14 Eylül 2015 Pazartesi

Nuri İyem 100 yaşında

14 Eylül 2015
Kartvizitinde ‘ressam' yazan ilk Türk sanatçı Nuri İyem, doğumunun 100. yılında “Nuri İyem 100 Yaşında / Portre” sergisiyle anılıyor. 16 Eylül Çarşamba günü Bebek'teki Evin Sanat Galerisi'nde başlayacak sergide, sanatçının ismiyle özdeşleşen Anadolu kadınını resmettiği portrelerinin yanı sıra vefatından sonra atölyesinden çıkan, tamamlanmamış resimleri de olacak.

Figüratif Türk resminin en önemli, bizce en değerli sanatçılarından Nuri İyem için en kapsamlı sergi, 2001'de TÜYAP Tepebaşı'nda açılan “Dünden Yarına Nuri İyem” retrospektif sergisiydi. Büyük bir ekiple hazırlanan bu sergi, Türkiye'de resim alanında yapılan ilk dijital arşivleme çalışmasıydı. 531 kişi, kurum ve özel koleksiyonlardan yaklaşık 2 bin tablo sadece sergilenmemekle kalmamış Apple Bilkom tarafından bir sergi için özel yazılan arşiv sistemiyle kaydedilmişti. Nuri İyem'in günümüzde 2-3 bin arasında (belki daha fazla) resmi olduğu biliniyor.
1915 yılında İstanbul Aksaray'da doğan Nuri İyem aramızdan 18 Haziran 2005'te ayrıldı. Yaşasaydı bugün 100 yaşına girecekti. Oğlu ve gelini Evin-Ümit İyem'in 1996'da kurduğu Evin Sanat Galerisi, sanatçının 100. doğum yılını 16 Eylül Çarşamba günü açılacak “Nuri İyem 100 Yaşında/Portre” sergisiyle anıyor. Kapsamı daha dar olan bu sergide, Nuri İyem'in ismiyle özdeşleşen Anadolu kadınlarının portrelerinin yanı sıra sanatçının vefatından sonra atölyesinden çıkan, tamamlanmamış resimleri de yer alacak. Ama elbette ki, kartvizitinde ‘ressam' yazan ilk Türk sanatçı Nuri İyem'i, bugün anıyorsak ve eğer bundan sonra anmaya devam edeceksek, bu, o portreleri sayesinde olacak. Beyaz yaşmaklı, çakmak çakmak bakan gözlerinde hüznü ve acıyı taşıyan o eşsiz kadın portreleri… Sanatçının 1960'tan itibaren bıkmadan usanmadan resmettiği bu tablolarda aslında gerçek bir hikâye gizlidir. Kendisinin ifadesiyle ‘hep ablasının yüzünü arar' sanatçı.

Nuri İyem'in resmini etkileyen en önemli kadın, 1922'de vefat eden ablası Aliye hanımdı. Evin Sanat'taki sergi 31 Ekim'e kadar açık kalacak.


Henüz üç yaşındayken babasının görevi nedeniyle Cizre'ye giden İyem bir gün sıtmaya tutulur. Nöbet nöbet gelen ateş, titreme, terleme… Kendini kaybetmeler, saatlerce süren ızdırap, buhran hali. O günlerde İyem'in yanı başında hep ablası vardır. Gözünü açtığında Aliye hanımın merhametli, aynı zamanda endişe ve acı dolu yüzüyle karşılaşır sanatçı. Özellikle gözlerini hiç unutamaz. Nuri İyem hastalığı atlatır fakat Aliye Hanım, 1922'de doğum yaparken vefat eder. İyem, yaşadığı şoku yıllar sonra bir dostuna şöyle anlatır: “İnanamadım… günlerce, aylarca, yıllarca onun öldüğüne inanamadım. Hâlâ, ben inansam bile, içimdeki ben, ablasının öldüğüne inanmıyor.” Çocuk yaşta ablasını kaybetmesi, ölüm acısı Nuri İyem'i ve sanatını çok etkiler.

İyem, son yıllarını Etiler Çamlık'taki atölyesinde, yazın ise Şile'deki evinde geçirdi. Sağlığı elverdikçe resim yapmaya devam etti. Hayatında en büyük değeri  kadınlara verdi. 23 yaşındaki genç bir kıza bile elini öptürmeyecek kadar kadına saygılıydı. Kimsenin önünde eğilmesini istemezdi. Nüvit Özüdoğru'nun dediği gibi, ‘kadın Nuri İyem'in resminde başlıca konuydu. Sömürüldüğünden ötürü. Necati Cumalı'nın, Cahit Atay'ın, Adalet Ağaoğlu'nun tiyatroda yaptığını Nuri İyem resimde yaptı.'

Ahmet Hamdi Tanpınar, Oktay Akbal, Sabahattin Eyüboğlu, hocası Leopold Levi, Adalet Cimcoz, Hilmi Yavuz, Sezer Tansuğ, Adnan Benk, Turgay Gönenç ve daha pek çok kıymetli isim onun Türk resmindeki değerini bildi ve yazılarıyla bunu her zaman dile getirdi. O anlamlı yazılardan biri de kısa bir süre önce (28 Ağustos'ta) kaybettiğimiz Oktay Akbal'ın, 1980 yılında Sanat Çevresi dergisinde yazdığı yazıdır. Hem Nuri İyem'i hem de Oktay Akbal'ı, daha dün gibi yazılmış bu yazıya yer vererek bir kez daha hatırlıyor ve saygıyla anıyoruz.

DOSTUM NURİ İYEM

OKTAY AKBAL, SANAT ÇEVRESİ DERGİSİ, 1980

“Nuri adıyla tanıdığımız yaratılış mucizesi…” Tanpınar, bir yazısında Nuri İyem'den böyle söz ediyordu. Yaratılış mucizesi… Sanatçı, bir yaratılış mucizesidir. Sanat, doğaya aykırı bir eylemdir de ondan… Doğayla yarışa girmiş bir apayrı “doğa.” (…)

Nuri İyem “büyük” bir sanatçımız. Altınız çizerek, büyük diyorum. Cumhuriyet dönemi Türk sanatının, resim alanında ortaya çıkardığı birkaç gerçekten önemli ressamından, en başta adı anılması gerekenlerden biri. (…) Ta 1940'taki “Liman sergisinde mim koymuştum Nuri'ye. Hepsi genç, ateşli, hızlı, büyük savlarla dolu genç ressamlar arasında en çok dikkatimi çeken İyem olmuştu. İkinci sergileri de Eminönü Halkevi'nin alt katındaki dar uzun bir salonda açılmıştı. İyem'in bir İlhan Berk deseni vardı. Başka resimleri… Tanıyış o tanıyış, seviş o seviş… 1940, şimdi tam kırk yıl geride… Demek kırk yıllık bir hayranlık, bir sevgi, bir dostluk. (…)

1945-46'daki siyasal serüveninden bende kalan bir anı var: Köprüden Fahir Önger ve Suavi Koçer'le geçişimiz Nuri'nin yanındaki iki “sivil”le bize doğru gelişi. Tam yanımızdayken başını Haliç yönüne çevirip, bizi görmezlikten gelişi, Fahir'in bana “yürü” deyip kolumdan çekişi, ama Suavi'nin içtenlikle “Nuriciğim” diye ona doğru koşuşu, sonra “Nuri'nin yanındakiler beni tersledi” diye yanımıza gelişi… Bir zamandı o heyecanlar, o arayışlar da… Sonuçsuz kalan dürüst coşkular. Türkiye'de bir toplumculuk ışığının yakılmak istenmesi. Ama her zaman karşılaşılan o kapkara güçlerin o ışığı hemencecik söndürmeleri…

Nuri içine kapandı, kendi evrenine kapandı ardından. İşsizlik, yalnızlık, yoksulluk… Ne var ki Nasip vardı yanında. Gerçek bir sanatçı, gerçek bir insandı Nasip. Nuri'nin kırk yıllık yaşam arkadaşı. Gençtim, çok gençtim o günlerde, o yeni evlendikleri günlerde… Nuri ile Nasip kadar birbirine yakışan çifti tüm yaşamımda göremeyeceğimi nereden bilebilirdim! Sırt sırta verdiler, el ele… Sanat evreninden güç aldılar, çalıştılar, yarattılar, yaşadılar. En dürüst, en sağlıklı, en güvenli yaşamı sürdürdüler. Yaratarak hep yaratarak… Doğa, toplum, yasalar, alışkanlıklar, korkular bir yana itildi, varsa yoksa sanattı baş tacı olan, önemli olan…

Kimse inanmaz: Bir Nuri'dir gelmiş geçmiş Türk ressamları arasında Avrupa görmeyen… Bugün adı ünlüye çıkmış tüm ressamlarımız, heykelcilerimiz Paris kaldırımlarında birkaç yıl dolaşmışlardır. Müzeleri, galerileri, kahveleri tatmışlardır. Bir Nuri İyem'le eşidir Paris'i bilmeyen, görmeyen, bilmek görmek için de aşırı bir tutkusu olmayan..

Tanpınar şöyle yazar bu konuda: “Bu Nuri adıyla tanıdığımız yaratılış mucizesini iki defa Derian'le konuşturun, üç ay Matisse ve Bonnard'la kalsın, Louvre ve Uffici müzesini gezsin, doya doya Cezanne'ı, Rembrandt'ı görsün, 15. asır İtalya'sı dediğimiz o mücevher yağmuruna altı ay tutulsun, sel halinde aydınlık iliklerine kadar işlesin, elbette ki Nuri'nin peyzajları, o sükut musikisi bize bu temaslardan bir fecri şimali gibi zengin, şaşırtıcı ve sadece tabiatüstü infilak halinde dönecektir.”

Nuri İyem –son yıllarda gitti mi bilmiyorum- Avrupa yolculuğu yapmadı hiç. Tanpınar'ın dediği yapıtları, müzeleri yakından görmedi. Demek ki ille de görmek, gezmek değil sanatçıyı büyük ve önemli kılan; kendi iç zenginliği, aydınlığı, içindeki o mücevher… Nuri de somuttan soyuta, soyuttan somuta geçen, ama her durumda da “kendi olan” yapıtlar veren bir sanatçı olduysa, yapısındaki “mucize”ye benzer cevherden.. Hem yaşamını sanatıyla kazanmak, hem de sanatını yeni yeni doruklara çıkarmak gibi güç, ama onu verici bir savaşımdan yüzünün akıyla çıkmak da bu “cevher”in güçlü oluşundan doğmuyor mu?

Karşımda Nuri'nin bir kadın portresi var. Acıyla kasılmış, her an bağırdı bağıracak, çığlıkları yeri göğü tutacak bir köy kadını bu. Ama böyleleri çığlık atmazlar, bağırmazlar, dışa doğru, içlerinde kalır bütün o çığlıklar, acı birikimleri… Bir sanatçı alır kor tablosuna o çığlıkları. Bir anlık acı, olur mu sana yüzyıllık bir acı… Bir etkililik, bir kalıcılık kazanıverir. Nuri'nin kadın yüzlerinde bu anlam var işte. Hem bugünde yaşıyorlar hem de yarında yaşayacaklar. Goya'nın Greco'nun insanları gibi.  *(Sanat Çevresi dergisi, sayı 16, Şubat 1980, sayfa 8-9)
2001'de TÜYAP Tepebaşı'nda açılan "Dünden Yarına Nuri İyem" sergisinde eşi Nasip İyem'le.

Fotoğraf. Ara Güler. The Marmara'da, o zamanki adıyla Etap Otel'de açılan retrospektif sergisinden.









5 Eylül 2015 Cumartesi

Çağdaş sanat da ‘klasik'leşti

5 Eylül 2015
Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen çağdaş sanat fuarı Artinternational, Haliç Kongre Merkezi'nde dün başladı. Yabancı basının da davetli olarak katıldığı fuarda, 27 ülkeden 87 galeri ve 400 sanatçı var.
Rada Boukova-Low Resolution, Courtesy o Sariev Gallery, 2009
Türkiye'nin en genç çağdaş sanat fuarı Artinternatinal, Haliç Kongre Merkezi'nde dün başladı. Kurucuları Sandy Angus ve Yeşim Avunduk'un yanı sıra fuarın direktörü Dyala Nuseibeh, sanat yönetmeni Stephane Ackerman, “Sahnedeki Videolar” bölümü küratörü Başak Şenova, “Alternatifler” bölümünün küratörü Paolo Chiasera konuşmacı olarak katıldığı fuar, sadece üç gün sürüyor ve bu kısa zaman dilimine 87 galerinden 400 sanatçının eseri sığdırılıyor. Oldukça yoğun ve yorucu bir fuar Artinternational. Her şeyin hızla akıp geçtiği, koşturarak yaşandığı modern zamanların sanatı da sizden aynı çabukluğu bekliyor. 

Fuara bu yıl galeriler açısından yüksek bir katılım var. Yabancı basının da ilgi gösterdiği toplantıda konuşan, dünyanın önemli sanat fuarlarındaki ortaklıklarıyla tanınan Angus Montgomery'nin direktörü Sandy Angus, “Fuarın bu kadar büyük bir seviyeye ulaşabileceğini düşünmemiştik.” dedi. Fuarın Türkiye ortaklarından Fiera Milano Interteks'in direktörü Yeşim Avunduk ise bu yılın sürprizlerine dikkat çekti ve ekledi: “Türkiye sanatının en önemli sanatçılarından pek çoğunun en son işlerini ilk kez fuarda izleyecek olmamız heyecanımızı artırırken, aralarında Victoria Miro, Sakshi Gallery, Aicon Gallery gibi çok önemli galerileri Türkiye'de ilk kez ağırlamaktan gururlanıyoruz.” Fuar direktörü Dyala Nuseibeh, İstanbul'un özellikle deniz kıyısında olmasıyla büyük bir çekiciliğe sahip olduğunu belirtti ve fuarın açık heykel galerisi, “By The Waterside”ın program için çok büyük bir önem taşıdığını söyledi.

Basın toplantısı biter bitmez, herkes kongre merkezinin, heykel galerisine dönüştürülen terasına koştu. Çünkü her sene burada sergilenen heykeller ilgi çekiyor. Geçen yıl, Jaume Plensa'nın eserinin İstanbul silüetiyle uyumlu bir görünüm sergilediği mekânda bu yıl, izleyicileri karpuz yığını ve bir astronot karşıladı. Bulgaristan'dan Rada Boukova'nın ‘Low Resolution' adını verdiği esere Guido Casaretto, Karl Karner, Şakir Gökçebağ, Yerbossyn Meldibekov, Stefan Nikolaev, Ichman Noor, Javier Perez, Paul Schwer ve Walid Siti'nin eserleri de eşlik ediyor ama herkesi oldukça şaşırtan tabii ki, Adana karpuzlarıydı.
Enrique Marty-Random Scene


GÖRÜLMEYİ HAK EDEN SANATÇILAR  
Fuarda görülmeye değer dünyaca ünlü sanatçılar; Jan Fabre, Joan Miró, Tony Cragg, Andy Warhol, Banksy, Damien Hirst, Liu Bolin, Walton Ford, Muntean/Rosenblum, Yayoi Kusama'nın eserlerinin yanı sıra keşfedilmeyi bekleyen pek çok çalışma bulunuyor. Biz ikisinden bahsedelim. İspanyol sanatçı Enrique Marty'nin, 2014 tarihli Random Scene adını verdiği eseri, Grup Terapi, Sadakat Hareketi ve Karanlık Oda adlı üçlemesi için ürettiği bir çalışma. Nietzsche ve Michel Foucault'un fikirlerine gönderme yapan eserde, takım elbiselerinin rengine göre beyazdan siyaha doğru sıralanan altı figür, Fransız düşünür Foucault'ya benzetilmiş. Yarım daire şeklindeki sahnede her şey sırasına göre dizilmiş, tesadüfi hiçbir şey yok. Figürler de tıpkı Foucoult gibi saçsız, yüzü, gözü ve pozları aynı. Kendilerine bakmanızı istemediklerini için elleriyle yüzlerini kapatıyorlar. Bu aslında Marty'nin de belirttiği gibi izleyicinin kabullerine karşı çıkan bir duruş.

Sanatçı Haydar Akdağ, Mercimek. 2014


İkinci sanatçı ise Türkiye'den genç bir isim: Haydar Akdağ. Mercimek adlı eseriyle fuara katılan Akdağ, herhangi bir galeri çatısı altında değil, Mercure Otel'in sponsorluğunda fuarda yer alıyor. Yeditepe Üniversitesi'nde doktora yapan Akdağ, elek kullanarak yaptığı çalışmasında iktidarın,  medyanın, sanat yöneticilerinin ve önyargılarımızla sosyal hayatta yaptığımız ‘eleme'lere karşı çıkıyor ve diyor ki, “Herkes kendine göre bir şeyleri eliyor. Bu eleme gerçekten doğru bir şey mi? Peki ne kadar gerçekçi? Bu ayrışmalar çok katı ve korkunç.” Bizce kıymetli olan bu fikir, galeri yöneticileri ya da koleksiyonerler tarafından artık ‘klasik işte' yani sıradan diye değerlendirilebiliyor. Bugün ve yarın saat 12.00-20.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak fuara giriş ücretli. (www.artinternational-istanbul.com)

















Jaume Plensa, Self Potrait as Dashiell Hammett, 2014. (Gallery Lelong, Paris-Newyork)



HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



2 Eylül 2015 Çarşamba

Haydi sıfırdan başlayalım

2 Eylül 2015
1950'li yıllarda Almanya'da doğan, Japonya'ya kadar tüm dünyayı etkileyen ama Türkiye'yi teğet geçen ZERO sanat akımı, son bir yıldır yeniden yükselişte. New York, Berlin, Amsterdam'dan sonra ZERO sergilerinin dördüncüsü dün Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'nde açıldı. “ZERO: Geleceğe Geri Sayım” adlı sergi, bugüne ve yarına tek bir şey söylüyor: Haydi sıfırdan başlayalım!
FOTOĞRAF: ZAMAN, KÜRŞAT BAYHAN
Tıpkı bugün olduğu gibi 1950'li yıllarda da insanlar, elbette ki sanatçılar da umuda ihtiyaç duymuş ve bir araya gelip her şeye yeniden, sıfırdan başlamak istemişler. Başarmışlar da... 1950'li yıllarda Almanya'dan dünyaya yayılan ZERO, II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan umutsuzluğa cevap veren bir sanat akımı olarak doğuyor ve adını bir roketin kalkmasından önceki geri sayımdan alıyor. Etkisi sadece 10 yıl devam eden bu akımın son sergisi, 1967 yılında gerçekleşiyor. Fakat ZERO kısa ömrüne rağmen Avrupa çağdaş sanatında iz bırakıyor.

ZERO Vakfı kurucu yöneticisi Mattijs Visser'in dediği gibi Zero bir grup değil, hareket hiç değil. Sadece aynı duyguları paylaşan dostların, arkadaşların bir araya gelmesinden ortaya çıkan bir sinerji. Birlikte yemek, içmek, gezmek, tozmak ve aynı kültürü paylaşmak istiyorlar. Savaşın yıkımlarından o kadar bunalmışlar ki, depresyondan önceki son çıkış gibi herkes ZERO'nun ipine sarılıyor. Aralarındaki bu uhuvvet, o yıllarda ta Japonya'ya kadar yayılıyor; tüm dünyayı etkiliyor.
ZERO, geçen yıldan bu yana tekrar yükselişe geçti. Önce New York'taki Guggenheim Müzesi'nde, bu yılbaşında ise Berlin Martin Gropius Bau Müzesi ve Amsterdam Stedelijk Müzesi'nde ZERO sergileri açıldı. Dördüncü sergi ise dün Sakıp Sabancı Müzesi'nde başladı.
“ZERO: Geleceğe Geri Sayım” sergisi, ZERO'nun kurucuları Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker'in eserleri ile akımın öncülüğünü üstlenen Yves Klein, Piero Manzoni ve Lucio Fontana'nın farklı tekniklerde ürettiği 100'ün üzerinde eseri bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Mattijs Visser'in üstlendiği sergi, ZERO'nun omurgasını oluşturan ışık, zaman, boşluk, renk ve hareket temaları etrafında şekilleniyor. Sergide, ‘çivi çiviyi söker' deyişini hatırlatırcasına, daha çok çivi ile yapılan eserler dikkat çekiyor. Sergide ayrıca, Otto Piene'nin Berliner Neue Nationalgalerie için tasarladığı renkli Şişme Objeler ve Heinz Mack'ın 2014 Venedik Bienali'nde sunduğu Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü eserleri de yer alıyor.

Serginin açılışı için Sakıp Sabancı Müzesi'nde dün yapılan basın toplantısına müze müdürü Nazan Ölçer, ZERO Vakfı Kurucusu Mattijs Visser, Norman Rosenthal, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer ve Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil katıldı.

BİR UMUT VE HUZUR ARAYIŞI...
2008'de kurulan ZERO Vakfı'nın yöneticisi Mattijs Visser'in söylediğine göre, bugün tüm dünyada araştırma yapan 13 ZERO uzmanı var. Bu sergileri hazırlamak için arşivlere giriyor, müzelerin depolarını karıştırıyorlar. Peki ne oldu da bu akım yeniden hatırlandı? Cevabı, SSM Müdürü Dr. Nazan Ölçer veriyor: “Dünyaya umut vermek, aydınlık bir gelecek sunmak felsefesi, ZERO'nun güncelliğini hâlâ koruyor olmasının da sebebi aslında. Daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflık, daha insancıl bir gelecek, huzur ve umut arayışı... ZERO'nun akımının kısa ömrünü 50 yıl sonra değerlendirirken, taşıdıkları olanca umut, yaydıkları iyimserlik ve coşkuya saygı duyuyoruz.”
5 Eylül'e başlayacak Uluslararası İstanbul Bienali'ne paralel olarak tasarlanan sergi, Akbank işbirliğiyle gerçekleşiyor. Sergi, 10 Ocak 2016'ya kadar görülebilir.


‘Gencay Kasapçı, ZERO sanatçısı değil'
Almanya'da gelişip serpilen ZERO'nun Türkiye'yi teğet geçtiğini söyleyebiliriz. O yıllarda İtalya'da okuyan, nazar boncuklarını Türkiye'de ilk kullanan sanatçı olarak tanınan Mersinli ressam Gencap Kasapçı, ZERO'nun birkaç sergisine katılan tek sanatçı. Sadece ZERO değil, başka sanat akımlarından da etkilenir Kasapçı. Mesela, 1960'lı yıllarda pek çok ressam, Japon sanatçı, düşünür Nobuya Abe'nin çevresinde toplanır. Kasapçı da o ressamlar arasındadır. Nazan Ölçer'e, Kasapçı ile ilgili sergi kapsamında ne yapacaklarını sorduk: “Gencay Kasapçı, aslında ZERO sanatçısı değil. O yıllarda İtalya'da okuduğu için akımdan etkileniyor. ZERO sanatçılarıyla ilişkisi, o çevreyle yakınlığı olmuş. Onlardan etkilenerek hareketli eserler de yapmış. Fakat anlaşılan o dönemi çok uzun sürmüyor. Türkiye'ye geldiği zaman bambaşka işler yapıyor. Ama yine de o sergilere katılmış olması bizi çok heyecanlandırdı. Çok hoş bir sürprizdi. Sağlık durumu iyi olmadığı için serginin açılışına gelemedi ama daha sonra sempozyum dizimiz olacak, kendisini orada ağırlayacağız.”

SERGİDEN ESERLER...

Otto Piene'nin Berliner Neue Nationalgalerie için tasarladığı renkli Şişme Objeler, serginin en ilgi çeken eseri. 'Selfie' ve 'havaya zıplayan insan pozları' için en uygun sanat yapıtı!

Otto Piene'nin Berliner Neue Nationalgalerie için tasarladığı renkli Şişme Objeler, serginin en ilgi çeken eseri. 'Selfie' ve 'havaya zıplayan insan pozları' için en uygun sanat yapıtı!
Sergide ayrıca, Otto Piene'nin Berliner Neue Nationalgalerie için tasarladığı renkli Şişme Objeler ve Heinz Mack'ın 2014 Venedik Bienali'nde sunduğu Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü eserleri de yer alıyor. Müzenin terasında sergilenen eser, 850 bin parça altın renkli mozaikle kaplı.
SERGİDE YER ALAN DİĞER ESERLER
Sergide çivili eserler oldukça ilgin ve dikkat çekici. Çivi çiviyi söker misali bir durum.
Günther Uecker, Kozmik Hayal, Işık diski
Heinz Mack - Işık Stelleri
Lucio Fontana - Uzamsal Kavram
Günther Uecker - Şişe Mantarı İmge  II
Heinz Mack - Dinamik Strüktür
Lucio Fontana - Uzamsal Kavram, Doğa
Lucio Fontana - Uzamsal Kavram
Otto Piene - Karanlıkta İki Dalga

Otto Piene - Ateş Çiçeği
ZERO'yu gezen basın mensupları, 1 Eylül 2015

ZERO, çiviler ve ben.
Serginin yıldızlarından biri de müze müdürü Nazan Ölçer.
Eski ZERO sergilerinin afişleri
ZERO'NUN TARİHİ

ZERO'nun kurucuları: Otto Piene, Günther Uecker ve Heinz Mack (Foto Michael Dannenman)
Otto Piene, Günther Uecker ve Heinz Mack (Foto Michael Dannenmann)
Piene, Uecker, Mack (Foto Daniel Roth)

26_2_19610705_photo2_demonstration

1962_Pietersabdij_Gent_Forum62_041
1962_Stedelijk Museum_Nul62_Armando_Autoreifen
1964_Zero Demonstration, Karnabal, Düsseldorf
1965_Stedelijk Museum_Nul65_035_300dpi
Abb. 3Zero-Wecker Kopie
GU_Lichtregen_1966
Günther Uecker, (Foto Unbekannt)
Heinz Mack, (Foto Margert Mack)
Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker.. Stedelijk Müzesi, Amsterdam, 1962 (Foto Unbekannt)
Henk Peeters, Günther Uecker, Heinz Mack, Ad Petersen, Monika ve Alfred Schmela, 1965 (Foto Jon Naar)
HM, Siehst Du den Wind, 1962
Otto Piene, (Foto Maren Heyne)

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ