesi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne doğru yola çıktı.

Fakat her iki grup da yarı yoldan döndü. 26 astsubay öğrencisi terör saldırı oluyor, polisin yardıma ihtiyacı var diye kışladan dışarı çıkarıldılar. Ama İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde darbeci birliklere takviyeye gittikleri için yargılandılar ve müebbet hapis cezasına çarptırıldılar. Dosyaları bir yıldan bu yana İstinaf Mahkemesi’nde bekletiliyor.

Öğrenciler eğer A Haber binasına ulaşsalardı, tıpkı TRT binasında darbe bildirisi okunduğu gibi ya da CNN Türk’e gidildiği gibi orada da aynı olay gerçekleşecek, öğrenciler de bu girişimin bir parçası olacaklardı. Planlanan bu olay gerçekleşmese de yine aynı şekilde onca masum öğrenci darbeci ilan edildi.

15 Temmuz 2016’da Hava Harp Okulu’ndan 259 öğrenci, Balıkesir Astsubay Meslek Yüksekokulun’ndan 26 öğrenci, toplamda 285 öğrenci darbe yapmaya kalkıştılar diye, üç yıldır Silivri Cezaevi’nde haksız hukuksuz bir şekilde tutuklu bulunuyor.



EMİR VEREN KOMUTANLAR 

O gece 66. Mekanize Tugayı Topkule Kışlası olaylarıyla ilgili olarak üç kişi şehit oldu. Bir polis ve Albay Sait Ertürk kışlada, Servet Asmaz adlı sivil ise Türk Telekom Arena civarında, otobanda halk ile komutanlar arasında çıkan arbedede hayatını kaybetti.

16 Temmuz sabahı Balıkesir Astsubay Meslek Yüksekokulu’ndan 43 öğrenci tutuklandı, 12 öğrenci serbest kaldı, 26’sı ise 26 Nisan 2018’de müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Davanın gerekçeli kararında yer alan ifadelere göre; öğrencilere emir veren ve onları kışladan çıkaran komutanlar arasında İstihbarat Binbaşı Ahmet Baykal, Yüzbaşı İsmail Menderes Sema, Bölük Komutanı Tank Üstteğmen Burak Uluçınar var. Baykal ve Uluçınar tutuklu. Servet Asmaz’ı vurduğu iddia edilen Sema ise o günden beri firari.

Tahliye olan öğrencilerden Ali Malgil, mahkemedeki savunmasında Sema’nın kışla içerisinde “A Haber’i basmaya gidiyoruz, cengaver var mı” diyerek asker topladığını söylüyor.

ALBAY DAVUT ALA’NIN İKİ FARKLI İFADESİ

66. Mekanize Tugayı Topkule Kışlası davasıyla ilgili bir kilit isim daha bulunuyor: Albay Davut Ala. Öğrenciler kışlaya döndüklerinde başlarındaki komutanlar kayboluyor. Şehit olan Albay Sait Ertürk ve darbede gösterdiği üstün başarıdan dolayı şu anda general olan Gazi Davut Ala ortaya çıkıyor.

Ertürk ve Ala, kışlaya gelen darbeci olduğu iddia edilen askerlerle çatışıyorlar. Davut Ala’nın, TBMM Darbe Araştırma Komsiyonu’na verdiği ifadede “Kışladaki öğrenciler suçsuzdur. Ellerine silah almadılar” derken, müşteki olarak katıldığı mahkemede “Kimin ne yaptığını bilmiyorum” ifadelerini kullanıyor.

A Haber binasına gitmek üzere kışladan çıkarılan öğrencilerden Fırat Gültekin (24), hiçbir olaya karışmadan kışlaya geri dönse de 16 Temmuz sabahında gözaltına alındı, 21 Temmuz 2016’da da tutuklanıp Silivri Cezaevine gönderildi.

Fırat Gültekin (sağda) ve kardeşi Hasan Arslan Gültekin, Silivri Cezaevi, görüş günü.


Hayatında İstanbul’u ilk kez o zaman gören Gültekin, o gece yaşananları, yoldan neden döndüklerini, şehit Albay Sait Ertürk’le yaptıkları son konuşmaları, Servet Asmaz’nın nasıl vurulduğunu ve olayların içine nasıl sürüklendiklerini BOLD’a gönderdiği mektupta anlattı.

Helikoptere bindirilerek İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmeye çalışılan öğrencilerden Hakan Yelkovan’ın ise el yazısıyla yazdığı savunmasını yayınlıyoruz. Yelkovan da nasıl bir oyunun içine çekildiklerini adım adım anlatıyor.

FIRAT GÜLTEKİN: 59 ARKADAŞIMLA KIŞLAYA GİTTİK
Ben Balıkesir Astsubay Meslek Yüksek Okulu son sınıf öğrencisiyim. 10 Temmuz 2016 tarihinde 12 günlük staj için 66. Mekanize Tugayı Topkule Kışlasına 59 arkadaşımla katılış yaptım. Orada bizden sorumlu kişi Tank Üsteğmen Burak Uluçınar’dı.

STAJDA ATIŞ OLMADIĞI HALDE, O GÜN ATIŞ EĞİTİMİ VERDİLER

4 gün boyuna stajımızı normal olarak yaptık. Ancak olayın meydana geldiği 15.07.2016 günü sabah bizi önce mekanik nişancılık eğitimi emri var diye topladılar. Daha sonra Üstteğmen Burak Uluçınar silah ve teçhizat alacağımızı ve gece atışı olacağı emrini verdi. Daha sonra silah, hücum yeleği ve kompozit başlıklarımız verildi. Bu durumdan rahatsızlığımızı bildirmek için okuldan komutanımız Piyade Yüzbaşı Serdar Soy’u arayarak staj eğitimi içinde atış eğitimi olmadığı halde atış yaptırılacağını bildirdik ve o da bize oranın emir komutası altındasınız, ne derlerse yapmak zorundasınız dedi.

BİNBAŞI AHMET BAYKAL GECE BİR TATBİKAT OLACAĞINI SÖYLEDİ

Aynı zamanda 15.07.2016 günü 17.00’den sonra olan çarşı iznimiz terör saldırısı adı altında iptal edildi. Daha sonra kışla içerisinde bir tüfek kaybolduğu ve giriş çıkışların iptal edildiğini öğrendik. Daha sonra 18.30’da konferans salonunda mekanik nişancılık eğitimi olacağı ve orada hazır olmamız emredildi. Üstteğmen Burak Uluçınar öncülüğünde konferans salonuna gittik. Bir süre sonra İstihbarat Binbaşı Ahmet Baykal geldi. Bizlere gece atışının iptal edildiğini, onun yerine bizleri gruplara ayırarak gece bir tatbikat olacağını söyledi.

BİNBAŞI AHMET BAYKAL: ŞİMDİ İSTİRAHAT EDİN, GECE ALARM VERECEĞİM

Bizlerden bir grubu Acil Müdahale Mangasına, bir grubu nizamiyeye göndereceğini, bizlerin kıtada işlerin nasıl yürüdüğünü bunları izleyerek öğreneceğimizi söyledi. Daha sonra Ahmet Baykal bize istirahat edin, ben gece herhangi bir saatte alarm vereceğim, siz ona göre hazırlıklı olun dedi.

İstirahate çekilirken bir anda yedek şarjör alınacak emri geldi ve şarjörlerimizi almaya gittik. Tam o esnada birden bir alarm verildi. Bizler de iç bahçeye ilerlerken Ahmet Baykal, bunun bir tatbikat olmadığını ve dışarıda terör saldırısı olduğunu, bomba yüklü araç tehlikesi olduğunu ve polisin zor durumda olduğunu, onlara yardıma gideceğimizi söyledi.

SİVİL ARAÇLAR GELDİ, İÇİNDEKİ KİŞİLER KAMUFLAJ GİYDİ


Daha sonra alacağımız şarjör ve mühimmat geldi. Şarjörümün bir tanesine mühimmata bastım. Sonra bizleri nizamiyeye götürdüler. Nizamiyede bir müddet bekledikten sonra Ahmet Baykal’ın emri ile ben ve 3 arkadaşım Land Rover Jeep ve diğer arkadaşlarım Unimog kamyonete bindirildi. Ahmet Baykal araçlarda beklememizi emretti. Beklediğimiz esnada sivil araçların geldiğini ve inen kişilerin kamuflaj giydiklerini gördüm.

Bu esnada nizamiyeden ilk olarak tugay komutanının forsu olan araç ve arkasından tank ve ZPT’ler (Zırhlı Personel Taşıyıcı) çıkış yaptı. Biz de 3 LandRrover jeep ve bir Unimog ile dışarıya çıktık. Otoyolun birine girdiğimizde yol kapalıydı. Komutanlar araçlardan inerek bizlerin de çevre emniyetini almamızı emrettiler.

Yol polis araçları ile trafiğe kapatılmıştı. Komutanlar polis araçlarının camını kırarak araçları yoldan çekerek yolu trafiğe açtılar. Daha sonra biz de tekrardan kışla nizamiyesine döndük. Nizamiyede bir süre bekledikten sonra yanımıza araçlar geldi ve içindeki komutanların bir tanesi A Haber televizyon kanalında polisin zor durumda olduğunu ve oraya polise yardıma gideceğimizi söyledi.

KOMUTAN İKİ VATANDAŞIN AYAĞINA SIKTI

Nizamiyeden çıkış yaptıktan sonra otoyolda araçlar trafiğe kapatılmıştı. Bu esnada vatandaşlardan iki kişinin komutanlardan biriyle boğuştuklarını gördüm. Aynı zamanda aynı komutanın 2 vatandaşı iterek ayaklarına sıktığını gördüm. (SÖ: Servet Asmaz burada vuruluyor) Trafik yine komutanlar tarafından açıldı ve yaralanan iki vatandaşın hastaneye götürülmesi için iki sivil araç durdurularak hastaneye gönderildi.

Tekrar araçlar binip hareket ettik. Bir müddet gittikten sonra trafik yine kapalıydı. Bizleri araçlardan indirdiler. Bu esnada vatandaşlardan çıkışanlar vardı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken rütbeliler vatandaşlara hitaben biz buraya trafiği açmaya geldik, sizin için buradayız dediler. Bu defa halk, o zaman trafiği beraber açalım dediler ve halkla yürümeye başladık.

İSTANBUL’A İLK KEZ GELMİŞTİM


Bu esnada otoyol tabelasından TT Arena Stadı yönü gösteriliyordu. Böylece ben de İstanbul’a ilk defa gelen biri olarak nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyordum. Bir süre halkla yürüdükten sonra yol ayrımında ayrıldık. Ayrıldıktan sonra komutanlar Ulusoy firmasına ait bir yolcu otobüsünü durdurarak bizleri Kartaltepe Kışlasına götürdüler.

Kartaltepe nizamiye nöbetçi komutanı bizleri içeri almadı. Bizleri ancak isimlerimizi ve silah numaralarımızı alarak kışla içerisine alabileceğini söyledi. Daha sonra yanımızdaki komutanlar bizleri Topkule Kışlası’na götürdüler. Biz nizamiyede beklerken komutanlar ortadan kaybolmuşlardı.

SAİT ERTÜRK KALKIŞMA OLDUĞUNU SÖYLEDİ

Sabaha karşı ise Kurmay Albay Sait Ertürk gelerek iki kişi nizamiyede kalsın, diğerleri ise benimle gelsin dedi. Bu esnada Sait Albay bize her şeyi anlatmış, bir kalkışma olduğunu, bizlerinse suçsuz olduğumuzu belirtti. Daha sonra Sait Albay ile nizamiyeden ayrıldık.

Kışla içerisinde Sait Albay ile gittiğimiz noktada Davut Albayı gördüm. Daha sonra Sait Albay bizlere mevzi aldırarak gözetleme yapın, ben polise haber verdim, gelecekler dedi. Sabah 05.00 sıralarında polis geldi. Sait Albay, Davut Albay ve polisler tank siperliğinde kalkışma yapan rütbelilerin olduğu yere gittiler. Bu esnada çatışma çıkmıştı. Sait Albay çatışma bölgesine giderken futbol sahasındaki helikopterin güvenliğini bizlerin mevzilendiğimiz yerde kalarak alacağımızı ve ne olursa olsun helikopterin kalkmamasını emretti (darbecilerin kaçmaması için). Bu esnada yanımızda polisler de vardı.

Çatışma çıktıktan sonra polislerden biri vuruldu. Daha sonra Sait Albay’ın ve bir polisin şehit olduğunu, Davut Albayın ise yaralandığını duyduk. Aynı zamanda polisler tank ve ZPT ile yaralıları ve bizleri çatışma bölgesinden tahliye ettiler. Daha sonra polise teslim olduk.

İNSANIN AKLINA KOMUTANININ YALAN SÖYLEYECEĞİ GELMİYOR Kİ…

Komutan otoyolda vatandaşı bacağından vurduğunda bile yemin ederim ki ben hala terör eylemine gittiğimizi düşünüyordum. İnsanın aklına kendi komutanının yalan söyleyeceği gelmiyor ki.

Dışarıdaki kaos ve komutanların bize sürekli sert şekilde emir vermeleri yüzünden biz zaten aptala döndük. Biz zaten bize terör saldırısı olacağı dendiği için tamamen ona odaklandık. Hem korkuyorduk, hem heyecanlıydık. İlk defa böyle bir şey başımıza geldi.

BİZİ APTAL YERİNE KOYUP İŞLEDİKLERİ SUÇA ORTAK ETMEYE ÇALIŞTILAR

Ben kışlaya Ulusoy otobüsü ile döndükten sonra nizamiyenin iç tarafında ama halktan uzak bir yerde kaldım. Sonra Sait Albay bize bir darbe girişimi olduğunu anlattı. Sait Albay’dan olayı duyunca darbecilere karşı çatışmak için sabaha kadar Sait Albay’ın emri ile mevzide bekledim.

Ben de ondan sonra bütün gece bizi nasıl kandırdıklarını anladım. Sait Albay kendisinin de darbeye karşı geldiğini söyledi. Biz de arkasından onun emrine girdik. Hatta ben kendi adıma, beni kandıran komutanlara karşı daha da öfkelendim. Bizi aptal yerine koyup kendi işledikleri suça ortak etmeye çalıştılar.

22 YAŞINDA BİR ASTSUBAY ADAYIYDIM

Ben 22 yaşında bir astsubay adayıydım. İnşallah mahkemenizde aklanacağım. Sayın başkanım, sizden kurumuş umutlara su serpmenizi istiyorum. Şehit olan vatandaşımız Servet Asmaz’ın otopsi raporundan öğrendiğim kadarıyla mermi girişi 1×1’dir efendim. Bu da tabanca mermisidir. Ben de tabanca bulunmamaktadır. Ben rütbeli değilim zaten tabancamı rütbe taktıktan sonra dahi 1 yıl sonra alıyorum. Belli bir eğitimden geçtikten sonra sınıf okulundan sonra alıyorum. Buradan da şehit olan vatandaşımızı benim vurmadığım anlaşılmaktadır.

HAKAN YELKOVAN: O GECEKİ DAVRANIŞLARIMIZIN STAJ PUANIMIZI ETKİLEYECEĞİNİ SÖYLEDİLER
Hakan Yelkovan
Kara Kuvvetleri Komutanlığı Astsubay Meslek Yüksek Okulu 2. sınıf öğrencisiydim. 15 Temmuz sabahı staj gördüğümüz birliklere gönderilmedik, bizlere atış yapılacağı söylendiği için tank taburunda kaldık.

Saat 18.00’de bütün askeri öğrencilerin konferans salonunda toplanacağı emri verildi. Bizler de başımızda bulunan rütbeli personel Astsubay Çavuş İsmail Turan komutasında konferans salonuna götürüldük. Konferans salonuna sonradan Tank Üsteğmen Burak Uluçınar geldi ve bir süre sonra da konferans salonuna kendini İstihbarat Binbaşı Ahmet Baykal olarak tanıtan rütbeli geldi.



Konferans salonunda Tank Üsteğmen Burak Uluçınar, telefonundan İstanbul’da büyük bir terör saldırısı olacağını bildiren bir mesaj okudu. İstihbarat Binbaşı Ahmet Baykal ise bizlere gece atışının iptal olduğunu, bunun yerine tatbikat yapılacağını söyledi.

Bizleri oturduğumuz yerlere göre gruplara ayırdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kendisinin alarm vereceğini ve bizleri bölmüş olduğu grupların bazılarını nizamiyeye, bazılarını ani müdahale mangasına, bazılarını ise nöbet kulelerine göndereceğini belirtti. Bu tatbikat sonucunda sergileyeceğimiz davranışların staj puanını belirleyeceğini söyledi. Sonrasında konferansı bitirdi ve gidip dinlenmemizi emretti.

BİNBAŞI BUNUN TATBİKAT OLMADIĞINI BAĞIRARAK SÖYLÜYORDU
Saat 21.00 sularında alarm verildi. İçtima alanına giderken İstihbarat Binbaşı Ahmet Baykal bunun bir tatbikat olmadığını, nizamiye bölgesinde bomba yüklü bir araç olduğunu bağırıyordu. İçtima alanında mühimmat dağıtıldı, bizlere önceden ayırmış olduğu gruplara geçmemizi söyledi, bizler geçtik ve hepimizi nizamiyeye doğru götürdü.

Nizamiyeye gittiğimizde ortalık karmakarışıktı. İstihbarat Binbaşı Ahmet Baykal sürekli bağırıyordu, herkese emir veriyordu. Bu arada nizamiyeden içeri sivil araçlar giriyor ve araçlarından inip kamuflajlarını giyiyorlardı. Ahmet Baykal ile konuşup gidiyorlardı, bu karmaşadan ve olayları anlamadığımdan dolayı olayın ciddi olduğunu düşündüm.

AİLELERİMİZİ ARAMAMIZI SÖYLEDİLER

Ahmet Baykal benim de aralarında bulunduğum 15 kadar askeri öğrenciye 2 rütbeli komutasında helikopter pistine gitmemizi emretti. Helikopter pistine gittiğimizde rütbelilerden biri kendini yüzbaşı Fatih, diğeri ise yüzbaşı Ali olarak tanıttı.

Fatih Yüzbaşı iki time böldü ve aramızdan iki kişi seçerek bizlerin ad, soyad, kan grubu ve ailemizden birinin telefon numaramızı yazdırmamızı emretti. Ailelerimizi arayıp iyi olduğumuzu ve bizlere ulaşamazlarsa bir sorun olmadığını söylememizi emretti. Benim telefonum yanımda değildi o gün, şarjda koğuşta takılı idi. O yüzden arayamadım, ama arkadaşlarım da aradıktan sonra telefonlarını kapattı.

EMİRLERE UYMAMANIN CEZASI ÖLÜMDÜR

Bizler helikopter pistinde beklerden hatırlamıyorum 2-3 rütbeli daha geldi. Rütbelilerden biri kendini Binbaşı Menderes olarak tanıttı ve artık emir komutanın kendisinde olduğunu belirtti. Bizler neler olduğunu öğrenmek isteyince çok büyük çaplı bir terör saldırısı olduğunu, polislerin yardıma ihtiyacı olduğunu, bu yüzden polislere desteğe gidiyoruz dediler, ancak kimin söylediğini hatırlamıyorum. Bu konu üzerinde aralarından biri ise harp sırasında emirlere uymamanın cezası ölümdür dedi.

AŞAĞIDAN HELİKOPTERE ATEŞ AÇILDI

Saatini tam hatırlamadığım kadarıyla 23.00-23.30 civarında bir helikopter piste iniş yaptı. Biraz bekledikten sonra Binbaşı Menderes herkesin helikoptere binmesini emretti. Binbaşı Menderes helikoptere binerken kapım açık kalsın, ateş etmem gerekebilir dedi.

Helikopter havalandıktan bir süre sonra, bir yere inmeye çalıştı ancak inemedi. Aşağıdan helikoptere doğru ateş açıldı. Ve bunun üzerine Binbaşı Menderes aşağıya doğru ateş etti, helikopter tekrar havalandı, ancak aşağıda ne olduğunu Binbaşı Menderes’in nereye ateş ettiğini görmedim.

HELİKOPTER BİZİ BİR OKULUN BAHÇESİNE İNDİRDİ

Ondan sonra helikopter bizleri bir okulun bahçesine indirdi. İndiğimiz okulun adı hatırladığım kadarıyla Fatih Anadolu Teknik Meslek Lisesi’ydi. Her subayın yanına iki öğrenci olacak şekilde geçildi.

Ben tek başıma kaldım, beni yanına alan ise kendini Yüzbaşı Ercan olarak tanıtan rütbelidir. Okulun içinden bir sivil eşliğinde çıkarıldık. Oradan bir hastane içerisine girdik, rütbelilerden biri hastane içerisinde bulunanlara içeri girmelerini söylüyordu.

Binbaşı Menderes sürekli telefon görüşmeleri yapıyor ve birilerine ulaşmaya çalışıyordu. Ancak hareketlerinden anlaşıldığı kadarıyla kimseye ulaşamıyordu. Hastane içerisinde biraz bekledikten sonra çıktık ve karanlık bir sokağa soktular.

Sokağın sonundan bir caddeye çıkarıldık, caddede bir grupla karşılaştık. Bizlere hakaret ve küfür ediyorlardı, ne olduğunu anlamadım, neyin içinde olduğumuza anlam veremedim. O esnada havaya ateş edildi ancak kimlerin ateş ettiğini bilmiyorum.

BİNBAŞI MENDERES, HAVAYA ATEŞ AÇARAK KIŞLAYA GİRMEMİZİ SÖYLEDİ

Binbaşı Menderes caddede duran bir servis şoförüyle bir şeyler konuştu. Ne konuştuğunu bilmiyorum, ancak bir anda başka bir servis aracı geldi ve ona bindirdiler. Servis şoförü bizleri kışlaya geri getirdi. Kışlanın önünde damperli kamyonlar vardı ve halk tarafından kapatılmıştı. Binbaşı Menderes servisten inerken herkes havaya bir el ateş edecek, yoksa içeri giremeyiz dedi.

İçeri girdikten sonra rütbeliler, arkadaşlarımızın bazılarını nizamiyede bıraktı, kalanları ise yukarıya çıkardılar. Ben yukarıya çıkanların arasındaydım. Yukarıda içtima alanında Yarbay Fatih Sönmez’i gördük, elleri sarılı, kamuflaj giysileri kan içindeydi. Menderes Binbaşı, Fatih Sönmez’e sarılarak komutanım yanınıza gelemedik dedi.

RÜTBELİLER TUGAY KARARGAHINI BİLMEDİKLERİNİ SÖYLEDİ

Bizler başımızdaki rütbelilere koğuşa gitmek istediğimizi söyledik ancak rütbeliler bizlere tugay karargahını bilmediklerini, kendilerini oraya götürmemizi emrettiler.

Tugay karargahına gittiğimizde ismini bilmediğim ve ilk defa orada gördüğüm bir albay vardı. Albay ve rütbeliler bir odaya girdi, bizleri de başka bir odaya soktular. Bir rütbeli personel bir süre sonra yanımıza gelip silahlarımızı burada bırakıp şarj aleti getirmemizi emretti.

Bizler de koğuşa gittiğimizde bizden önce gelen arkadaşlar ülkemize bir darbe teşebbüsü olduğunu söylediler. Bunun üzerine ne yapacağımı, nasıl davranacağımı şaşırdım, konuşamadım. Bir anda aklıma silahlarımızı odaya bıraktığım geldi ve arkadaşlarımla hemen tugay karargahına geri gittik.

SİLAHLARIMIZI VE MÜHİMMATLARI TOPLAYIP SAKLADIK

Yanımda ismen bildiğim ve hatırladığım Zafer Mengilli vardı. Silahlarımızı alıp koğuşa dönerken odada bulunan ve bize ait olmayan mühimmatları da aldık. Bir anda karşımıza rütbeliler çıktı, bizlere çocuklar hazırlanın başka bir yere gidiyoruz dediler.

Hiç aldırış etmedik koşarak tugay karargahından çıktık, koğuşların arka kapısını kullanarak koğuşlar bölgesine gittik. Arkadaşlarımızla birlikte hemen silahımızı ve mühimmatları toplayıp sakladık.

Arkadaşlarımızdan bazıları ulaşabilenler emniyet güçlerini arayıp bizlerin mahsur kaldığını ve kurtarılmayı beklediğimizi söylediler, aynı zamanda okuldaki komutanlarımıza ulaşanlar durumumuzu anlatıyordu. Bizler sabaha kadar polislerin ve kendi komutanlarımızın vermiş olduğu direktifler doğrultusunda hareket ettik.

MARŞLAR EŞLİĞİNDE EMNİYET GÜÇLERİNE TESLİM OLDUK

Gecenin ilerleyen saatlerinde kışla içerisinde mermi sesleri duymaya başladım. Ancak kimin ateş ettiğini göremiyordum. Sabahleyin yanımıza gelen Başçavuş Mustafa Sekitmen ve uzman Mikail Bora’nın polislerle irtibat kurduğunu öğrendik.

Sivil elbiselerimizi giyip koridorda beklemeye başladık. Mustafa Sekitmen’in tekrar yanımıza gelip polislerin nizamiyede olduğunu ve bizleri beklediğini söyleyerek dışarıya çıktık ve marşlar eşliğinde emniyet güçlerine teslim olduk.

BİNBAŞI AHMET BAYKAL TARAFINDAN KALDIRILDIM

15 Temmuz gecesi kandırılarak terör saldırısı adı altında dışarıya çıkarıldım. Hiçbir canlıya silahımı doğrultmadım. Kimsenin yaralanmasına ve ölmesine sebebiyet vermedim. İddianamenin 149. sayfasında tugayda bulunan astsubay öğrencinin olay günü bu tugayda olmalı ve darbe teşebbüsüne hazırlık yapmak amacıyla olmadığı ve sayfa 159’da Ahmet Baykal tarafından kandırıldığım, yine sayfa 161’de 155 polis imdat hattına kışla içerisinde aramalar yapıldığı ve yine sayfa 393’te tanık Yüzbaşı Alper Karacaoğlu’nun ifadesinde teçhizat ve silahı kendi isteğimle almadığım, emir doğrultusunda aldığım belirtilmiştir. Bu ifadelerde benim darbe bilinciyle hareket etmediğimi, kandırılarak emir doğrultusunda hareket ettiğimi destekleyen niteliktedir.

Bizleri helikoptere götüren rütbelilerden biri Fatih Karabulut. Ben Fatih Karabulut’u ilk cezaevinden çıkarken tanıdım. Nizamiyeden içeri girdiğimizde kendisini gördüm, ondan sonra tekrardan cezaevinde görünce dedim ki tamam bu adam o adam. Ama nizamiyeden yukarı çıkarken başımızdaki rütbelileri görmedim. Helikopter pistine kendilerini tanıttılar. Yüzbaşı Fatih ve Yüzbaşı Ali olarak. Yüzbaşı Ali olarak tanıtanı bilmiyorum.

Ercan Eker, o da helikopterde idi. Bir de Menderes, iddianameden öğrendiğim kadarı ile Mehmet Türk olarak geçiyor, yalnız şöyle bir ayrıntı var; benim o gece gördüğüm Mehmet Türk benim kalıplarımda, benim boyumda, iri yarı bir şey ve gözlüklüydü. Benim hatırladığım detay kompozit başlık vardı üzerinde, hani burada baktığım zaman çok benzetemiyorum açıkçası ama binbaşı olduğuna eminim ateş eden kişinin. Ben tam çaprazındaydım.

Şimdi şöyle bir şey söyleyeyim. Helikopterin içini düşünün, şurasında bir tane tabure vardı. Hani tabure diyeyim oturmalık alan, bir iki kişi oturuyordu, ben de tam sol köşede oturuyordum. Baktığım zaman direkt çaprazımdaydı ve herkes çömelmiş durumda olduğundan dolayı ben direkt kapı istikametine baktığım zaman görebiliyordum kimin olduğunu. O anda da gördüğümde o binbaşı aşağıya ateş etti.

VİDEO RÖPOTAJLAR İÇİN: 
https://www.youtube.com/watch?time_continue=1&v=ORTWlhdV6RQ

https://www.youtube.com/watch?time_continue=2&v=NsGasuo3PWU

A HABER'E GÖNDERİLEN ÖĞRENCİLER
 Alettin Baydan, Burak Baykın, Emre Gölcük, Fatih Şahan, Fırat Gültekin, Hasan Kaygısız, İbrahim Şahin, Mustafa Kirazlı, Onur Çetin, Ümit Akkurt ve Seyit Remzi Yalçın.

İSTANBUL EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜNE GÖNDERİLEN ÖĞRENCİLER
Ali Aslan Kılıç, Alparslan Güner, Furkan Gürtaş, Gökhan Alabay, Hakan Yelkovan, İsmail Çelik, Mahmut Tarman, Mehmet Arı, Mücahit Meletli, Osman Dündar, Selamet Salkılıç, Şükrü Aygün, Veli Yıldırım, Yüksel Kılıç, Zafer Mengilli.

ÖĞRENCİLERİN GÖRÜŞ GÜNLERİNDE AİLELERİ VE ARKADAŞLARIYLA ÇEKTİRDİKLERİ SİLİVRİ CEZAEVİNDEN FOTOĞRAFLAR

Sırasıyla: Hakan Yelkovan (abisi Volkan Yelkovan ile) Yüksel Kılıç (anne ve babasıyla), Onur Çetin (annesiyle), Fatih Şahan (ablasıyla), Ali Aslan Kılıç (kardeşiyle), Şükrü Aygün (kız kardeşiyle), Mehmet Arı (ablasıyla), Veli Yıldırım (anne ve babasıyla), Şükrü Aygün (babasıyla).







 







9 Haziran 2019 Pazar

48 saat süren film gibi yolculuk: Meriç’i yüzerek geçti

9 Haziran 2019
Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın doğada 48 saatlik yaşam mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…




Emrah Büyüktaş, mesleğinin başında genç bir komiser yardımcısıydı. Yüksek puanla girdiği Polis Akademisi’nden mezun olur olmaz Sinop Emniyet Müdürlüğü’nde göreve başlamıştı.

15 Temmuz 2016’dan sonra onun da hayatı birçok meslektaşı gibi değişti. Görevde kaldığı üç ayda ağlayarak insanları tutuklamak durumunda kaldı. Bylock listelerinde ismi bulunduğu gerekçesiyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihracının ardından, garsonluk dahil yapmadığı iş kalmadı.

Parasının tükendiği noktada, 6 arkadaş bir bot alıp kendi başlarına yola düştüler. Meriç’te suyun içinde sırt üstü sürüklenirken, yıldızları seyretti gecenin karanlığında ve Eşkıya filmini düşündü…

İşte Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın kendi ağzından zor şartlarda 48 saat süren ölüm-kalım mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…

O GECE YILLIK İZİNDEN YENİ GERİ DÖNMÜŞTÜM

15 Temmuz 2016’dan yaklaşık 15 gün önce yıllık iznime ayrılmıştım. Tam 15 Temmuz akşamı görevli idim. Sabah uçakla İstanbul’dan hareket etmiştim. Akşam görevimin başındayken, darbe girişimi yaşandı.

Akşamları ben aranan şahıslarla ilgili görev yapıyordum. Alt devre kardeşlerimiz gelmişti. Zaten bizden sonra alt devreler yok, mezun olamadılar. Ben polis akademisinin en son mezunlarındanım, daha sonrası yok. Öğrencileri farklı üniversitelere attılar. Yani 8 yıl emek verdikleri mesleklerine saçma sapan gerekçeler ile maalesef başlayamadılar.

Onlar ile çay bahçesinde oturur iken, telefonuma bir mesaj geldi. İstanbul Boğaz'ı kapatıldı, askerler köprüdeler diye. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, o ara bombalar patlıyordu. IŞİD eylemler yapıyordu. Herhalde Boğaz Köprüsü'ne de bomba yerleştirildi zannettim. Bu arada neden polis değil de asker geldi dedim. Onun düşüncesinde idik. Buna bir anlamda veremedik.

Daha sonra Cumhurbaşkanı bunun bir darbe girişimi olduğunu söyledi. Biz hemen emniyete hareket ettik. Emrimdeki polis memurlarını da çağırdım. Görev başına gelin, devletin sizlere ihtiyacı var dedim. Daha sonra emniyet müdürlüğüne gittim. Orada karşılaştığım tablo çok garipti.

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş mesleğinden ihraç edilmeden önce.

DARBEYİ ÖVEN SERBEST KALDI, BEN TERÖRİST OLDUM
 
Bu arada Sinop İl Emniyet Müdürü, istihbarat şube müdürü, terörle mücadele şube müdürü bir arabaya binmişler bir yere doğru hareket etmeye hazırlanıyorlardı. Sonradan öğrendim ki saklanmaya çalışmışlar.

Ben o gün asayiş şubede görevli idim. Burada terörle şube müdürü asayiş şubeye de vekalet ediyordu. Ben nasıl hareket edelim, bir talimatınız var mı diye sordum. Sen adliye lojmanlarına git, ben sana ulaşırım dedi. İki polis memuru ile adliyede beklemeye başladık.

Bu arada halk sokağa çıkmaya başlamıştı. Herkes şehir merkezinde toplanıyordu. Karşıt görüşlüler de gelince atışmalar yaşanmıştı. Adliye lojmanlarında görevli olduğum için yerimden de ayrılamıyorum. Telsizden birinin talimatını bekliyorum, kimse ortalıkta yok.

Kimseden ses çıkmayınca kendi insiyatifimle olay yerine gittim. Sinop’un suçlularından olan, önceden işlem yaptıklarımız bize karşı 'asker gelecek, kafanıza sıkacak, siz de geberceksiniz' dedi. Daha sonra başka bir şahıs yine taşkınlık yapıp görevli polislere vurmaya çalışıyordu.

Şahsı bizzat kendim kelepçeledim, belki de o gün Türkiye genelindeki ilk gözaltıyı daha durum ortada iken ben yaptım. Tabi tüm bunlar olurken bahsettiğim isimler yine sessiz. Daha sonra gözaltına alınan şahıs tutuklandı. Tabi 2-3 ay sonra bu şahıs serbest kaldı, biz ise terörist ilan edildik.

O GÜN SAKLANANLAR TERFİ ALDI

Saklanmaya giden müdürler şu an terfi aldılar. Çünkü 15 Temmuz günü çok büyük riskler aldılar, terfi almaları da çok normal tabi. İl emniyet müdürünün olayı çok daha saçma. Bu şahıs Fetö soruşturması geçiriyor. Evi, makamı, aracı arandı. Mahkemeden adli kontrolle bırakıldı, hatta haftada bir valiliğe gidip imza atıyordu. Ama tüm bunlara rağmen o koltukta oturmaya devam ediyordu.

Ve bu insanlar ihraç olmadı, biz ihraç olduk. Darbeye karşı koyan ben terörist, kaçan onlar kahraman oldular. Ben her zaman darbenin her türlüsünün karşısında oldum. Bundan sonra da olmaya devam edeceğim. Çünkü hayatım boyunca aldığım eğitim ve terbiye bunu gerektiriyor. Bizler demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirildik.



KİMİN KAHRAMAN KİMİN HAİN OLDUĞUNU TARİH GÖSTERECEK

Devlete ve millete karşı kesinlikle yanlış bir hareketim olmamıştır, olamaz da zaten. Tüm gerçeklerin zamanı geldiğinde ortaya çıkacağından şüphem yok. 15 Temmuz'dan sonra 3 gün eve dahi gitmeden çalıştım. Sonradan tutuklanan devrem 13-14 yaşından beri arkadaşım da benimle beraberdi.

3. günün sonunda arkadaşımı emniyete çağırdılar. Açığa alınmış ve beni arayıp durumu anlattı. Ben ilk başta şaka yapıyor zannettim. Çünkü o da benimle birlikte günlerce çalışmıştı ve nasıl bir hayat sürdüğünü yakından biliyordum. İnsan sonraları anlıyor ki önceden oluşturdukları listeler var ve sırayla herkesi görevden alıyorlar.

Önce arkadaşlarımı sonra bizleri görevden aldılar. Hala almaya devam ediyorlar zaten. Kendilerine muhalif olan herkesi bir torbaya dolduruyorlar ve terörist ilan edip hayatlarını karartıyorlar. Bu operasyonlar Gülen Cemaati odaklı olarak tüm kesimlere sıçradı. Cemaatle bir ilginizin olup olmadığına bakılmaksızın, muhalifseniz terörist damgasını yiyorsunuz.

BİR 15 TEMMUZ’DA POLİSLİĞE BAŞLADI

2006 yılında Polis Koleji’ne girdim. Bursa’da okudum Polis Koleji’ni. 2014’te Polis Akademisi’nden mezun oldum. İlk görev yerim Sinop Emniyet Müdürlüğü’ydü. 15 Temmuz 2014’te göreve başladım.

Açığa alındığım 3 Ekim 2016 tarihine kadar Ekipler Amirliği, Cinayet Şube ve Aranan Şahıslar bölümlerinden sorumlu büro amiriydim. 22 Kasım 2016’da KHK ile ihraç oldum.

15 Temmuz’dan sonra da 2,5-3 ay görevime devam etmiştim. Bu sırada Gülen Cemaati'ne yönelik operasyonlar başladı. İsimleri önceden belirlenmiş, her meslekten insan; polis, hakim, savcı, öğretmen tutuklanıyordu. O dönemde ben mahkemelerde görevliydim.

Dışarıda düzeni sağlamak, mahkeme sonucunu takip etmek, bilgi vermek gibi işlerim vardı. Bir de tutuklananları cezaevine teslim ediyorduk. Olağan şüpheli gözüyle bakıldığı için bize ev aramaları gibi görevler verilmiyordu.

Maalesef emniyet içinde, Polis Akademisi mezunu herkese ‘cemaatçi’ damgası yapıştırılıyordu.

EN YAKIN ARKADAŞLARIMI HAPSE ATMAK ZORUNDA KALDIM


O mahkemelerde insanların haksız yere tutuklandığını gördüm. Yani ben bu insanlarla çalıştım. Hepsini tanıyorum, ne kadar iyi olduklarını biliyorum. Terörist olması imkânsız insanları elimizle götürüp hapishaneye atıyorduk, ki 10 yıllık en yakın arkadaşlarım, mesai arkadaşlarım da bunlara dahil…

Bir yandan da ağladığını, üzüldüğünü belli etmemek zorundasın. Çünkü onlara selam versen bile terörist yerine konuluyordun ki, ihraç olduktan sonra aynı şeyleri kendim de yaşadım.

MAHKEMELERDE O ÇIKĞIKLARI DUYDUKÇA LAVABOYA KAÇIP AĞLIYORDUM

Arkadaşlarımı hapishaneye bıraktıktan sonra günlerce uyuyamadım. Sinop’ta Gülen Cemaati’ne bağlı bir yurtta çalışan temizlikçi bile darbeden gözaltına alındı.

Adamı evinden ben aldım. Mahkemelerde çocukların babalarına sarılıp ağlamalarına şahit oldum. O çığlıkları duydukça ben de lavaboya kaçıp kaçıp ağlıyordum. Yaşadıklarımız çok ağırdı.

O kadar çok insan tutuklandı ki, herhalde şubede en son ben kalacağım ve beni hapishaneye sokaktan geçen adam götürecek diye düşünmeye başladım. Artık büroda çalışacak insan kalmadı. Muhalif her insanı aynı kefeye koyup terörist ilan ediyorlardı.

Zaten Polis Akademisi öğrencilerine 2013’ten itibaren, yolsuzluk operasyonundan sonra ‘Gülen Cemaati ile bağlantılıdır’ diye bir yaklaşım vardı. O zamanki İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın bizzat bu konuyla alakalı açıklaması var.

Görevden alındıktan sonra gelip beni alsınlar diye bir hafta evde öylece bekledim… ‘Nasıl olsa suçum yoktu. Bana bir şey olmaz’ diye düşünüyorum. Suçun olup olmamasına bakmıyor oysa...

Zaten kafalarında yazıp çizmişler, herkesin cezasını veriyorlar. Ben hâlâ hukuk olduğuna inandığım için, bütün hayatımız bu değerler üzerine kurulduğu için ona güvenerek bekliyorum.

ACAYİP BİR ORTAM, O PSİKOLOJİ ANLATILAMAZ 

Daha sonra İstanbul’a geçtim. Ailem İstanbul’daydı. Ben de orada büyümüştüm. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir anda boşta kalıyorsunuz. Maddi olarak zor, çevrenizden tepkiler başka, insanlar sizinle konuşmaya çekiniyor. Akrabalarınızdan sizi aramaya korkanlar var. Acayip bir ortam, o psikoloji anlatılamaz.

KHK ile iş yapabileceğimiz bütün alanlar kısıtlandı. Bir yerde çalışmamıza, para kazanmamıza izin verilmiyor. Ne yapacaksın diye soruyor arkadaşlarım. Artık Türk firmalarında çalışma ihtimalimiz yok, giderim yabancı bir firmaya başvururum diyorum. Belki onlar işe alırlar diye ümit ediyorum.

Akrabalarımdan birkaçı sağolsun iş görüşmesi ayarladı. ETİ’ye iş görüşmesine gittim. CV’me baktılar. ‘İngilizcen çok iyi. CV’in dolu.’ diyorlar.

Ama komiser yardımcısı olduğumu ve ihraç edildiğimi öğrenince hemen 180 derece dönüyorlar. ‘Kusura bakmayın sizinle çalışamayız’ diyorlardı. Böyle birkaç yer dolaştım.
Holland’da kampta yaşayan Emrah Büyüktaş, BOLD Medya canlı yayınında Fatih Akalan’ın da sorularını cevapladı.

TANTUNİ DÜKKANI AÇTIK

Bir gün ilkokul arkadaşım ‘Ben senin terörist olduğuna inanmıyorum’ dedi. Kendisi mahallemizde küçük bir el arabasında tantuni yapıyordu. Beraber dükkan açmayı teklif etti. Tabi dükkan nasıl açılır? Hiç bilmediğim, yabancı olduğum konular. Bunları araştırdım, öğrendim. Bir yer kiraladık. Boyasını beraber yaptık, malzemeleri yerleştirdik.

Bir aya kalmadan dükkanı açtık. 3-4 ay boyunca orayı işlettik. Ama oradan para kazanmak için bir sene beklemek gerekiyormuş. Beklemek için de kenarda bir paranızın olması lazım.

Biz zaten göreve yeni başlamıştık, borçlarımızı ancak ödemiştik ki, ihraç olduk. Birikimim hiç yoktu. Bu nedenle orayı devam ettiremedim. Haklarımı devredip paramı aldım.

BABAMI DA İŞTEN ATTILAR

Sonra yine boşluğa düştüm. Bu arada Ramazan gelmişti. Arkadaşlarım tutuklanmaya devam ediyordu. Haberlerini alıyoruz, psikolojik olarak gittikçe çöküyoruz. Ailem de halimi görüyor, üzülüyor. Yapabilecekleri bir şey yok.

Babam inşaat ustası. Bir şirkette çalışıyordu ve o dönemde belediyeye bir inşaat yapıyorlardı. Çalışma arkadaşları onu üzüntülü görünce, ne oldu diye sormuşlar. Babam da ne bilsin, saf saf anlatıyor, oğlunun başına gelenleri. Bir işgüzar çıkıp hemen babamı belediyeye şikayet ediyor. Belediye AKP’li tabi ki. Babamı hemen işten çıkardılar. Ekonomik olarak dibi gördük.

KADIKÖY’DE GARSONLUK


Neyse ki, babam yıllardır inşaat işiyle uğraştığı için başka bir yerde iş buldu ama tazminatını ödemediler, bütün hakları elinden alındı. Zaten kendinizi savunma şansınız olmuyor.

O arada bir akrabam bana iş buldu. Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde garsonluk yapmaya başladım. Bir yıldan fazla çalıştım orada, fakat gerçek adımla değil. Geçmişimle alakalı söylediğim her şey yalandı, ister istemez. İnsanlara yaşadıklarınızı anlatamıyorsunuz.

Kimseyi küçümsemek için demiyorum ama bir garsonun profili aşağı yukarı bellidir. Benim farklı olduğum anlaşılıyordu. Herkes tabi ki beni merak etmeye, sen burada ne yapıyorsun diye sormaya başladılar.

Biz yıllarca devlet terbiyesi aldık. En iyi okullarda okuduk. Polis Okulu’na da en yüksek puanlarla girdim. Kendi hakkımla. Alnımın teriyle çalışıp kazandım. Üniversite mezunuydum. Akademi’de aynı zamanda çift anadal yaptım. Kamu yönetimi okudum. Çalışırken Sinop Üniversitesi Çevre Sağlığı bölümünde yüksek lisans yapıyordum. Ama anlatamıyordum durumu kimseye. Türkiye’de işsizlik var, biliyorsunuz deyip geçiştiriyordum.


POLİS OLMAMA RAĞMEN POLİSTEN ÇEKİNİR HALE GELDİM

Tabi bu arada sigortasız çalışıyorum. Bir yandan artık çalışıyorum, para kazanıyorum diyorum ama kafamın içi sürekli meşgul, ne zaman gelecekler, ailemin evini ne zaman basacaklar diye.

İki gün annemde, iki gün kardeşimde, 2-3 gün başkalarında kalıyorum. İster istemez otobüse binmeniz lazım, işe gidiyorum. Sokakta polis görüyorum.

Eski bir polis olmama rağmen onları gördükçe, yani bu duygu tam tarif edilemez ama korku değil, acıma değil. O kadar farklı bir ruh haline giriyorsunuz ki… Polis olmana rağmen polisten çekiniyorsun, yakalanırsan hapse gireceğini biliyorsun.

Arkadaşlarımın arabasıyla bir yerlere gidiyoruz, acaba polis bizi çevirir mi, kimlik sorar mı düşüncesi sürekli kafamda dolaşıp duruyor. Sorarsa direkt tutuklanıyorsunuz. Yargısız infaz var. Suçlu suçsuz ona hiç bakılmıyor.

ARKADAŞLARIM TAHLİYE OLANA KADAR AİLELERİNE SAHİP ÇIKTIM

Garsonluk yaptığım süre boyunca içerideki arkadaşlarımın ailelerini ziyaret ettim. Aklım zaten sürekli onlardaydı. 10-15 yıllık dostlarım hepsi. O yüzden o dönemde yurt dışına çıkmayı düşünmedim.

Onları bırakıp gidemezdim. Arkadaşlarım 22 ay yattıktan sonra serbest kaldılar. Sanırım geçtiğimiz mayıs ya da haziran ayıydı.

Birlikte oturduk, konuştuk ve hep beraber yurt dışına çıkmaya karar verdik. 11 ya da 12 Ağustos 2018’de bir arkadaşımızın düğünü oldu. O ve eşi, birkaç kişi daha derken 6 kişi olduk. Ağustos sonunda Türkiye’den ayrıldık.

Önce Yunanistan’a gidebilmek için bir plan yaptık, çünkü kaçakçılara güvenecek durumumuz yoktu, verecek paramız da yoktu. Yanımızda iki kadın vardı. Ekipten 3 kişi aranıyordu. İki kişi hapisten yeni çıkmıştı. Bir kişinin de herhangi bir soruşturması, araması yoktu.

VE MERİÇ’E HAREKET


Gece yarısına doğru 11, 12 civarı İstanbul’dan iki arabayla hareket ettik. Bot, can yeleği, kürek yani nehri geçebilmek için lazım olan tüm malzemeleri kendimiz temin ettik. Harita üzerinde çalışma yapmıştık, nereye gideriz, ne yaparız diye.

Arkadaşlarla birbirimizi takip de ediyorduk. Sabaha doğru Meriç Nehri’ne yakın bir yere kadar geldik. Nehrin kenarına ulaştık. Saat sanırım dörttü, zifiri karanlık her yer. Dolunay vardı sadece. Korku filmlerindeki gibi.

Tarlaların arasından geçiyorsunuz, her taraf sivrisinek. Elimize botlarımızı aldık, can yelekleri poşetlerdeydi. Nehrin kenarına yaklaştık. Orada hafif bir tümsek vardı, hemen altında su akıyor. Ben öne geçtim, botları daha iyi nereden indirebiliriz diye uygun bir yer bakıyorum.

Botları şişirip hemen suya inmemiz lazım. Telefon açamıyoruz, termal kamera olabilir. Her şeyi düşünmek zorundayız.

DEVRİYE ARAÇLARI BİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADI

Birdenbire arkadaşlar patır patır yuvarlanmaya başladılar. Ne oluyor diye kafamı kaldırdım. Kırmızı ışıklı bir aracın bize doğru yaklaştığını gördüm.

Resmi bir araç olduğu belliydi. Hudut Kartalları denilen askeri devriye olduğunu daha sonra öğrendim bu araçların. Çalıların arasına saklandık ama askerler dibimizde bitti.

O an zaten mahşer yeri gibiydi. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, kırmızı ışıklar üzerimize doğru yanmıştı. Hâlâ şu an size anlatırken bile sağlıklı düşünemiyorum, kim neredeydi, ne yapıyordu…

Benim arkamda sırt çantam vardı. Askerlerle aramda 10 metre kalmıştı. O karanlıkta bir anda hemen suya atladım.

Benimle beraber bir arkadaşım daha atladı. Diğer arkadaşların yanında kadın olduğu için atlayamadılar, ayrıca yüzme de çok iyi bilmiyorlardı. Atlarken de saklanırken de ağaçların dikenleri, dalları vücuduma battı, her yerim paramparça oldu.

CAN HAVLİYLE NEHİRE ATLADIK

Biz iki arkadaş can havliyle nehre atladık. Denizde yüzersiniz ama nehirde yüzmek farklı. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz, bataklık olduğu, suyun çektiği söyleniyor.

Nerede bataklığa saplanıp, akıntıya kapılabileceğiniz belli değil. Bize arkadan bağırıyorlar, kaçmayın şerefsizler, gebereceksiniz, suda boğulacaksınız, vatan hainleri diye… Ağza gelmeyecek küfürler savurdular.

Sırtımda çantayla yüzmeye çalışıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Arkamızdan ateş ederler mi, sonuçta orada acemi erler de var. Biri ateş etse ne yaparım, kendimi nasıl korurum. Bir yandan geride kalanları düşünüyorum. Arkanıza bakma şansınız yok.

Zaten nefes nefese kalmışım, o korkudan ve hareketten dolayı. Hemen karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum. Mesafe 100 metre falandı.

Ben iyi yüzüyordum, diğer arkadaşım da 10 metre solumdan geliyordu. Akıntı vardı. Yardım edin, imdat diye bağırmaya başladı. Yanına gidip bir şey yapamıyorsun.

Bir süre sonra onu kaybettim, akıntıda sürüklendi. Herkes kendi derdine düşmüş, mahşer yeri gibiydi o an. O kadar zor şeylerdi ki… Anlatırken o anları tekrar tekrar yaşıyorum.

EŞKIYA FİLMİNDEKİ GİBİ YILDIZLARI SEYRETTİM

Hâlâ suyun içindeyiz, yüzmeye devam ediyorum. Telefonum cebimdeydi. Bir anda nehre atladığım için onları poşetleme şansım olmamıştı. Yüzmeye devam ediyorum, altımda eşofman gibi bir şey vardı.

Eşofman şişmeye başladı. Tam nehrin ortasına geldim, kulaç atıyorum, olmuyor, ilerleyemiyorum. Altımda ne varsa hepsini çıkardım.

Çantayı da bir koluma aldım, sırt üstü geri geri karşıya yüzmeye devam ettim. Sırt üstü yüzünce bir anda dolunay, gökyüzü ve yıldızlar beni Şener Şen’in oynadığı Eşkiya filmine götürdü. Polisler onu çatı katı gibi bir yerde kıstırıyorlardı. O da çatıya çıkıp gökyüzünü seyrediyordu.

Aynı sahneyi ben o anda nehirde yaşadım. Bir yandan ateş edecekler mi diye düşünüyorum, bir yandan özgürlüğüme gidiyorum, canımı kurtarıyorum, bir yandan yıldızları seyrediyorum.

Çok değişik bir andı. Trajikomik mi desem, nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum.

BATAKLIĞA SAPLANDIM, VÜCUDUM KAN REVAN OLDU…


Kıyıya kadar ulaştım nihayet. Çıkmak için elimi atınca bu kez bataklığa saplandım. Orada korktum işte. Buraya kadar yüzdüm, bundan sonra batacağım herhalde, çıkamayacağım dedim. Sonra bir ağaç dalı buldum ve kendimi yukarıya doğru çektim.

Ağaç da dikenliymiş, ellerim paramparça oldu. Vücudumda çizilmedik yer kalmadı. Ama gözüm hiçbir şey görmüyordu. Acısını bile hissetmedim. O halde sudan çıktım. Üstümde başımda hiçbir şey yok. Neredeyse anadan doğma bir haldeydim. Üzerimi giyinmek aklımın ucundan geçmiyor.

Bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyorum. Askerler peşimizden gelir, beni geri götürürler diye düşünüyorum. O anda sağlıklı düşünme şansınız yok tabi.

Arkadaşım nerede, onu da bilmiyorum. Nehir ne kadar sürekledi, ne oldu? Öldü mü, kaldı mı? O sol taraftaydı, ben sağdan çıktım. Hemen tarlaların içine girdim, uzaklaşmaya çalıştım.

Yatay bir şekilde değil de, dikey bir şekilde yarım saat yürüdükten sonra çantamdaki kıyafetleri çıkarıp giydim. Poşetlemiştim onları. Üzerime bir şort, bir tişört geçirdim. Ayakkabımı giydim. Nerede olduğumu bilmiyorum tabi.

ÇOK ACIKMIŞTIM, KAVUN TARLASINDA KARNIMI DOYURDUM


Yanımda yiyecek yok, su yok, ışık zaten yok. Tarla yolunu takip ederek bir-iki saat kadar yürüdüm. O arada çok acıktım, susadım. Hava hafif aydınlanmaya başlayınca ayçiçek tarlalarına girdim. Çekirdek topladım, kavun tarlası vardı. Elimle kavunu parçalayıp yemeye başladım. O kadar acıkmıştım ki…

Bir süre daha yürüyünce bir koyun sürüsü gördüm. Bir çoban vardır diye o tarafa doğru yürümeye başladım, belki İngilizce konuşabiliriz, bana yolu tarif eder diye ümit ediyorum. Atina’ya gitmek istiyorum ama nasıl gideceğimi bilmiyorum.

KÖPEKLERLE KOVALAMACA

Tam adama yaklaştım, iki köpek çıktı karşıma ve beni kovalamaya başladılar. 2-3 dakika köpeklerden kaçtım, tarlalara daldım. Sürüden uzaklaşınca köpekler geri döndü.

Yürümeye devam ettim. Bir yerde Ülker paketleri gördüm. Benden önce buradan yürüyenler vardı, demek ki doğru yoldaydım. Bir tarlada bidonlara doldurulmuş su buldum.

İçemedim tabii ama vücudumdaki kanları, görebildiğim her yerdeki pislikleri temizlemeye çalıştım. Çantam zaten tamamen çamur.

Üstüm başım çamur. Biri beni görürse mülteci olduğumdan şüphelenemesin diye kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Sonra yarım kalmış bir inşaat gördüm. Onun çatısına çıktım.

Etrafı gözetlemeye başladım. Saat yanılmıyorsam sabah 6.00 civarıydı. Yapının tepesinden anayol görünüyordu.

MAKEDONUM DEDİM AMA KEŞKE DEMESEYDİM

Anayola doğru giderken bir adamla karşılaştım. İngilizce nereli olduğumu sordu. Makedonum dedim, keşke demeseydim, sonradan öğrendiğime göre Makedonlarla araları kötüymüş.

‘Arap mısın’ diye sordu bu kez. ‘Yok’ dedim, bu sefer nesin, kimsin sen der gibi elini kolunu sallamaya başlayınca koşarak uzaklaştım yanından. İhbar etmesin diye kaçtım. Hedefim polise yakalanmadan, mülteci kampına girmeden Atina’ya ulaşmaktı.

Anayola doğru ilerlerken bir köyün içinden geçmem gerekti. Orada yaşlı bir amca ile karşılaştım. O anladı halimden. ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Arkadaşlarla kamp kurduğumuzu söyledim ama inanmadı. En son Türkiye’den geldiğimi söyledim, ‘Git polise teslim ol’ dedi. ‘Tamam, ben teslim olurum, ne tarafta yerleri’ diye sordum, gösterdi. Tabi ben oraya gitmedim.

Nihayetinde anayola çıktım, orada bir benzin istasyonu vardı. Yerlilerden çok yabancıların olduğu istasyonda Atina’ya nasıl gideceğimi sordum, söylediler ve gösterdikleri yöne doğru yürümeye başladım.

Bu arada üzerimde ne kimlik ne pasaport, hiçbir şey yok, polise denk gelsem götürecekler.

22 KİLOMETRE YÜRÜDÜM

Yolda yürürken yanımdan polis arabaları geçiyordu, pazar günüydü, tatil günü diye mi ilgilenmediler bilmiyorum, beni durduran olmadı. Otostop çekiyorum, kimse almıyor. Türk plakalı arabalar geliyor, onlara el sallıyorum, havaya zıplıyorum ama hiç ilgilenmiyorlar. Yaklaşık 5 saat yürüdüm.

Toplamda 22 km yol yürüdüm. Sonunda Dimetoka şehrine ulaştım. Fakat şehre varmadan yine bir benzinlik buldum, artık dayanacak gücüm kalmamıştı. 30 saattir uyumamıştım, açtım, susuzdum. Paramı poşete geçirip boynuma asmıştım.

Benzinliğe girdim. Herkes bana tip tip bakmaya başladı. Ne oldu, ne var ki bana bakıyorsunuz havasındayım ben. Kendimde bir acayiplik görmüyorum. Su, meyve suyu aldım.

Sonra tuvalete gittim. Aynaya bakınca boynumdan, V yakalı tişörtümün ucuna kadar komple çamur içindeyim. Orayı göremediğim için temizleyememişim. Ağustos’un 19’u, hava herhalde 40 derece filandı. Kurumuş çamurlar.

Komple boğazımı, boynumu, çantamı her yerimi temizlemeye başladım. Biraz kendime çeki düzen verdim.

Nihayetinde Dimetoka’nın girişine geldim. Orada bir Türk ile karşılaştım. Yunanistan’da yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettik. Üstümü başımı perişan görünce o da ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Ona da arkadaşlara kamp kurarak Avrupa’yı gezdiğimizi söyledim. Şakalaşırken ayağım kaydı dere kenarında suya düştüm, dedim. Geziyorum deyince, ‘Burada Aleksandrapoli diye bir şehir var, istersen oraya geç. İzmir gibi, hem güzel mekanlar var’ dedi.

Nasıl gideceğimi sordum. Otobüs terminalinin yerini tarif etti. Saat 11’de terminale vardım. 11.50’de Selanik aktarmalı Atina’ya bir otobüs buldum.

SABAHA KADAR BANKTA UYUDUM

Yunanistan’a daha önce gelmiş arkadaşlarım vardı. Geçmeden önce onlarla irtibat halindeydim.

Bana demişlerdi ki, ‘otobüsün en arkasına bilet keserlerse bil ki mülteci olduğunu anlamışlardır ve polis kontrole geldiğinde zaten direkt en arkaya gidiyor ve orada oturanları alıp kampa götürüyorlar’ Benim biletimi de en arkaya kesmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu.

Param kısıtlı, çıkıp gitme şansım yok. Nasip deyip otobüse bindim. Pazar günü olduğu için herhalde, herhangi bir polis çevirmesine denk gelmedim. Selanik’e vardım.

Oradan Atina’ya geçtiğimde saat gece 12 idi. Uyumayalı 48 saat olmuştu. Yolda insanlara telefonunuzu, Whatsup’ınızı kullanabilir miyim diye soruyorum. Tabi kimse kabul etmedi.

Kontürlü hatlara bakıyorum. Ankesörlü telefonlar var. Ama yurt dışına arama yapamıyorsunuz diyorlar. Nereye, nasıl gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Yardım edebilecek kimse yok. Otobüs seferleri de bitmiş.

Vücudumun artık dayanacak hali kalmadı. Orada en köşede bir yere çekildim ve bankta sabah sekize kadar uyudum. O arada yanımdan polisler geçiyor ama artık yakalanırsam yapacak bir şey yok, yakalanırsam da yakalanayım, buraya kadar gelmişim diye düşünüyorum.

AİLEM BOĞULDUĞUMU ZANNETMİŞ

Sabah sekiz gibi uyandım. Hemen şehiriçi otobüsler için bir bilet aldım. Havaalanı-terminal arasında gidip gelen bir otobüse bindim. Bir metro istasyonu bulunca inerim diye düşünüyorum.

Metro istasyonunda indim içinde interneti olan Whatsapp işaretli bir kart aldım. Sonra Vodafone bayiinden de 80 Euro’ya telefon aldım. Direkt evdekileri aradım.

Eşim, annem ağlamaktan ne hale gelmişlerdi. Karşılıklı bayağı ağlaştık. Bir yandan da hayatta olduğumu öğrenince tarif edilemeyecek bir mutluluk yaşadılar. 6 kişilik ekipten dört arkadaşımız yakalanmıştı. Birinin araması yok diye serbest bırakmışlar, adli kontrolle.

Diğer üçü hâlâ hapiste. Bizden sonra oraya ceset arama ekibi gelmiş. Askerler tutuklanan arkadaşlarımızın ailelerine bizim için haber alınamadı demiş. Ailem beni boğuldu, öldü zannetmiş. Annem sinir krizi geçirecek duruma gelmiş…


NEHRE ATLAYAN ARKADAŞIMI KAMPTA BULDUM

Sonra Atina’da 1 aylık bir ev kiraladık. Meslekten tanıdığım daha önce Atina’ya gelen arkadaşlarım vardı. Evi, onların yardımı ile buldum. Birkaç hafta kendime gelemedim.

Bacaklarımın yaralarının geçmesini bekledim. Benimle geçen arkadaşımın hayatta olduğunu öğrendim. Polise yakalanmış, Yunanistan’da kamptaymış. 1 hafta 10 gün kampta kaldı. Sonra yanıma geldi. Bir buçuk ay beraber kaldık. Çocukluğumdan beri Hollanda’yı seviyorum ben.

Oraya gitmek istiyordum. Sahte bir kimlikle 30 Ekim 2018’de Belçika’ya geçtim, aynı gün hızlı trenle Hollanda’ya geçip iltica merkezine başvurdum.

HOLLANDALI YETKİLİLER YAŞADIKLARIMA İNANAMADI


Burada yol mülakatı yapıyorlar, nasıl geldiniz diye her şeyi soruyorlar. Beni dinleyen yetkililer inanamadılar anlattıklarıma. Hatta bunların kitabını yazın dediler. Yol mülakatında bile öyle bir tepkiyle karşılaştım.

Normalde 15 dakika sürüyor bu görüşmeler, benimki 1,5 saat sürdü. Bu arada beraber kaldığım arkadaşım da Hollanda’da. O benden bir hafta önce geldi.

Farklı kamplardayız ama yine burada buluştuk. 2,5-3 aydır Hollanda’dayım. Şimdi sürecimizin (iltica) sonuçlanmasını bekliyoruz.

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş, Hollanda Lahey Adalet Divanı önünde.
GERİYE DÖNME ŞANSIM OLSA MESLEĞİME DEVAM EDERDİM

Bu yaşananların sorumlusu devlet değil, devletimize küsme şansımız zaten yok. Devlet bir araçsa, hükümet bunu kullanan bir şoför. O şoför arabayı nereye götürürse araba da oraya gider. Ben devletime küs değilim, beni devletim büyüttü. Milli ve manevi değerlerimize zaten saygılıyız.

Küçüklüğümden beri polis olmak istiyordum. Beni bu hale getiren ve bunun sorumlusu sadece anti-demokratik hükümettir. Ben yine sevdiğim mesleği, hayalim olan mesleği yapmayı isterim. Ama bunca emek verdikten sonra bunların haksız yere başınıza gelmesi, mağdur duruma düşmeniz ve çok sevdiğiniz ülkenizden ayrılmanız tabi ki insana çok acı veriyor.

BU YAŞANANLAR BAŞKALARININ BAŞINA GELSE YARISI İNTİHAR EDER, YARISI İSYAN ÇIKARIR

Hatta bu yaşananları bazen arkadaşlarımızla aramızda konuşuyoruz. Diyoruz ki bu yaşananlar başkalarının başına gelse yarısı intihar eder yarısı da isyan çıkartır. Yani sadece biz değil bu kadar insan, yüzbinlerce kişi o kadar iyi insanlar ki, başkaları yaşasaydı bunları sağı solu yıkarlar, her yerde karışıklık çıkarırlardı. Yaşadıklarımız çok ağır, travmatik olaylar. Ama dediğim gibi ben bu durumun sorumlularından bu dünyada olur mu bilmiyorum ama öbür dünyada hakkımı alacağım.

YOLSUZLUK VE RÜŞVETLERİN ÖNÜNE GEÇMEYE ÇALIŞTIK

Biz hayalimizin peşinden koştuk. Her zaman polis olmak istedik. Bu ülkenin çok daha iyi yerlere gelmesinde bizim de katkımız olsun istedik. Elimizden geldiğince yolsuzlukların, rüşvetlerin önüne geçmeye çalıştık. Bulunduğumuz kurumda demokrasinin hukukun dışına çıkılmasına izin vermedik. Çıkanları da gereken adli mercilere bildirdik. Bizim bütün gayemiz buydu. Ülkemizin daha demokratik olması ve daha yaşanılabilir bir yer olmasıydı.

Şimdi Hollanda’ya geldim ve burada yaşıyorum. Hayatımı burada geçirmek istiyorum. İnsanlar çok iyiler, anlayışlılar. Bize zaten sinelerini açtılar. Elimden geldiğince bu ülkeye faydalı olmak istiyorum. Türkiye'den bazıları diyor ya, Hollanda ve Almanya bizi kıskanıyor diye. Keşke imkanları olsa da gelseler şuradaki ortamı, medeniyet seviyesini ve demokrasi seviyesini bir görseler.

Temenni ediyorum ki ülkemiz de inşallah ilerleyen süreçlerde bu demokratik ortam ve medeniyet seviyesi yakalanmış olur. Devletimize küs değiliz sadece bizi bu hale getirenlerden hakkımızı alacağız inşallah.

Allah her zaman haklının ve doğrunun yanındadır. Biz yanlış bir şey yapmadık. Dediğim gibi ben insanların haksız yere tutuklanmalarına şahit oldum ve bu insanların dosyalarının boş olduğunu gördüm. Bu insanların hakkı nasıl ödenecek bilmiyorum.

EMRAH BÜYÜKTAŞ HİKAYESİNİ ANLATIYOR: 

 https://www.youtube.com/watch?v=tP5tr6wteJ4

https://www.youtube.com/watch?v=sUodYbe5bww

https://www.youtube.com/watch?v=o3rgXlXMBBY

https://www.youtube.com/watch?v=H59zvDJ8cq0

https://www.youtube.com/watch?v=l-Cmtwv9lEA



5 Haziran 2019 Çarşamba

Cezaevi yollarındaki bir anneannenin Ramazan Bayramı

5 Haziran 2019
Halime Teyze, 5 küçük torununu, cezaevlerindeki anne ve babalarıyla görüştürmek için 3 gündür şehir şehir dolaştırıyor. Cezaevlerindeki anne ve babaların dramı başka, torunlarını o şehirden bu şehre getirip götüren anneannelerin dramı daha başka, içeride ya da dışarıda cezaevi yollarında büyüyen yeni neslin dramı ise bambaşka…

Ümmü-Ali Fışkınlı 4 torunlarıyla birlikte köydeki evlerinde.


Yaklaşık 800 bebek Ramazan Bayramını hapiste geçiriyor. Yüzlerce, belki binlerce çocuk ise anne babasından ayrı. Çocuklar için bayram anne-baba demek, hep birlikte olmak, ziyaretlere gitmek, yeni kıyafet almak, harçlık demek.

Son üç yıldır birçok aile için dini bayramlar eziyete dönüştü. Anne-babası tutuklu bulunan çocuklar, torun bakmak zorunda kalan, yaşını başını almış nineler otobüs terminallerinde, cezaevi yollarında perişan haldeler.

“Torunlarıma bakıyorum, bir de görüş günlerini kaçırmamak için İzmir-Adana arasında mekik dokuyoruz. Ömrümüz bu yaştan sonra cezaevi yollarında geçiyor” diyen Adanalı Halime Teyze’nin* (58) yol telaşı arife günü başladı.

5 torunuyla ilgilenmek zorunda kalan Halime Teyze’nin bir kızı İzmir’de, diğeri Mersin’de tutuklu. Damadı ise Kahramanmaraş’ta hapiste. Üç gün içinde Adana-Manisa-İzmir-Mersin-Kahramanmaraş arasında git gel yapacaklar. Hem de Ayşe Esra (7), Azra (7), Bahar (5), Yavuz Selim (3,5), Yağız Sinan (2) yaşlarındaki küçücük torunlarıyla birlikte.

Halime Teyze ve eşi, arife günü önce büyük kızının kızları; Azra ve Bahar’ı yanlarına alarak 12 saat süren yolculuktan sonra Manisa’ya vardılar. Bir gece burada, şu anda boş olan kızlarının evinde dinlendiler. Bu arada diğer torunları akrabalarına bıraktılar. Dün büyük kızının İzmir’deki açık görüşündeydiler. Bugün ise Mersin’de tutuklu bulunan ortanca kızının görüşüne yetişmeye çalışacaklar. Daha sonra torunlarını Kahramanmaraş’taki damatlarına götürecekler.

BÜYÜK KIZI 2,5 YILDIR CEZAEVİNDE

Halime Teyze’nin üç kızı var. Matematik öğretmeni olan en büyük kızı Pınar Güler (35) eşiyle birlikte Manisa’da yaşıyorken 28 Ekim 2016’da örgüt üyeliği bahane edilerek tutuklandı. Bir mesai arkadaşı “Bu da onlardan” diye ihbar ettiği için 2,5 yıldır İzmir Şakran Cezaevi’nde tutuklu.

Pınar Güler, çocukları ve yeğenleriyle Şakran Cezaevinde.
Selçuk Üniversitesi’nden mezun olan Pınar Güler’in eşi, yurt dışında bulunduğundan Azra’ya ve Bahar’a anneanne bakıyor. Halime Teyze, kızı tutuklanınca Adana’daki evini bırakıp Manisa’ya yerleşmiş. Manisa’dan İzmir’e gidip gelmek daha kolay olur hem de çocuklar annelerini görürler diye.

6 ay öncesine kadar bu şekilde idare etmişler. 25 Aralık 2018’de ortanca kızı Derya Gül ve üç gün sonra da onun eşi Mustafa Gül tutuklanınca iyi kötü kurdukları bu düzen de alt üst olmuş. Manisa’dan tekrar Adana’ya dönmek zorunda kalmışlar. Çünkü üç çocuğu bulunan Derya Gül (33), Mersin Tarsus Cezaevi’nde tutuklu. Eşini ise Kahramanmaraş’a göndermişler.

Derya Gül’ün büyük kızı Ayşe Esra 7 yaşında. Diğer ufaklar Yavuz Selim (3,5) ve Yağız Sinan (2) dönüşümlü olarak annelerinin yanına gidiyorlar.










DOĞUMDA POLİS KAPISINDA BEKLEMİŞTİ

Derya Gül’ü, 24 Temmuz 2017’de hastane odasında ve kapısında çekilen aşağıdaki fotoğrafla hatırlayacaksınız. Adana Avrupa Hospital Hastanesinde sezaryen ile doğum yapan Derya Gül’ü polisler gözaltına almak için doğumhane kapısında beklemişti. O gün şimdi Tarsus Cezaevi’nde bulunan Yağız Sinan’ın doğum günüydü. Ta doğumhane kapısında başlayan, cezaevi yollarında ve hapiste hayatına devam eden bu dönemin sembolü olacak bebeklerinden biri Yağız Sinan.

Halime Teyze o anları şöyle anlatıyor: “Doğum için hastaneye gittik, kaydı yaptırdık, odamıza çıktık. Beş dakika sonra arkamızdan polisler geldi. Ve bize o kadar sert davrandılar ki, neye uğradığımızı şaşırdık. Doğum yapana kadar kapıda 2-3 polis bekledi. Sonra kızımı odaya aldılar, yine kapısına tekrar polis koydular. Biz hastaneden çıkana kadar beklediler. Bir gün sonra o halde, sezaryen ile doğum yapmış kadını mahkemeye götürdüler.”



Derya Gül ve Yağız Sinan o gün şanslıydı. Tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar. Bu süreçte mahkeme devam etti ve Derya Gül, 2. duruşmada üyelikten 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstinaf Mahkemesi kararı onaylayınca da 6 ay önce oğullarıyla birlikte hala devam eden cezaevi süreci başladı.

Yağız Sinan sadece 2 yaşında…
Torun sevmekten torun bakma duruma geçen Halime Teyze, “Derya’nın tutuklandığını duyunca Manisa’dan yola çıktık. Kış günüydü. 5 saat yolda, karda kaldık. Düşünebiliyor musunuz, iki çocukla arabanın içinde sabahladık. Eşim artık çok yoruldu, 62 yaşında var, araba kullanamıyor. Otobüs tercih ediyoruz. Yol 12-13 saat sürüyor. Çocukları indir bindir, tuvaletleri geliyor. Kolay değil” diyor.

ÜMMÜ TEYZE İLE ALİ AMCANIN ÇİLESİ 2,5 YILDIR SÜRÜYOR





Kızı ve damadı tutuklu olan Denizlili Ümmü-Ali Fışkınlı’nın da çilesi aynı. 2,5 yıldır 4 torunlarına bakan Ümmü Teyze ile Ali Amca cuma günü Afyon’a, pazar günü de İzmir’e gidecekler.

28 Temmuz 2016’da tutuklanan kız Kamile ile damadı Ali Tüter’in 4 çocukları var. Çocukları Ömer 13, Nihal 9, Bilal 8, Fatma Nur 4,5 yaşında. Kamile Tüter İzmir Şakran’da, Ali Tüter Afyon Cezaevi’nde tutuklu.

Ömer, Nihal, Bilal, Fatma Nur Tüter, yaklaşık 3 yıldır anne babalarından ayrı.


Emekli maaşlarıyla Tavas Akıncılar Köyü’nde yaşayan Fışkınlı ailesi zaten 4 çocuk büyütüp okutmuşlar. Şimdi 60’lı yaşlarını sürüyorlar. Ümmü Teyze diyor ki, “Bizim dört çocuğumuz vardı. Büyüttük, okuttuk, evlendirdik, yerlerini yurtlarını yaptık. Yuvadan uçup gittiler. Onların yerine şimdi 4 çocuk daha geldi. Biz yaşlıyız, sakinlik istiyoruz. Onlar da çocuk, oynamak istiyorlar. Böyle bir dünya telaşının içindeyiz.”

Ali Fışkınlı derdini mütevazı cümlelerle dile getiriyor: “Hamdolsun iyiyiz. Emekli maaşıyla idare ediyoruz, çocuklarla uğraşıyoruz. Kızım ve damadım ifade verip döneceğiz diye gittiler, kendi ayaklarıyla teslim oldular. Kaç bayram böyle geçti, anne babanın yokluğuna ne kadar alışılırsa onlar da alıştılar işte, çocukların boynu bükük” .

Kamile Tüter çocuklarıyla birlikte bir açık görüşte, 2017.




KAÇ BAYRAM DAHA?

Derya Gül 6 yıl 3 ay, eşi Mustafa Gül 7,5 yıl, Pınar Güler ise 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyaları Yargıtay’da bulunan Kamile ve Ali Tüter’e ise 9 yıl ceza verdiler. Yani daha kim bilir kaç bayram daha çocuklarından ayrı kalacaklar.

Cezaevi yollarında büyüyen, maddi manevi yıpratılan bu çocukların yaşadıkları acılar, sıkıntılar defalarca dile getirilmesine, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından pek çok kez önerge verilmesi rağmen, anne babadan birinin tutuksuz yargılanmasını bırakın, aynı şehre nakli dahi yapılmıyor. İçeride ya da dışarıda fark etmiyor, cezaevi yollarında büyüyen bir nesil geliyor.

Burası Şakran Cezaevi, Pınar Güler’in bulunduğu koğuş. Üst katta yatakhaneler var, alta katta çocuklar oyun oynuyor. Güler’in küçük kızı Bahar (ortada, gri tişörtlü) ve cezaevindeki diğer arkadaşları.



* Halime Teyze’nin adı isteği üzerine değiştirilmiştir.